10 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2017

Farklı Olmanın Dayanılmaz Ağırlığında

Deniz Gezgin'in okuyucusunu Su Mitosları'nda bir yolculuğa davet ettiği, mutluluğu hayatın en derin acılarından, en sevgisiz yanlarından, en dehşet veren yaşamlarından süzüp çıkardığı kitabı Ahraz üzerine bir inceleme.

Farklı Olmanın Dayanılmaz Ağırlığında

Ah ne kadar da benciliz… Ne kadar da iki yüzlü… Ne kadar da yalancı; en çok da kendimize…

Edebiyatımız her ne kadar diliyle, konularıyla, sözcüklerinin lezzeti ile gönlümüzde özel bir yere sahip olsa da alışılmışın dışında yollara sapmaktan, suya sabuna dokunmaktan, hassas konuları kaşımaktan kaçınır. Elbette istisnalar var. Ama edebiyatımız da insanımıza benzer; başı ağrısın istemez. Şikâyet eder, adım atmaz, öylece bekler… Alkışı sever, eleştiriye kapalıdır kapıları. Gördüğünü görmezden gelir, başkalarına bırakır kendinden uzak yaraları. Yaralarını dile getirmek isteyenleri de pek almaz içine, ortak yaraların okurları sahiplenir kıyıda köşede kalmış hikâyeleri.

Deniz Gezgin, 2012 yılında yayımlanan Ahraz’da, ilk romanı olmasına rağmen, en görmezden gelinen, en uzak durduğumuz yaralara dokunmuş; dokunmaya kıyamayan bir tedirginlikle, acıları tazelemekten kaçınarak, merhem olmak gibi bir misyona soyunmadan, tam da edebiyata yakışır bir içtenlik ve dürüstlükle, olduğu gibi göstermeye çalışmış insanlık hallerini.

Adile… Onlarca yıldır bitmedi çilesi bu coğrafyada. Öldürüp öldürüp yeniden dirilttiğimiz, içimizin vahşi ve şiddete aç yanını doyurduğumuz kız çocuğu o. Hiç sevilmesinler, hiç şefkat görmesinler diye doğuruyoruz bazı çocukları. Hiç çocuk olmasınlar, hiç insan olmasınlar, hiç var olmasınlar diye var edip, en korkunç ihtiyaçlarımız için yaşatıp öldürüyoruz. İsimleri, bir kere bile birilerinin dilinde sevgi ve şefkat ile anılmadan, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde yine iştahla okunsun diye konmuş sanki; sadece o sayfalarda bir haberlik var olup yok olsunlar diye… Acı vermeyen bir dokunuşu asla yaşayamadan bu dünyadan geçip gitsinler diye…

Yusuf Usta… O da dışarı itilmişlerden. İstenmemişlerden. Ama tutunacak bir dal bulmuş. Zaten bir bitkiden döllendiğine inanıyor. Ağaçları yontarak yeniden var etmeye adamış ömrünü. Sadece ağaçları dost bilmiş, ağaçlara açmış içini. Ta ki İsrafil’le karşılaşana kadar. Yaşamın dışına itilmişler, bir yerlerde birbirleriyle karşılaşırlar; ilk görüşte tanırlar birbirlerini ve kırk yıllık dostluğu kaldığı yerden devam ettirir gibi bir dostluğa başlarlar.

İsrafil… Ahraz. Bir lütuf gibi bedenine giyinmiş sağır ve dilsizliği. Bu sayededir belki; insana dair asıl sakatlıklar, hani bencilliğimiz, ikiyüzlülüğümüz bulaşmamış İsrafil’e. Hiç kötü söz duymadığı için kötü söz de söyleyemeyen İsrafil. Kabullenmiş insanların arasından dışarı atılmışlığı. Farklı olana reva görülen her türlü zorbalığı, acımasızlığı kabullenmiş. Mutlu olduğu bir dünya kurmayı başarmışlığı ile adına yaraşır bir İsrafil olmuş.

Ve Vasil… Ve Marika… Ah, ne de güzel yakıştınız bu romana…

Deniz Gezgin’in sözcükleri benimkiler kadar sert değil. Yumuşacık anlatıyor İsrafil’i, Yusuf’u, Adile’yi. Onların başına gelenleri. Farklı olmanın dayanılmaz ağırlığını nasıl taşıdıklarını, nasıl direndiklerini, nasıl tutunduklarını usul usul, neredeyse sözcükleri okşayarak anlatıyor. Bu yüzden belki; daha çok acıtıyor.

Bu yüzden belki; Adile’nin suskusu çığlık çığlık…

Bu yüzden belki; daha sert benim sözcüklerim...

Edebiyat; çoğunluğun, alışılmışın, toplumun, herkesin, sesi olanın sesi olduğunda olmuyor. Edebiyat; sesi olmayanın sesi olabildiğinde edebiyat oluyor.

Deniz Gezgin Ahraz’da, herkesin baktığı pencerelerden değil, Adile’nin, Yusuf Usta’nın, İsrafil’in penceresinden bakmış hayata. Ve bence bunu çok iyi başarmış. Bir sağır ve dilsizin, üstelik bir piç ve bir hiç iken, o sessizliğin sesi olmak bence bayağı cesaret ister. Sadece bir ahrazın penceresinden hayatın nasıl göründüğünü anlatmak açısından değil, kimsenin o sesi duymak istememesinden.

Kitabın en çarpıcı bölümleri, Yusuf Usta’nın yıllarca ağaçlara anlattığı hikâyelerini bir ahraza anlattığı bölümler; hiç kimse o ağaçlar kadar iyi dinleyemezdi bu hikâyeleri, hiç kimse duymayan kulakları ile İsrafil kadar iyi dinleyemezdi o hikâyeleri… O İsrafil ki; hiç kimse onun kadar güzel sevemezdi Marika’yı…

Deniz Gezgin, Ahraz ile bence mutluluğun resmini çizmiş. Hem de hayatın en derin acılarından, en sevgisiz yanlarından, en dehşet veren yaşamlarından süzüp çıkararak. Mutluluk insanın içindeyse; hiçbir zorbalık, hiçbir nefret onu zedeleyemiyor. Mutluluk insanın içindeyse; gün ışığını gördüğü en ufacık delikten bile filizlenebilen bir çiçek gibi doğabiliyor yaşamın içine.

Adile’nin, Yusuf Usta’nın ve İsrafil’in hikâyesine baktığımızda, ne kadar da küçük, zavallı, anlamsız kalıyor böbürlendiğimiz şu zavallı yaşamlarımız… Mutluluk arayışlarımız ne kadar da boşuna kalıyor…

Yusuf Usta ne güzel anlatıyor, İsrafil duymayan kulaklarıyla ne güzel dinliyor;

“Ne garip değil mi? Ömrün tek bir çizgi üstünde sağa sola sapmadan öylece dosdoğru gidecek sanırken sen, koca hayat en olmadık anda karşına dikenli bir gonca gül çıkarıyor; ya çizgiyi bozmayacak ama etini çizdireceksin ya da kendine bir yamuk çizip oradan gideceksin.”

0
574
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle