05 KASIM, ÇARŞAMBA, 2014

Edebiyat Gardırobu III: Anna Kırmızısı 2

Edebiyat Gardırobu'nda Can Gürses "Anna Kırmızı"sını yazdı... Dün birinci bölümünü yayınladığımız yazının ikinci bölümü sayfalarımızda...

Edebiyat Gardırobu III: Anna Kırmızısı 2

Gri içinde kırmızı

Küçük kırmızı çantasından İngiliz romanını ve kitap açacağını çıkaran Anna, farkında olmadan, ruhunun gizlerini bir kez daha ortaya döker. Ruhu, Anna’nın dayanıklılığını sınar. Anna kendisiyle savaştıkça, tren kaotik bir savaş alanına dönüşür. Kendi öyküsünden sıyrılmak mecburiyetiyle elindeki yabancı romanı okumaya çalışsa da, “gelip geçenler, kargaşa, sol pencereye vurup cama yapışan kar taneleri, dışarıda korkunç bir kar fırtınası olduğu üzerine konuşmalar, çarpmalı sallantı, buhar sıcağından soğuğa sonra yeniden sıcağa aynı çabuk geçişler, loş ışıkta görünen aynı yüzler, duyulan sesler” okumasına engel olur. Trenin bu debdebeli hengamesi, Anna’nın içinde kopan fırtınalara tercüman olur. Katlanarak büyüyen gerçeğine daha fazla katlanamayan Anna, öyle ya da böyle okuduğunu anlamaya başlar.

Ne var ki okumak, Anna’ya huzur vereceği yerde, onun huzursuzluğunu şevklendirir. Tolstoy, “Okumak, yani başkalarının yaşamlarının yansımalarını izlemek hoşuna gitmezdi. Kendi yaşamak isterdi” diyerek canevinden tanımlar Anna’yı. Anna, okuduğu tüm karakterlerin yerinde olduğunu düşler. Kim olurlarsa olsun tek tek her biri olmak ister çünkü onlar kahramandır; çünkü anlatılmaya değer öyküleri vardır. Öykü edinmenin, öykü kahramanı olmanın tek yolu yaşamaktır. Tolstoy, kahramanı için, “Ama yapacak bir şey yoktu şimdi. Düz kitap açacağını evirip çevirerek okumaya çalışıyordu.” derken, Anna’nın ne yapıp edip yaşayacağını biliriz. Değil midir ki Anna, başrolsüz romana adını veren kahramandır.

Anna’nın yaşama iştahını ifşa eden kırmızı çanta ve içinden çıkan İngiliz romanı, Anna’nın gerçeğiyle içredir. Bu gerçek, trenin sisli puslu, gürültülü, baskıcı, rahatsız edici ortamını andırır. Kırmızı çanta, tıpkı Anna’nın duyguları gibi, bu hayat gerçeğine tezat teşkil eden, ancak tüm bu atmosferi değiştiremeyen küçük bir parçasıdır. Kırmızı asıl grinin içinde kırmızıdır. Hiçbir rengin, hiçbir duygunun, hiçbir hayalin, süregiden kurulu düzeni tamamen yok etmeye gücü yetmez. Kısırdöngünün içinde sürekli var oluş mücadelesi verir. Tren yolcusu gibi. Aşık bir metres gibi. Kırmızı çanta, Anna’nın Anna olarak var olma mücadelesini yüklenmiştir.

Nasıl ki her şey içredir ve birbiriyle anlamlıdır; okurken Anna’nın kahramanlarına imrendiği İngiliz romanı da bir tür bıçak işlevi gören kitap açacağıyla bütünleşir. Soğuk, tehditkâr, keskin kitap açacağı olmaksızın, kitabın sayfalarını açıp, romanı okuyup, hayallere dalıp, roman kahramanı gibi yaşamak için yüreklenemez Anna. “Kitap açacağının ucunu pencerenin camında gezdirdi. Sonra düz, soğuk, yassı yanını yanağına koydu. Birden duyduğu nedensiz sevinçle az kaldı sesli sesli gülmeye başlayacaktı. Sinirlerinin vida gibi dönen birtakım sopacıklar üzerinde giderek daha çok gerildiğini hissediyordu. Gözlerinin giderek büyüdüğünü, el ve ayak parmaklarının sinirli sinirli titrediğini, bir şeyin soluk alıp vermesini güçleştirdiğini, bu sallanan yarı karanlıkta şekillerle seslerin onu aşırı parlaklıklarıyla şaşırttığını hissediyordu.”

Roman kahramanı özgürlüğünde yaşamanın ancak ölmekle mümkün olduğunu hissettirir çantadan birbiri peşisıra çıkan ve varlıkları birbirine muhtaç roman ve kitap açacağı. Gerçeğinden kaçıp saklandığı romanı okumak, Anna’yı iyice kendine sürüklemiştir. Romandaki soylu adamla yaşadığını düşlediğini fark edince önce utansa da hemen sonra “Neden utanacağım” diye düşünen Anna, kitabı bırakıp, “kitap açacağını avcunda bütün gücüyle” sıkar. Güzelliğin acısını duyar. Vronski’li anılarını yeniden yaşar. Canı öyle yanar ki içinden bir ses, “Sıcak, çok sıcak, yakıcı sıcak” der. Belli ki Anna, kendi kendine, Anna’nın öyküsünü düşünüyordur.

Öyküsünü düşündükçe kendisine ve etrafına yabancılaşır. Demek kahramanca yaşamak için kendisine bir İngiliz roman kahramanı kadar yabancılaşması, değişmesi şarttır. Kendi hayatının içinden hayalini kurduğu hayata dahil olup hayalini yaşayabilmesi için başka birinin rolüne bürünmesi elzemdir. Değişimin eşiğinde ruhu sıkışır. Trenin karmaşası işte yine sarmıştır Anna’yı. Önü alınamaz büyüklükte bir kırmızı ışık, Anna’nın gözlerini kamaştırır. Kırmızı çantasından çıkardıklarıyla yaşadığı duygu seli, istasyonun ışığına dönüşüp, bütün kırmızılığıyla Anna’nın karşısına dikilmiştir. Sanki onu uyarıyor, ona ‘sakın’ diyordur. Oysa bu yasakçı, bu hükümdar kırmızılık, Anna’nın başını döndürür. Aynada, hayal ettiği Anna’yı görmüş gibi olur bu kırmızı ışık karşısında. Uçuruma yuvarlanmanın zevkini duyar. Tren durur.

Anna kapıyı açar. Rüzgârın ıslığına ve delici tipiye bırakır kendini. Soğuk hava, içindeki yangını dayanılır, hatta tatlı kılar. Fırtına, Anna’ya saldırır. Karanlık, Anna’nın ruhuna siner. Düşleri depreşen Anna, Vronski’yle beraber olacağı gece göreceği rüyasındaki köylü adamı görür. Adam çekiçle demiri dövüyordur. Kitabın sesine dönüşen bu tüyler ürpertici metafora can veren köylü adam, cinsel arzunun gözlerini körleştirmesinin Anna’yı mahva sürükleyeceğini bağıra çağıra duyururken, Anna’nın ruhu duymuyordur. Çünkü o an hiçbir yerde olan Anna, yalnız olmadığını görür. Vronski, Anna’yı, özgürlüğünde yalnız bırakmamıştır. Anna’nın kahraman olmasına ramak kalmıştır.

Ne zaman ki Vronski, “Siz nerdeyseniz orda olmak için gittiğimi biliyorsunuz” der, o anda “rüzgâr, önündeki engelleri yıkmış gibi saldırdı, vagonun damındaki karları yere indirdi, kopmuş bir sav levhayı tıkırdattı”. Doğaya taşan aşklarının engel tanımayacak hüznü,

Anna ile Vronski’nin mutluluğudur artık. Bunu bildiği için gidebilir Anna. Ne de olsa, kahramanların öyküleri ancak gelgitleriyle özgünleşir. Kahramanlığına dair hiçbir şüphesi kalmayan Anna, Vronski’yi istasyonda bırakıp trene biner. Ona acı veren ruhsal gerilim, sevince, yakıp kavurucu bir heyecana dönüşmüştür.

Duyduğu kırmızı hazla kendinden geçip uykuya dalan Anna, gözlerini yeni bir dünyaya açar. Artık eski Anna değildir. Gözlerinden bellidir. Çok iyi bildiği Petersburg, kocası, hatta oğlu, gözüne çirkin gözükür. Dönüştüğü insan olarak yaşamanın tek yolu, hayatını yenilemesiydi. Ancak, eskiden sahip olduğu her şey, her tanım, her kişi, her görev öylesine büyüktür ki, Anna, kırmızı çantası gibi, küçücük ve iyiden iyiye kendi hayatına uyumsuz kalmıştır.

Son yolculuk

Roman asıl şimdi başlar. Anna’nın öyküsü, her zaman Anna Karenina’nın öyküsüdür. Vronski’yle ne güzellikler yaşarsa yaşasın, Anna, toplumca, evli bir annedir. Hiçbir zaman Anna olamayacaktır. Kitabın adı bunu en baştan söyler. Evet, Anna bir roman kahramanı olacaktır. Ancak Anna Karenina olarak kalmaya mahkum bir kahramandır o. Zaten, Kareninalığı Anna’nın kahraman olmasının en büyük parçasıdır. Çelişkileridir onu bunca inandırıcı, bunca kanlı canlı bir kadın olarak hissetmemizi sağlayan. Hiçbir zaman Anna olamamak, aslında hep yalnız olduğunu fark etmesiyle, altından kalkılamaz bir gerçek olarak dikilir Anna’nın karşısına. Yalnızlığı Anna’ya, Anna olarak kahraman olamayacağını tüm dobralığıyla yüzüne vurunca, Anna bir başka yolculuğa çıkar. Anna olarak yaşamanın tek yolu yaşamaya son vermektir.

Son yolculuğunu yine trenle yapacaktır. İstasyon öncesi yine Dolli’ye uğrayacaktır. Ruhu ve çantası daha da ağırlaşarak çıkar. Edebiyat tarihinin ilk bilinç akışını Tolstoy’un ustalığına teslim ederek bir iç muhasebeye girişir Anna. “Hissettiklerini başkalarına anlatabilir mi insan?” diye başlar fırtınalı, kan kırmızı denize benzer iç hesabına. Kendinden sorduğu bu hesapta dürüsttür kendine: “Kendim bile tanımıyorum kendimi. Fransızların dediği gibi, nelerden zevk aldığımı biliyorum yalnızca.” Bu gerçeği itiraf etmek, kendinden tiksinmesine neden olur. Dahası, karşısına çıkan her şeyden tiksinmeye başlar.

“Bir şey düşürmekten korkuyormuş gibi büyük bir dikkatle haç çıkararak” bir tüccarı görünce, bunun “birbirimizden, öfkeyle birbirine küfreden şu arabacılar gibi nefret ettiğimizi gizlemek için” olduğunu düşünür. Evine varır. “Küçük kırmızı yol çantasına birkaç gün yetecek eşyalarını yerleştirmeye” koyulur. Demek, ölmek aklında yoktur. Gitmektir Anna’nın yaptığı. Dönmemektir. “Boşuna gidiyorsunuz oralara. Kurtulamazsınız kendinizden.” sözünü işitmesiyle kendi kendini kandırdığını anlar. Vronski’yle olan ilişkilerini yargılar. Bunalımını anlamlandırmaya uğraşır. Suçu bir ona, bir kendisine, bir yaşama atar. Her şeyin arasında kalır. Treni yakalar.

Zest is gone

“Örtüsü bir zamanlar beyaz olan yaylı kanepeye oturdu. Çantası, yayların üzerinde hafiften zıpladıktan sonra kıpırtısız kaldı.” Tolstoy, bu ayrıntıyla Anna’nın bir zamanlar henüz kirlenmemiş hayallerini bir kez daha yaşamaya gücü kalmadığını söyler gibidir. Anna’ya tiksinti veren bir çift oturur karşısına. Adam, haç çıkarıverir. Tren sarsılır, uğuldar. Anna kendisine, “Gerçeği görünce ne yapmalı?” diye sorar. Anna dışında kimse, Anna’nın gerçeğini görememiştir. Bu yalnız bırakılmışlığı ilân etmek ihtiyacıyla, Anna’ya bakıp, üzerindeki dantel için “sahici” diyen genç kızları söz konusu edinir Tolstoy. Anna’nın hayali, hiçbir zaman gerçek olmamıştır. Anna aslında yaşayamamıştır. Gerçek, ruhunda tren gürültüsüyle, demiri döven adamın çıkardığı sesin sağır edici tizliğinde çırpınırken, “Tanrım, nereye gideceğim?” diye sorar Anna. Aklına, Vronski’yle istasyonda tanıştığı gün rayların altında ezilip ölen adam gelir. Bilip de bilmezden geldiğine emindir Anna. Sorusunun cevabı, “Tam orta yeri” dir.

Tiksindiği insanlar gibi haç çıkarır Anna. “Ortası tam önüne gelen birinci vagonun altına atmak istedi kendini. Ama kolundan çıkarmak istediği çanta oyaladı onu. Çantayı çıkardığında geç kalmıştı.” Anna’yı hep kendince yaşamaya yüreklendirmiş olan küçük kırmızı çantası, içinde biriken ağırlıklarıyla, Anna’nın yaşadıklarıyla, Anna’ya bir kez daha yaşama fırsatı tanır. “Tüm yaşamı geçmişte kalan aydınlık sevinçleriyle geldi gözünün önüne.” Ancak, Anna’ya keyif verebilecek bir gelecek kalmamıştır. Buna şehevi renkteki çantanın bile gücü yetmeyecektir. İçindeki tüm kırmızılık, onu ezip geçen bir tiksintiye dönüşmüştür. “Zest is gone” der Anna. Zevkler, yaşama arzusu gelip geçmiştir. İçinde biriken ağır bunaltıyla yaşayabileceği bir hayat kalmamıştır.

“Yaklaşmakta olan ikinci vagonun tekelerinden ayıramıyordu gözlerini. Tekerleklerin yeri tam önüne geldiği anda kırmızı çantasını yere atıp, başını, omuzları arasına çekip, yüzükoyun vagonun altına” atılan Anna, hemen kalkmaya, kurtulmaya davranır. Koca tren deviriverir onu. Kendi gerçeğiyle yaşamanın tam zamanıyken ölür Anna. Kırmızı, kan olur. Kan koyulaşır. Gerçeğin rengine dönüşür. Kırmızı çanta, rayların dibinde pıhtılaşmış bir göz yanılsamasıdır şimdi. Anna yoktur. Anna Karenina vardır. Bir de Anna kırmızısı...

www.cangurses.net, @can_grss

0
2236
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle