12 AĞUSTOS, SALI, 2014

Edebiyat Köyü

Demet Öztürk’ten Nalan Barbarosoğlu’na mektup var… Nalan Barbarosoğlu'nun mektuplardan kurulmuş kitabı “Okur Postası” Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Demet Öztürk de bu kitaptan yola çıkarak yazarımıza Artful Living okurları için bir mektup yazdı… Sayfalarımızda…

Edebiyat Köyü

Sevgili Nalan Barbarosoğlu,

Merhaba; Nasılsınız? Bana, sen nasılsın, derseniz; “yazma hevesi içindeyim” olacak cevabım; hatta “tarifsiz hevesler içindeyim”.

Sevgili Nalan Hanım, yeni kitabınız Okur Postası’ndaki mektuplar bana cesaret verdi ve size bu mektubu yazmaya niyetlendim. “Derin Mevzu” başlıklı mektubuna başlarken, Hasan Mayıseli ne hissettiyse, şu anda ben de o hallerdeyim; durumumu onun cümleleri ile aktarayım “Nasıl olacak bilmiyorum. Ama olmalı. Bu iki satır mektup yazılmalı”.

Benim yazma hevesim birdenbire oluştu; tam da şairin dediği gibi “her şey birdenbire oldu / birdenbire vurdu gün ışığı yere”. Ben, birdenbire “öyküler, romanlar yazsam, ama bir şeyler söyleyebilsem” derken buldum kendimi ve bir çeşit açlık olarak tanımlanabilecek bu haller içinde edebiyata vardım bu yıl. “Vardım” sözcüğü, özellikle seçtiğim bir ifadedir; yanlışlıkla, bilmeden kurulmuş sıradan bir cümle değildir “edebiyata vardım” deyişim.

Her şeyin bir tekniği, metodolojisi vardır, kısmen de olsa öğrenmek mümkündür herhalde diyerek bir okul buldum; çıktım yola ve işte biraz evvel dediğim yere “edebiyata vardım”. Geldiğim bu dünyaya “edebiyat köyü” diyorum. Ben de birçokları gibi yaşadığım şehirlerden kaçıp uzak köylere kasabalara gitmek isterim zaman zaman; işte sonunda kendime kaçacak bir köy buldum, ismine de  “edebiyat köyü” deyiverdim. Tabii yanlış anlaşılmasın, köyden çok daha büyük olan şehir varken, şehir demek yerine köyü seçmemin sebebi edebiyatı hafife aldığımdan değil; bugün yaşadığımız ve içinde sıkışıp kaldığımız mega şehirlerle yan yana getiremediğimden “edebiyat” ve “şehir” sözcüklerini. “Edebiyat şehri” diyemiyor dilim; yakıştıramıyorum edebiyatın derin, geniş, ferah, aydınlık, zengin, gizemli, vefalı, bereketli, sınırsız, bağımsız, evrensel, samimi ve dereleri kurumayıp denizlere akışını;  şehrin yanıltıcı, aldatıcı, yalancı, tuzaklarla dolu, tüketen megalığına.

Edebiyat köyüne tatillerde ve diğer bazı zamanlarda birkaç kitapla uğruyordum daha önceleri. Ama şimdi niyetim yerleşmek. Tabii farkındayım yol çok uzun; bu köye arabaya, uçağa, helikoptere binip gidilemiyor; yürümek lazım, üstelik kendine patikalar açarak yeni yollar bularak yürümek. Durum böyleyken ulaşmak da herkese kısmet olmuyordur herhalde. Henüz bana çok uzaktaki bu köye kadar bacaklarım beni taşıyabilecek mi, nefesim yetecek mi, yönümü şaşırmadan ilerleyebilecek miyim, yeterince zamanım var mı, gibi kaygılar içinde; şu bizim “dostuma varamasam da yolunda ölürüm” diyen karınca gibiyim.

Edebiyata karşı artan bu yakınlığımda, edebiyatçıların mektuplarının derlendiği kitapların da katkısı oldu. Fark ettim ki edebiyatçıların sevdiklerine, dostlarına, sevgililerine yazmış oldukları mektupları okumak bana iyi geliyor. Mektupları neden sevdiğimi, bana neden iyi geldiğini ifade etmek için, birkaç mektuptan kısa alıntı ile örnek vereyim.  Sevgiliye yazılmış bir mektup “Nişanlın, Kocan, Sevgilin! Sen ne dersen de. Manton, eşarbın gibi senin olan bir şey” diyerek imzalanmış.  Bir diğer edebiyatçıdan sevdiğine bir hitap “Seni ben, karga, ihtiyar, güngörmüş, kısık bir ses gibi seviyorum…o ana, o ciddi, o sevince bir karga gibi sevecen halin ……Ben sensiz edemem”.  Başka birinde imzadan sonra şöyle bir not düşülmüş; “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum”. Sevgili Nalan Hanım, ne kadar da günümüzden uzak yaşantı izleri var bu ifadelerde; bir pul için para olmamasını kim anlayabilir bugün? “Aşkım” yerine “sevgili kargam” hitabına özenebilecek bir sevgili var mıdır? Bu mektuplar yazılmasa ve bizlere ulaşmasaydı, böyle samimi, içten, hiç süssüz duyguların varlığının, sözcüklerle ifade edilebilirliğinin ispatı da olmayacaktı.

Bizler bilgi çağı insanıyız; çok başka bir dünyada, az önce kısa alıntılar aktardığım mektupları yazanlardan çok çok başkalaşmış hallerdeyiz; beklentilerimiz değişti; bugün sözcükler anlamlarından koptu/uzaklaştı. Sözcük ve anlamı, artık birbirinden kopmuş iki ayrı kıta. Bu iki ayrı kıtayı birleştiren köprüler edebiyat köyünden geçiyor.

Bilgi çağının, yani hemen her şeyin herkesin bilgisine açık olmasının, hayatımızı çok kolaylaştırdığı inkar edilemez; benim gibi yazı yazmaya heveslenen acemiler için ayrıca bir avantaj; geçmişte hayal bile edilemeyen bir imkan. İstediğimiz herhangi bir konuda bilgiye (niteliğini göz ardı ederek söylüyorum) istediğimiz zaman, kolayca erişebildiğimizden her mevzuda söz söyleme imkanımız oldu; cehaletimiz kalktı çok şükür. Ama bazılarımız,  hâlâ pek konuşmuyor, günümüzün hararetli tartışmalarına katılmıyor. Örneğin Okur Postası’ndaki Perihan Yadigaroğlu; “acının dili yok” deyişini doğrularcasına susup kalmış yıllarca;  onun yangınını kelimelere döken sevgili

yazarına bir mektupla içini dökene kadar, suskun yaşamış. Bir başkası, Funda Mavitan, neden sözcüksüz kalmış acaba; cehaletten mi? Mektubu “hayır” diyor.

Bizler, suskunların söyleyecek bir şeyinin olmadığını zannederek yanılıyoruz; bilgi çağına rağmen, hâlâ yanılmak, eksik bilmek mümkün demek ki.

Bilmek, susmak, konuşmak, tartışmak kavramları, bin dokuz yüz altmış yedide vefat etmiş bir bilim adamını, bir fizik profesörünü aklıma getirdi.  Onun hayat hikâyesini anlatan kitaptan şu cümleleri arayıp buldum: “….bilmediği konularda konuşmayı sevmezdi; bildiği konularda tartışmayı istemiyordu; çünkü onları kesin olarak biliyordu, neden tartışsın?”  Tabii bu, kendi kafasının içine gömülmüş, yeryüzüne tam ve mükemmel özelliklerle indirilmiş olduğuna inanan,  dinlemeyi, öğrenmeyi reddedip kendi bildiğinden şaşmayan insanlar ve insan toplulukları için yanlış algılanabilecek, tehlikeli bir cümle. Bunu doğru kavramak için “samimi” olmak gerekir. Sözünü ettiğim bilim adamı, birine kızdığında, karısına şaşkınlıkla “Yahu Jale, düşünebiliyor musun: adam samimi değil!” diyen sahici bir insan.

“Samimiyet”. Bir sihirli değnek; taşa dokunsa hayat veren, insanı insan yapan, özgürlüğü özgürlük, vicdanı vicdan, demokrasiyi demokrasi, devleti devlet, anne-babayı anne-baba, adaleti adalet yapabilen; Samimiyet.

Örneğin bunlardan adaleti, samimiyetin adaleti sağlamakta önemini ele alalım. Haklı ile haksızı ayırt etmek için adalet gerekir, bunu sağlamak içinse kanunlar. Kanunlar, nasıl yapılır da adaleti sağlar? Bir insanın hakkını kim, nasıl tespit eder de yazar bu kanunları?  Yıllardır neler olup bittiğine bakınca şöyle yapıldığını zannediyorum: toplumların anne baba vazifesini gören devlet yetkilileri/görevlileri bir araya gelip bir kanunun nasıl bir şekilde üretileceği üzerinde çok çalışırlar ve belirli ölçülere göre kanunları üretirler. Bunların bir kısmı üçgen şeklinde bir kısmı kare, dikdörtgen, çember, küp ve hatta yamuk olur; adaleti sağlayan kurallar bütünüdür bunlar. Tabii sayıları çoktur ve hepsinin bir arada durmaları gerekir; adalet sarayı denen çok büyük binalarda bir arada tutulurlar; üst üste, yan yana. Ancak her birinin şekli birbirinden farklı olduğundan aralarında boşluklar kalır. Bu boşlukların oluşması “samimiyetle” istenen bir durumdur. Çünkü bazı insanların bu boşluklardan sıyrılıp geçebiliyor olması; diğer bazılarının ise içinde kaybolup yok olmaları gerekir.

Siz, “edebi sorumluluk ve samimiyetten” söz etmiştiniz bir söyleşinizde. Edebiyatta samimiyetten kastın, öykünün, romanın muhakkak gerçekten yaşanmış bir deneyimin ürünü olmadığını, hayallerin, hikâyelerin öyküleştirildiğini belirtmiştiniz. Bunu anlayabiliyorum. Size mektubumu yazdığım, deniz ve gökyüzünün çoğunlukta, karaların azınlıkta kaldığı, günlerin uzun, güneşin, aydınlığın, sıcağın, tatlı tatlı esen rüzgârın bol olduğu bir noktada, Okur Postası mektuplarını okuyup da kitabın arka kapağında yazan “hayali okurların yazdığı kişisel öyküler” ifadesindeki kişilerin ve öykülerinin hayali olduğuna inanmamak oldukça güç. Bir ülkenin savaş alanına dönmesi, o ülkede kimin kimi neden öldürdüğünün bilinmemesi, gözaltında kaybolmalar, ceza evlerinde yıllarca hükümsüz yatışlar; tüm bunlar olsa olsa hayali hikâyeler olabilir, gerçek olamaz zaten. Hak var, hukuk var, adalet, var adliye var;  toplumların anne babası olan devlet ve görevlileri böyle bir şeye müsaade etmez, edemez. Okur Postası’ndaki “…Kanayıp duruyor ya İstanbul’da bir kaldırım, televizyonda görüyorum….” cümlesinden çok etkilendim; tabii biliyorum kaldırım kanamaz, bu da başka bir hikâye işte; gerçek değil. Zaten söylemişsiniz, şaka, “grotesk bir şaka” demişsiniz Haydar Canik’in mektubuna da.

Okur Postası mektuplarındaki “tüm kişiler ve öyküleri hayalidir” diye iddia edilebilir tabii; ancak  “kederli,  eksik, pişmanlık ve suçluluk duyguları içinde, yabancı, sözcüksüz, çok yalnız, ayrıkotu gibi, tutsak, yetersiz, vurgun yemiş, dalgasız,  uykusuz, bitik, umutlu…” ; tümü yaşanmış, yaşanmakta olan insanlık halleri için, kimse hayal/hikâye diyemez. “Sen yok olabilirsin / Ben yok olabilirim / Özlemek yok olabilir mi?” dizelerindeki gibi; yaşanan hiçbir şey yok olmaz. İyi veya kötü tüm yaşananlar, soluduğumuz havada var olmaya devam eder;  yaşanmış ve yaşanmakta olanlarla mektuplar, öyküler, şiirler mayalanır; yaşam döngüsünü besler, okuyanlar, yazanlar başkalaşarak hayat devam eder.

Hayatın, insanların ve hikâyelerinin iyi ve güzel yönde başkalaşması dileğiyle ve sevgilerimle,

Demet Öztürk

2 Ağustos 2014 Cumartesi, Güllük

0
1656
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle