04 KASIM, SALI, 2014

Edebiyat Gardırobu III: Anna Kırmızısı 1

Kimi romanlarda başrol yoktur. Anna Karenina böyle romanlardandır. Halbuki adı Anna Karenina’dır. Çünkü romanın, Tolstoy’un sözcüsü niteliğindeki Levin dahil tüm karakterlerinin öykülerinin rengi, Anna’nın yanında sönük kalır. Okurun gözü, ilgisi, düşüncesi Anna’ya kayar. Çünkü Anna, ‘kırmızı’ bir insandır.

Edebiyat Gardırrobu'nda Can Gürses "Anna Kırmızısı"nı yazdı. Yazının ikinci bölümü de yarın sayfalarımızda...

Edebiyat Gardırobu III: Anna Kırmızısı 1

Kimi romanlarda başrol yoktur. Anna Karenina böyle romanlardandır. Halbuki adı Anna Karenina’dır. Çünkü romanın, Tolstoy’un sözcüsü niteliğindeki Levin dahil tüm karakterlerinin öykülerinin rengi, Anna’nın yanında sönük kalır. Okurun gözü, ilgisi, düşüncesi Anna’ya kayar. Çünkü Anna, ‘kırmızı’ bir insandır.

Anna’nın kırmızılığı, gönlünce yaşamak isterken yaşayamadıklarının eseridir. Ancak bu kırmızılık, yaşayamamayı sindiremeyecek kadar kırmızıdır. Anna’nın hayatının koyu gerçekleri, Anna’nın parlak kırmızılığını gölgeler. Anna’nın küçük kırmızı çantası, Anna’nın gölgede kalmış gerçeğiyle ağzına kadar doludur. Çantanın küçük olması, kırmızı olmasını engelleyemez. Cesareti, canlılığı, isyanı, tutkusu, kırılganlığı, öfkesi, kadınlığı, hezeyanları, beklentileri, hayalleri, o küçücük kırmızı çantaya tıkıştırılmıştır.

Küçük kırmızı çanta, beyaz manto ya da pembe erkek şapkası gibi başrolü kapmamıştır. Çantanın ait olduğu romanda, dediğimiz gibi, başrol yoktur. Tolstoy, tüm kahramanları ve tüm roman detayları için hiyerarşik bir düzen kurmaktansa, hepsine ancak birbirlerine anlam katmak şartıyla küçük küçük roller dağıtmıştır. Küçük kırmızı çanta, rolünü en etkileyici oynayan figürandır. Az gözükür. Ancak gözüktüğü sahneler, romanın en can alıcı sahneleridir. O sahnelerde başlar Anna’nın öyküsü ve o sahnelerde biter.

Trende geçer bu kıpkırmızı sahneler. Romandan trenler uğul uğul geçer. Trenleri olmasaydı, Anna Karenina, Anna Karenina olmazdı. İstasyonlar, romanın tüm kahramanlarını, anlamlarını, sırlarını ayrı düşürüp birleştirdiği ve hep tekrar ayrı düşürdüğü gibi, kahramanları da, özellikle de Anna’yı, önce kendine düşürür, sonra kendisiyle hemhal eder, sonra hayale düşürür, daha sonra gerçeklerle birleştirir ve sonunda birden hayattan ayrı düşürür. Yolculuğa çıkan, artık kendisi değildir.

Yol çantası

Tren yolculuklarında Anna’nın yanına aldığı tek şey, küçük kırmızı çantasıdır. Öyle ki, ilk kez ortaya çıktıktan ancak, roman takvimine göre 790 sayfaya tekabül eden dört buçuk yıl sonra, romanın sonunda, yeniden okurun karşısına çıkan küçük kırmızı çantayı, Anna’nın “yol çantası” diyerek hatırlatır Tolstoy. Küçük kırmızı çantanın nefes kesen performansının niye böylesine hayati olduğunu, trenlerin seslerini ve çantanın içindeki diğer nesnelerin ağırlığını açıklamadan anlamaya kalkışmak, Tolstoy’un, roman yazarlığının ilkesi bellediği içsel bütünlüğe saygısızlık olur.

Anna’nın öyküsünde dönüm noktası olan iki tren yolculuğunun arifesinde beliriverir bu küçük kırmızı çanta. Abisiyle karısı Dolli’nin arasını yapıp, evliliklerini kurtarmak için geldiği Moskova’da ilk görüşte aşık olduğu Vronski’den kaçmak, evine, ailesine geri dönmek üzere hazırlanırken, bastırdığı duygularını ilk kez ifşa eden bir patlama yaşar Anna. Dolli’nin karşısında gözleri dolup dolup taşar. Üzerine kapanıp ağladığı şey olarak tanışırız küçük kırmızı çantayla. Daha ilk bakışta biliriz ki içinde bulunduğu her sahneye rengini yayacaktır bu küçümen çanta.

“Tuhaf değil, kötüyüm. Bazen olurum böyle. Ağlamak istiyorum. Çok aptalca bir şey bu. Ama geçer” derken yüzü, “kıpkırmızı” kesilir Anna’nın. Pişmandır. Dolli’yse, Anna’ya minnettardır. “Ne mutlu sana. Ruhun tertemiz, apaydınlık” der. Kendiyle mücadele halindeki Anna, Dolli’nin bu yüceltici sözlerine karşı çıkar: “İngilizlerin dediği gibi herkesin ruhunda kendi skelton’u (gizli derdi) vardır”. Anna’nın yetinmek istemediği gerçeğini farklılaştırmak için sık başvurduğu şeydir İngilizce veya Fransızca düşünmek, düş görmek ve düşlemek. 

Tolstoy’un, Turgenyev’e yazdığı mektuptan öğrendiğimiz üzere, Tolstoy, trenle ithal edilen pahalı eşyaların ahlakı bozduğunu iddia eder. Tolstoy’un trenlerden nasıl da haz etmediğini yine bu

mektuplardan biliriz. Aşkta bir fahişe neyse trende bir yolcu da öyledir Tolstoy’un nazarında. Ancak Tolstoy, toplum gibi Anna’yı yargılamaz; Anna’nın ruhunu okumamızı, onu anlamaya çalışmamızı sağlar. Demek, Anna’nın yabancı dilde konuşup düşünmesi, trenlerle ülkeye gelen, ruhu kirleten lüks metalar gibi ithal bir düşünme biçimidir. Kendisini, özü dışında bir dilin duygusu ve bakışıyla ifade etmek, Anna’nın kendine olan yabancılığını vurgulamak için Tolstoy’un incelikle vurguladığı bir ayrıntıdır. Kim bilir, belki bu kırmızı çanta da, ülke dışından ithal edilen pahalı eşyalardan biridir. 

Anna, kendisine acı veren gizli derdini Dolli’yle paylaşırken, “kulaklarına, ensesindeki siyah bukle saçlarının dibine kadar kızarır”. Anna hem utanıyordur hem de utanacak bir şey yapmadığını bilmek isteğiyle kendine sahip çıkıyordur: “Doğrusu suçlu değilim. Ya da belki biraz suçluyum.” ‘Biraz’ sözcüğü Anna’yı ele verse de, Anna, günahkarlığa teslim olamaz. Suçsuzluğu konusunda kendisinden bir an bile kuşku duymadığını söylese de, yazarın araladığı duygularına

bakılacak olursa, Anna, “Yalnızca kendinden kuşku duymuyor, Vronski’yi düşününce heyecanlandığını da hissediyordu.” Heyecanına kapılıp, “Belki de ben, istemeden” deyiverir Dolli’ye ama derhal kızararak susar.

Patiska mendiller

Yüz kızartıcı bu suç, yüzüne al basan bir sevinç kaynağına dönüşüverir Anna’nın. Duyguları arasında gidip gelir. Dolli, Anna’ya şefkat ve sevgiyle karşılık verince, “Niçin seversin beni bilmem” derken yine kendisiyle didişiyordur Anna. Dolli, “Beni anladın, anlıyorsun da. Yolun açık olsun” diyerek uğurlar Anna’yı. Dolli’nin kastettiği yol, Anna’nın yeni hayatına açılacaktır. Dolli de Anna da bunu biliyor ancak bilmezden geliyordur. Anna, yola küçük kırmızı çantasıyla çıkar.

Dolli, Anna’nın kendisini anladığı gibi Anna’yı anlamayacaktır. Anna’yla Dolli’nin mutsuz evlilik kaderdaşı oldukları doğrudur; ancak Dolli, mutlu olmak için hayatını değiştirme cesaretinden yoksundur. Dolli, düzeninin bozulmasını değil, onarılmasını istemiştir. Anna ise düzenini kendi elleriyle bozup, onarılamayacak bir aşka kapılmayı arzu eder. Gelecekteki gözyaşlarından haberdarmışçasına çantasının içine patiska mendillerini dizip, hazır eder. Diğer eşyaları da kırmızı çantasının içinde durmuş, sabırsızlıkla, Anna’nın kendisiyle baş başa kalacağı tren yolculuğunda, Anna’yı, arzularını yaşamaya kışkırtmak niyetiyle bekliyordur.

Trene bindiğinde, evine, ailesine döneceği için “Tanrıya şükürler olsun” diyerek kendini kandırır Anna. Telaşlılığı ironisini açık ederken, Anna, ait olduğu sınıfın görgü kurallarınca edepli bir anne edasıyla, “küçük becerikli elleriyle kırmızı çantasını açıp kapadı, yastığı alıp dizlerinin üstüne koydu, bacaklarını dikkatlice örtüp” oturur. Yalnızca edeplilik timsali yastığını değil, küçük kırmızı çantasını da, bir hanımefendinin eline yakışır zarafet ve şıklıkta hayal eder okur. Oysa rengi, çantanın biçiminin, ait olduğu sınıfsal anlamı alaşağı etmeye hazırdır. Çantanın kırmızısı, Anna’nın fütursuzca yaşama iddiasıdır. Bu bahsin sonunda kazanan da kaybeden de Anna olacaktır.

Sürekli hareket halindeki trende Anna’nın aidiyetsizliği perçinlenir. Yolcu olma duygusu, Anna’yı özgürleştirir. Üzerinden tanımlanacağı değişmez bir eş, bir çocuk, bir kurum, bir sistem, bir ülke yoktur trende. Yolculuk boyunca Anna, saf Anna’dır. Kendi kendisiyle kalmak sıkıntılarını biledikçe arzuları büyür. Tren yolculuğu sırasınca Anna’nın üzerinden tanımlandığı tek gerçekliği, küçük kırmızı çantasıdır. Anna’nın gerçeğini canlı tutan çelişkileri, bu çantada gizlidir. Kompartımanda, ruhundaki gizli dertle baş başa kalan Anna, kendinden kaçmak için çantasını açar.

www.cangurses.net, @can_grss

0
1844
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle