16 HAZİRAN, SALI, 2015

Edebiyat; İnsanın Yazıya Dönüşmüş Hâlidir

Özellikle İstanbul daha seküler semtleri diyebileceğimiz, Beşiktaş; Etiler- Bebek- Ulus gibi yerlerde çarşaf giyerek dolaştım; sesimi değiştirerek insanlarla konuştum.

Edebiyat; İnsanın Yazıya Dönüşmüş Hâlidir

Evet Kaan Murat Yanık 'Uçurtma Mevsimi' isimli kitabınız epey ses getirdi; hep edebiyat otoriteleri tarafından, hem de okurlarınızca beğenildi, neler söyleyeceksiniz?

Elbette Uçurtma Mevsimi kitabıma gösterilen alakadan çok memnunum, biliyorsunuz kitabın telif gelirlerini köy okullarına kütüphane yapmak için kullanmıştık bu bakımdan içim rahat bir şekilde kitabın çok sattığını söyleyebilirim. Elbette benim için esas olan kitabın eriştiği kişi sayısıdır çünkü bir kitabı üç- dört arkadaşın okuduğunu da biliyorum. Okurlarıma gelince kitabımı benden daha fazla sahiplendiler, sanırım Salinger söylüyordu; 'Kitabı bitirdikten sonra yazara telefon açmak onunla dertleşmek istiyorsanız, o kitap iyi kitaptır.' diye, bu kitaptan sonra birçok okurumun ki ben onlarla dostumun demeyi yeğliyorum, bana ulaşıp kitabın kendilerini çok etkilediklerini söylediler.

Sahi, sizin okurlarınızla aranızda olan bağ pek meşhur, hemen hemen Türkiye'nin her şehrinde konferans ve imza günü yaptınız, bununla beraber yurtdışında da hatrı sayılır bir etkinlik programınız oldu; özellikle Avrupa'da. 'Okur ve yazar arasındaki bağı kutsal olarak kabul ediyorum.' diye bir sözünüzü de vardı, sanırım 'Sabah Gazetesi'ndeydi' bu konuda konuşalım biraz.

Biraz evvel belirttiğim gibi okurlarımı benim kitaplarımı okuyup, konferanslarımı dinleyen insanlar olmuyor, elimden geldiğince gittiğim farklı şehirlerde, her gün yüzlerce farklı okurumla tanışıyorum. Ben onlara hediye veriyorum, onlar bana hediye veriyorlar, dertleşiyoruz, sohbet ediyoruz, bazen vaktim olursa hep beraber kahve içmeye gidiyoruz bir kafeye. Bunlar beni mutlu ediyor, bu mutluluğun sağlamasını yapmaya gerek bile duymuyorum çünkü varlığım beni okuyan, ruhunda benim cümlelerimi büyüten insanların yanında kemale eriyor; bunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. 

Çok güzel, herkesin merakla beklediği yeni kitabınıza gelelim. Hani çarşaf giyip üç saat boyunca İstanbul sokaklarında dolaştığınız kitabınızı. Ne durumda kitap, ne zaman çıkıyor, sanırım roman olacak. TV ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla ipuçları da var; romanın iki zamanda geçmesi, Azerbeycan- Kars- Trabzon- Erzurum  gibi bir bölgede geçtiği, kaplumbağaların olduğu, müthiş bir aşk hikayesi ve bir o kadar psikolojik derinliği olan bir kitap olacağı...

Evet, özellikle roman kahramanlarından birine dönüşüp, çarşaf giyip sokaklarda dolaşmam çok merak edildi. Özellikle İstanbul daha seküler semtleri diyebileceğimiz, Beşiktaş; Etiler- Bebek- Ulus gibi yerlerde çarşaf giyerek dolaştım; sesimi değiştirerek insanlarla konuştum, Türkiye'deki seküler- muhafazakâr insan çatışmalarını fotoğrafladım zihnimde, benim için bu ilk değildi yani yazdığım dünyanın içine girip, ete kemiğe bürünmek ama şüphesiz ki bu benim için de sarsıcı oldu. Evet baykuş, uçurtmanın ardından şimdi de tosbağalar olacak romanın içinde dolaşan, Gabriel Garcia Marquez'in büyülü gerçekçilik akımı ile beraber Divan Edebiyatı geleneğini birleştirdiğim artık okurlarımın aşina olduğu bir tarzda yazıyorum romanımı, İnşallah Ekim 2015'te Kapı Yayınları'ndan çıkacak.

Marquez demişken, kendisini çok sevdiğinizi biliyorum peki ya diğerleri? Kaan Murat Yanık'ın çok sevdiği ve de etkilendim diyebileceği yazarlar kimlerdir?

Türk yazarlardan elbette bizim modern romanımızın durakları olan; Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'u hemen söyleyebilirim. Tabii Peyami Safa, Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Yaşar Kemal, Hasan Ali Toptaş da benim için ehemmiyet arz eden baş ucu yazarlarımdır.

Yabancılara gelince; Gabriel Garcia Marquez, Murakami, Mişima, Steinbeck, Sâdık Hidayet, Hermen Hesse, James Joyce, Tolstoy, Dostoyevski, Nabakov,  Günter Grass diyebilirim en başta.

Biraz da büyülü gerçekçilik akımından konuşalım. Neden büyülü gerçekçilik?

Büyülü gerçekçilik akımı aslında Güney Amerika Edebiyatı’nın yerli edebiyat üslubu. Açıkçası bana Marquez’den ve Borges’ten geçtiğini söyleyebilirim. Paul Auster, Latife Tekin ve Murakami’nin eserlerini okudukça da büyülü gerçekçiliğin farklı farklı türlerini görmüş oldum. Ben kendimi evvela milli bir yazar olarak görmek istiyorum, milli olduktan sonra evrensel olmanın çok da zor olmayacağı kanaatindeyim. Maalesef hem dünya, hem de Türkiye kuvvetli bir popüler kültürün tesirinde; izlediğimiz saçma sapan filmler, diziler, TV programları yahut kitap denmeyecek kağıt tomarları satılıyor. Tanzimat’tan beri Batı’yı yanlış algılıyoruz. Bu iki mesele bir araya gelince çok izlenmesi için küfürle ya da iğreti erotizmle dolu filmlere ya da bir o kadar kötü her saniyesinden vıcık vıcık samimiyetsizlik, sunilik akan diziler görüyoruz. Ben gerçeklikten ve nitelikli edebiyattan tarafım, bununla beraber yazma eyleminin yaşanmamış olan hayattan intikam almak olduğunu da düşünüyorum. Büyülü gerçekçilik aslında bize çok da uzak olmayan bir mekanizma şöyle örenkliyeyim; Paris’te elinde kahvesi, trençkotuyla yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçen bir kadın düşünün onun yanına gidin ve bugün Azrail’i gördüğünüzü söyleyin kadın size ne der? Muhtemelen ruh hastası olduğunuzu düşünür ya da bunun bir kamera şakası filan olduğunu düşünür? Aynı şeyi Maraş- Ekinzöü’nde bahçeyi sulayan birine söyleyin size ne der; ‘Ya evladım, geçen gün ben de gördüm’ ya da ‘Olur, olur anlat bakalım nasıl gördün.’ Der. Büyülü gerçekçilik işte Ekinözü’ndeki teyzenin tepkisidir. Tabii rüyalar, hayaller ve dahi sanrı halleri de benim kurmacamın büyük bölümünü teşkil ederler bunu da büyülü gerçekçiliğe sırtımı dayararak realiteye halel getirmeden rahatça yapabiliyorum.

Akademik çalışmalarınız ne durumda? Bu soru hiç sorulmadı size, sanırım akademiyle aranız pek iyi olmadığındandır?

Akademi veya okulla aramın iyi olmamasının yagen sebebini yine bir cümleyle özetliyeyim; İlkokul ikinci sınıftan üniversite son sınıfa kadar İngilizce öğretilip, okul bittikten sonra İngilizce konuşmayan tek ülke Türkiye, dünyada. Çünkü eğitim sistemimiz berbattan da berbat. Sanki birkaç kişi oturmuşlar da insanları okuldan, edebiyattan, tarihten, coğrafyadan ve hatta hayattan nasıl nefret ettirebiliriz diye düşünmüşler de bu sistemi kurmuşlar. Bu yüzden akademi ile aram hiçbir zaman iyi olmadı; lisans hayatımda da, yüksek lisans yaparken de sürekli hocalarla tartıştım, sistemi elimden geldiğince protesto ettim. Bana dayatılan müfredatın okuyup salaklaşmamı istediği kitapları değil, canımın istediği kitapları okudum mesela Cortazar’ı, Bukovski’yi, Rulfo’yu böyle tanıdım. Edebiyat okumama rağmen biliyordum ki, bu yazarları okulda öğrenmeyi beklemek bir hayal. Neyse akademik çalışmalarıma gelince ‘Neşati Divanı’nda Aşk’ isimli yüksek lisans tezi ile mezun oldum. Doktora yapmayı şimdilik düşünmüyorum. Ama bir yandan da Psikoloji üzerine yeni bir çalışma yapmayı düşünmüyor değilim.

Uçurtma Mevsimi kitabınızda sistem eleştirisini çok sert bir şekilde yapıyorsunuz; özellikle Küf- Getto ve Atlı öykülerinizde. 2015 Türkiyesi’ni birkaç cümle ile özetler misiniz?

Gülben Ergen’in yazar ve aydın, Acunun yarışmalarının başyapıt, evlilik programlarının ekmek su gibi kutsal kabul edildiği, insanların ettiği sohbetlerin tıpkı Mc Donalds’i menüleri gibi her yerde aynı malzemelerle yapılan tatsız yemekler olduğunu düşünüyorum. Gökdelenler kapitalizmin minareleri olmuş durumdalar; yeşil sosyete gibi bir gerçek de çıktı ortaya. Ama İnşallah düzelecek, ben umutluyum.

Peki son olarak en son okuduğunuz kitap, son izlediğiniz film, so içtiğiniz kahve?

Son okuduğum kitap; Murakami- 1Q84
Son izlediğim film; Cenaze için Birkaç Kilo Hurma
Son içtiğim kahve; Patlıcanlı Kenya Kahvesi

Çok teşekkür ederim Kaan Murat Yanık, ben de yeni kitabınızı dört gözle bekleyenlerdenim.

Biraz da büyülü gerçekçilik akımından konuşalım. Neden büyülü gerçekçilik?

Röportajı yapan; Zelal Zin Araç

0
6027
7
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle