05 ARALIK, SALI, 2017

"Gök Derinin Altında, Benim Dehlizimdi"

Nazlı Karabıyıkoğlu'nun mekânla bağları gevşemiş insanların modern çağda efsanelere sığınmasının bir anlatısını sunduğu kitabı Gök Derinin Altında üzerine bir söyleşi.

Olivya ÇıkmazıHayvanların Tarafıİskele isimli eserlerinin yanı sıra pek çok yayında yer alan yazılarıyla tanınan Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında, geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Kitap ve yazarın düşünce evreni üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Ulus Baker Salo Ya Da Sinemanın Yüz Yılı adlı yazısında şöyle demişti: Film aslında seyredilmiyor, filme maruz kalınıyor. Ben de böyle okudum Gök Derinin Altında’yı; çarpıcı, sersemleten bir anlatıyla karşı karşıyayız.

“İki erkekli bir kadındı.”

Böyle başlıyor öykülerin ilki İn İllo Tempore. Bahtin, “belirli bir cümle tipi seçtiğimizde, onu cümlenin kendisi için seçmeyiz; o cümleyle ifade etmeyi dilediğimiz düşünce hakkındaki, değerlendirmemizden ötürü seçeriz” der. Bu, sözcük seçimi için de düşünülebilir kanımca.

İki erkekli bir kadındı.” Örneğin “İki erkekli bir insandı” demiyorsunuz.  Şöyle düşünebilir miyiz; “İnsan” adı, daha başından itibaren bedenden koparılmış olan, mutlak bir “eril” soyutlaması içerir. Kalıcı bir beden ve akıl düalizmi üzerinde temellenen bu ad, cinsel farkı düşünülemez hale getirir (Rosi Braidotti). Bu bağlamda biraz iki erkekli kadından ve/ya da cinsel farktan söz etmek ister misin? Ya da ne tür bir değerlendirmenin ürünü “İki erkekli bir kadın”?

Kitap bütününde hedeflediğim, “cinsiyetsiz” metinler yazmaktı. Bunu yaparken mevcut kodları da kullanıp toplumsal cinsiyetleri sarsmayı diliyordum. Gök Derinin Altında’nın yazım süreci ile bedenime yabancılaşma sürecim paralel ilerledi ve metinler oluştukça benim gövdemden çıkıp yazarken kendime dışarıdan bakma hâllerim yoğunlaştı. Bana kadın olduğum “söylenmişti”. Ben de “kadın” gibi yaşamaya ayak uydurmuştum. Biyolojik cinsiyetimin dayattıklarından sıyrılmadığım sürece istediğim metni yazamayacağımı anladığımda, öykülerdeki kadınlarla erkekleri başka gözle görmeye başladım. Ben de anlattığım karakter de kendi bedenlerimize ait değildik. Bu, doğayla bütünleştikçe daha da anlam kazandı zihnimde. Eri ve dişiyi olduğu gibi kabullenen doğa karşısında, insanın dayattığı cinsel kodlar silikleşti. Çok cinsiyetli veya cinsiyetsiz olmayı, ruhsal cinsiyetlere sahip olmayı, bedenin ve organların ötesine geçip hissedildiği biçimde yaşamanın ip uçlarını cümlelerle inşa ettikçe, dışarıdan baktığım kendimi de zaman zaman salt bir “varlık” formu olarak görebilmek beni rahatlattı. Bu aşamadan sonra cinsiyetlere dair daha esnek olabileceğimi anladım. Artık kadın sadece yüzyıllardır “öteki”leştirilmiş olan değildi, istediği her kodu eğip bükecek bir erk hayvanıydı.

Dünyada da, ait olduğumuz coğrafyanın tarihinde de erkeklerin çok eşliliği kabul ve takdir edilirken, kadınınkinin yadırgandığı gerçeğini, fallusu salt üreme amacıyla kullanabilecek güçte bir kadın alt edebilirdi. Bu da “iki erkekli bir kadındı.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Gök Derinin Altında, rasyonaliteyi ve dahi ahlaki kodları karşısına almış, son derece özgürlükçü bir eser. Üstelik bunu doğaüstü ögelerle ustalıkla buluşturarak bir araya getiriyor. Nil Sakman’ın deyişiyle; “bugün beden ile kurduğumuz ilişkide onu irade, nefs ve modern epistemenin gerekleri uyarınca rasyonel bir zemine oturtulmuş (yani seküler bir nitelik kazanmış, ancak temelde teolojik bir bağlamda beliren) ahlak kadar, bir arada yaşamanın sözlü ve kimi zaman da yazılı kurallarıyla birlikte düşünüyoruz.”

Anlamın öncülü olarak belirlenmiş beden her zaman öncül olarak belirlenmiş ve anlamlandırılmıştır (Butler) ancak kitapta bedenin bir dizi ihlal ile kurulduğu, yapıbozuma uğratıldığı sahneler görüyoruz. Her oluş başka bir oluşu takip ediyor; fenomenolojik olarak özneyi imkansızlaştıran kuvvetlerle karşılaşıyor okur. Bu bağlamda deneyim çoğulluğuna açılan bedenler üzerine neler söylemek istersin?

Tam da az önce konuştuklarımızın devamına geliyoruz burada aslında. Öncelenen nedir? sorusuyla bir yolculuğa çıksak, çeşitli dikotomiler içinde görüp göreceğimiz, güçlü olanın zayıf olana yani erkeğin kadına kurduğu hiyerarşidir. Bu hiyerarşiyi ben kendi küçük alanımda bozdumsa da bunu toplumumda görmem şimdilik imkânsıza yakın sanıyorum. Bu durumda, metnimin kodlanmış dikişleri sökmesi gerekir; çünkü ben bozmayan, kurcalamayan, rahatsız etmeyen, soru işareti bırakmayan metinler yazmaktansa, resim yapmayı ya da kurabiye yapmayı tercih edebilirim.

​Bedeni terk etmenin yolu deneyimlerdir. Bunun akla ilk getirdiği anlam cinselliğe dair olmakla beraber bununla sınırlanamaz. Vahşi bir ormanda yürürken tedirgin olup olmadığınız, her an bir kaplanın üzerinize atlayabileceği varsayımı altında keşfe devam etmeniz de bedenin olanaklarını zorlamaktır. Yahut günde iki saat spor yapıp safi kastan bir bedene sahipken, yemeğe kendinizi verip birkaç ay içinde aldığınız kilolarla bu “yeni” bedenle yaşamaya devam etmek de başka bir tecrübedir. Sırtı toprağa verip toprakta gezinen böceklerin kıpırtılarını hissetmek, at üzerinde onun akan terine bulanmak, kirpinin oklarının tırnak arasına batması… Doğayla ilişkili daha da çoğaltılabilecek birçok deneyim bedeni terk etmeyi kolaylaştırır ve bu terk ediş sonrası ahlak kodlarının nasıl yerle bir olduğu görülür. Yani vücudun dış yüzeyine doğa değdikçe, iç yüzeyde özgürlük artar. Bu da belli bir yerden sonra zihinde ve dilde korkusuzlukla özgürlüğü getirir kanısındayım.

Yeni materyalizmin düalistik düşünme biçimine verdiği en iyi karşı-yanıtlardan biri “metamorfoz” kavramı olmuştur. Böylece farklanma karşılanır. Sadece metamorfoz vardır, insan yeni bir icattır.  Öykülerinde bu metamorfozla sık karşılaşıyoruz. Bir melez beden anlatısı hakim öykülere. Kimliklerin çürütüldüğü, merkezsizleştirilmiş, türler ve cinsler arasındaki ayrımı yıkan, belirsizleştiren anlatılar bunlar.

Neden böyle bir anlatıya başvurduğunuzu konuşmak isterim. Batı düşüncesinin insan/hayvan arasındaki keskin ayrımları öne çıkarmasına bir eleştiri olarak da okuyabilir miyiz? Zira insan kendini tanımlarken hep “öteki”ne ihtiyaç duyar. Ötekinin belirsizleşmesine yer verilmek istenmez.

Okuyabiliriz, evet. Bu anlatı aslında ileride anlatmak istediklerimin öncülü. İlk iki kitapta kendimi tanıyordum, kafam sokaktaydı. Üçüncü kitap olan Hayvanların Tarafı ile sokaktan çayırlıklara kaydım. Orada üstün olanın insan değil, doğa olduğunu gördüm. Fakat doğa insanın tersine üstünlüğü ile övünmüyor, insandan intikam almaya çalışmıyordu. Burada “kozmos”a açılan bir kapının eşiğine geldim ve kapının aralığından bakınca “bir”liği gördüm. Bu, arzın merkezinden itibaren dünyayı oluşturan her şeyin bir olma hâliydi ve bu hâl “bugün”de şekillenmiyordu. Bu durumda benim gerilere gitmem, ayak tabanlarımdan çıkan köklerin uzandığı yerlere giden yolları takip etmem gerekiyordu. Vardığım yerde her şey belirsizdi, çünkü orada herhangi bir iktidar yoktu. Zıtlıklar da yoktu. Bu yolculuk, söz konusu anlatıyı doğurdu.

Biraz da öykülerinde güçlü bir şekilde yer edinen ölüm temasından söz edelim isterim. Örneğin, Ismael ile Sammael’den. Agamben’e göre Samael diye anılan ve hatta Musa’nın da mücadele etmek zorunda kaldığı rivayet edilen ölüm meleği dildir. Dil ölümü duyurur -başka ne yapar ki?

Budizm’in reenkarnasyon inancını severim çünkü yaşam döngüsünün verdiği düsturla hiçbir canlıya zarar verilmemesi gerektiğini savunur Budizm; hırpaladığınız şey büyükbabanız ya da hiç tanımadığınız biri olabilir. Bu inancı fazlaca benimsememekle beraber ben de benzer bir döngüye inanıyorum: Ölen canlı ne şekilde yok edilirse edilsin (gömme, yakma, denize bırakılma) bir şekilde yine habitatın parçası oluyor ve doğanın kendi döngüsünde savrulmaya devam ediyor. Zerresel bir ölümsüzlük var burada. Ben o döngünün peşinde gezindiğim için Sammael’e ulaştım ve o bana birçok şey düşündürttü. Canlı olan hiçbir şey kaybolmuyorsa, bu bir döngüyse, dil de yaşayan bir “şey” olmasından dolayı zerresel bir ölümsüzlüğe sahip bana göre.

Özgürlükçü bir eser nitelemesinin yanı sıra aynı zamanda “Fallus-logos merkezci” ekonominin eleştirisi diyebilir miyiz Gök Derinin Altında için? Örneğin kadınların vajinalarına fallus heykellerini sokması sık sık karşımıza çıkıyor. Ve buradan yola çıkıp "dili ve simgesel düzenin tümünü erkeğin egemenliğine teslim edebilir miyiz?" diye de sormak isterim.

Sadece ekonominin mi? Fallosantrik olan her şeyin eleştirisi Gök Derinin Altında. Erkek egemenliğine dair klişeleri sıralayıp durmayacağım, bunları hepimiz pek iyi biliyor ve neredeyse her gün deneyimliyoruz. Cinsiyet üzerine inşa edilmiş bir hayatın savaşçılarıyız; en çok biz kadınlar ve LGBT bireyler. Fallusun yıkılışının geleceği günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Çünkü fallusta cinayet var, yok etme, yakma, küçük görme, tankla üstünden geçme, lekeleme, kanatma, aşağılama, yol vermeme var. Önünü kesme, aforoz etme, dışarıya atma, yok sayma var. Osmanlı Kadın Hareketi’ni yok sayan fallosantrik zihniyetle günümüzde yazan bir kadına her türlü tacizi hak gören zihniyet aynı. Suat Derviş’i örneğin, üç farklı müstearla farklı mecralarda yazmaya iten fallosantriklerle, sürekli üreten bireyi “ekmek parası için yazıyor” diye itham edenler, eril dile karşı çıkıyor diye bireyleri yaftalayan, onlarla dalga geçenler, yayınevine dosyasını gönderen herhangi bir yazan kadını önce vücuduyla değerlendiren yayıncılar, havalı şirketlerde kadınlara daha az maaş ödeyen patronlar herhâlde aynı gemide toplanmış. Dili, simgesel düzeni ya da süregiden sistemi erkeğin egemenliğine teslim etmeyeceğiz, hayır. Bunu dile hâkim olarak, kendi retoriğimizi üreterek, sanatın araçlarının limitlerini zorlayarak yapacağız.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Gelelim Şamanizme. Örneğin Jung; en derin şifacılık kavramlarının Şamanlıkla pek çok ortak yönü olduğunu kavramıştır. Görünüşteki farklılıklarına rağmen hem şamanlığın hem de analitik psikolojinin; psişenin gelişmesi(bireyselleşmesi) ve şifa bulması üstüne odaklandığını anlamıştır. Jung’a göre şaman bir arketiptir. Bazı kişilerde ve yerlerde diğerlerinden daha çok kendini gösteren, fakat her zaman orada ve kullanılmaya hazır olan, insan psişesinin sürekli ve evrensel parçasıdır. Jung bu modeli bireyselleşmenin (gelişmenin içsel psişik sürecinin) bir yansıması ve şamanlığı da analitik psikolojinin mirasının bir parçası olarak görmektedir.[1]

Gök Derinin Altında, Şamanizm motifi üzerine neler söylemek istersin?

Her insan bir şamandır ama her insan seçilmiş kişi değildir. Şamandır çünkü (önce kendini) iyileştirmesini de bilir, hasta etmesini de. Enerjinin ne yönde kullanılacağı onun içsel dengesindeki inisiyatife kalmıştır. Dünyada ne yaptığını sormaya başlayan, hayallerinin peşine takılan, rüyalarına önem veren her birey kendi şamanistik süreçlerine giden yolda birkaç adım atmıştır bile. O içsel enerjiye odaklanıp bir düşünce üzerinde ısrarla kalmaya gayret edebilenler, atılması zor olan diğer adımı da atmış olurlar. O zaman hayatın ekseni materyalist çizgiden biraz kayabilir ve anlam katmanlarıyla örülü bir düzen çıkar bireyin karşısında. Bu noktada merak katalizördür. Tıpkı karanlık bir dehlizde ışığı görüp ona doğru yürümek gibi.

Gök Derinin Altında benim dehlizimdi. Başımın sağında ve solunda bambaşka düşünceler, hisler, rüyalar ve hayaller vardı. Bugündeydim ama değildim. Buradaydım ama burada değildim. Müldür’ün şu dizesini yıllar sonra okuduğumda içimdeki düğüm de çözüldü: Ben bu yerde hiiiiç yaşamadım.

“Gitmek” benim en sevdiğim fiildi hep. Artık hepten gitmek istedim. Burada, sokak hayvanlarına işkence eden, kadınları, trans bireyleri öldüren, rant için ormanları kesen, yakan, çalışanına elli lira zam vermeyip her akşam birkaç bin liralık sofralara oturan ve faturayı da vergiden düşen işverenlerin arasında kalamazdım. Zihnimde çizdiğim haritada işaretlediğim yerlerde uzunca bir süre yaşadım.

Okudukça ve araştırdıkça Şamanizmin bilindik tanımları dışına çıktım ve orada iyicil şeylerle kötücül şeyler gördüm. Kadim olan belki de kadim falan değildi. Onu da bükmek istedim. Şamanizmin araçları bunu mümkün kıldı ve bu metinlere yoğun şekilde işlenmesini sağladı. Bu konu hakkında saatlerce ayrıntılı konuşabilirim ama burası şimdi bize yetmez.

Ölümün Gel Dediği öykünün Jacques Rivette’in Güzel Gürültücü filmi ile bir bağlantısı var mı?

Filmde ünlü ressam Frenhofer, 60 yaşına gelmiş ve çok uzun zamandan beri üstüne çalıştığı ve başyapıtı olacak işini yarım bırakmış, resim yapmaktan vazgeçmiştir. Fakat genç bir kadın sayesinde tekrar resim yapmaya başlar. Başyapıt bitirildiğinde ortaya çıkan, renklerin formların birbirine girdiği kaotik bir yapıttır.

Öyküde de Yaşlı Adam ne yaparsa yapsın dehasının çıkmazında “eksik bir vücuda, adı ucube olan bir yaratığa evriliyordu onca güzellik”. Burada kaotik olanla, form dışıyla kurulan ilişkiyi nasıl açıklamalı?

Hiçbir bağlantısı yok, o filmi izlemedim ve şimdi senden duyuyorum. Burada esin kaynağım Camille Claudel aslında. Rodin’in Claudel’in eşsiz dehasıyla ürettiği eserleri sahiplenmesine bir itiraz o öykü.

​Takdir gören dehaya sahip olmak ne zamana kadar devam eder sorusunun beni ulaştırdığı yerdi orası. Deha kaotik bir şeydir, belki de bir canavardır. Onu avucunuzda dengede tutamazsanız ayaklarınızın dibine düşüp zemini bataklığa dönüştürerek sizi de içine çekebilir. O zamana kadar görülmüş takdirlerin ve hayranlıkların da bir manası kalmaz bu durumda. Ben burada durduğumda, dehanın nimetlerinden sonsuz faydalanabilmek için cinsiyetsiz olabilme esnekliğini gösterebilmeyi bir olasılık olarak önüme koydum. Cinsiyetinden arınan deha kaotikliğinden de kurtulur mu emin değilim ama o avuçta dengede durmaya devam eder diye düşünüyorum.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Öykülerde Baba figürü daha önde. Annesiz çocuklar çoğunlukta. Anlatıyı yaşamın formsuzluğuyla koşut kılmak yerine babayı edebi alanın söylemine dahil etmek olarak okudum ben. Baba figürü üzerine biraz konuşalım mı?

Annesiz, bağsız. Baba zaten bağsız. Özgür çocuklar onlar yani. Ailenin cehennemini tatmamışlar. Bu ilk kıstas.

​İkincisi dünyaya geliş anımızda karşılaştığımız ilk fallus Baba. Babalar doğurabilseydi nasıl olurdu diye çok düşündüm. Babalar katmanlandı ve onlara annelikler yükledim. Ortaya çıkan Baba üzerinde hâlâ düşünüyorum ve daha da düşüneceğim çünkü oradan gideceğim yere henüz varamadım.

Ve efsaneler... Simmel’in modern kentlisinin hep maruz kaldığı “yalnızca tek bir türden uyaranlar bombardımanı”ndan kaçmak, sığınmak olarak okunabilir mi öykülerde yer alan efsaneler? Yoksa nerede olursak olalım tenimizin altında akıp giden kendini büyüten efsaneler olarak mı okumalı? Gök sahiden de derinin altında mı Nazlı?

Orta Asya, Güney Amerika, Pasifik, Hint efsanelerinin en dibinde aynı arketipler var. Modern hayat da bu arketiplerden, ilmeklerden örülmüş bir yılan gömleği. Hayatın yenilenmesi gerektiğinde, döngü bu gömleği atıveriyor üzerinden.

Burada işte yine o “bir” olma hâline dönüyorum. Arketipler, efsaneler, kolektif bellek, modern insan… Sonunda her şey bir, her şey ölüyor. Sonrası bilinmiyor. Yüce kahramanlıkların, muhteşem başarıların, art arda kazanılan zaferlerin kozmos’ta nerede durduğunu düşünüyorum. Zerreselliğimin farkına vardıkça, şimdiki zamanda modern efsanelerin kıyısına köşesine tutunmuşluğumu/zu görüyorum. Dış yüzeyden sıyrıldıkça, bedenden çıkabildikçe kozmos’ta bir anlamım olabileceği ihtimaline bakıyorum. Gök, derinin altındaysa, efsanenin bir parçasıyız. “Gök deri”nin altındaysak, sınırsızmış gibi görünen bir sonsuzluk inanışıyla kendimizi oylamaya, kandırmaya ve avutmaya devam ediyoruz.

[1]     http://www.felsefe.net/serbest-kursu/75504-saman-sifaciligi-ve-jung.html

0
1331
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle