24 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2014

Ebru Ojen ile söyleşi

Okula ilk başladığım zaman ne kadar sıkıcı bir yer diye düşünmüştüm. Okulun etrafında çok büyük dağlar vardı. O dağlara tırmanmayı denemek yerine  bu kadar çocukla birlikte dört duvar arasında sıkışmış olmayı aklım bir türlü almıyordu. Neyse ki sonunda bize yazı yazmayı öğretti babam.

Olcay Özmen, Ebru Ojen ile söyleşti...

Ebru Ojen ile söyleşi

Olcay Özmen: Yazmaya başladığınız zamanı hatırlıyor musunuz? İlk yazı denemeleriniz hangi türde olmuştu? Ve Ebru Ojen kim?

Ebru Ojen: Okula ilk başladığım zaman ne kadar sıkıcı bir yer diye düşünmüştüm. Okulun etrafında çok büyük dağlar vardı. O dağlara tırmanmayı denemek yerine  bu kadar çocukla birlikte dört duvar arasında sıkışmış olmayı aklım bir türlü almıyordu. Neyse ki sonunda bize yazı yazmayı öğretti babam. O benim ilkokul öğretmenimdi.  O andan itibaren gizli ve kurnazca bir plan kurdum. Yazmayı öğrenene kadar o aptal yerde duracak, daha sonra dağlara tırmanacaktım. Yazmayı öğrendiğim günü çok iyi hatırlıyorum. Bir defterim vardı ve ilk yazma alıştırmaları olan çizgi çalışmalarıyla bir hikaye yazdım. Bu hikayeyi benim dışımda kimsenin anlamasının imkanı yoktu. Çünkü bu hikaye tamamen çizgilerden oluşuyordu ve kesinlikle bir resim de değildi. Hikayem çok karamsar ve acı doluydu. O zamanlar, bu şimdi de değişmiş sayılmaz; dünyanın bütün acısını tanrının bana yüklemiş olduğunu düşünüyordum ve bu yüzden gerçek ve derin bir acı çekiyordum. Hikayem tam da bununla ilgiliydi. Sonu da tam benim istediğim gibi intiharla bitiyordu. Hissettiğim şeyleri yazmak beni çok heyecanlandırmış içimi biraz olsun ferahlatmıştı. O zamanlardan itibaren yazmak benim için herkesten, okuldan, ailemden ve tüm dünyadan kaçmanın en rahatlatıcı yolu oldu. Hala da öyledir.

İlk yazı denemelerim genelde bir şeyleri  sorgulama şeklinde olmuştu. İlgimi çeken her hangi bir konu ile ilgili bir kağıda kendim için bir soru yazardım. Mesela neden buradayım? Bu soruları önce sayfalarca cevaplar sonra da bunun üzerine bir öykü yazarak işi sonlandırmış olurdum. Aslında her türde yazı yazdım. Ama daha çok öykü hoşuma gitmiştir benim. Önceleri öyleydi doğrusu. Şimdi ise en zevkli ve en uzun süreli kaçış denemesi roman bence.

Olcay Özmen: İnsanların, gençlerin, tırnak içindeki daha aklı başındaki işler uğruna didindiği bir dönemde öykücü olmak, roman yazmak nasıl bir yaşayışın, duyuşun sonunda karşınıza çıktı. Bu durum sizi korkutmuyor mu, ‘geleceğiniz’ için ne düşünüyorsunuz?

Ebru Ojen: Daha aklı başında insanlar daha aklı başında  hayatlar yaşıyorlar ve bu onların garantili bir yaşam sürmesini sağlıyor. Ne güzel... Benim hayatım hiç bir zaman öyle olmadı. Bunu elbette ben istemedim, beni tanrı lanetledi. Ciğerlerimde hep yaşama acısını hissettim ve aklı başında bir insan gibi her şeyi yoluna koymak yerine batırmayı, mahvetmeyi ve yazmayı tercih ettim. Böyle yaparsanız işiniz zorlaşır. Neyse ki beni kendi elleriyle lanetlemiş olan Allah'tan bile korkmadığım için böyle yaşamak beni hiç tedirgin etmedi. Ama yine de çok zevkli bir hayat değil.

Geleceğim için hiç bir şey düşünmüyorum. Gelecekte bundan farklı ne olabilir ki. İyi şeyler düşünen steril manyaklardan nefret ederim. Ben öyle değilim. Geleceğimin de dünyanın geleceğinden daha iyi olacağına inanmıyorum. İyi hayatlar süren zavallılar gelecekleri konusunda umutlu olabilirler. Ben, yeryüzünde savaşlar sürerken,

insanlar iktidarların hırsları uğruna öldürülürken iyi bir gelecek hayali peşinde koşamam. Bu, ruhumu aşağılamak dışında bir işe yaramaz.

Olcay Özmen: Öykünün / hikâyenin kalıcılığı sizce nerde, hangi gizde aranmalı? Ya da bir giz aranmalı mı?

Ebru Ojen: Öykünün kalıcılığı konusunda hiç bir şey düşünmedim bugüne kadar. Ama şu anda düşünmüş gibi yaparsam, öykü ya da başka bir tür kalıcı olsa ne yazar. Sonuçta her şey, ben de başlar ve ben de biter. Ben geberip gittikten sonra yazdıklarım kalmış ya da başka bir şey olmuş ne fark eder. Bana soracak olursan ben hep şöyle düşünürüm; yaz gitsin, üstüne düşünmenin bir anlamı yok. O zaman sana yazar ya da sanatçı gibi saçma sapan şeyler söylerler. Ne aşağılık laflar.

Olcay Özmen: Biraz da yazma ritüelleri üzerinden gidelim. Yazmanın size göre bir zamanı var mıdır? Günü hangi saatlerinde daha rahat yazabiliyorsunuz? Mekân fark ediyor mu? Elle mi yazarsınız, klavye ile mi? Yazarken ‘uyarıcı’lara (tütün, alkol, çay, su vb.) ihtiyaç duyar mısınız? Olmazsa olmazlarınız var mıdır?

Ebru Ojen: Sabahın çok erken saatlerinde yazmayı tercih ediyorum. Mesela saat 5-6 gibi yazmaya oturmak benim için daha iyi oluyor. Herkes mal gibi uyurken ben doğru düzgün bir şey yapıyorum diyorum içimden. Yazarken benim için en önemli şey etrafımın dağınık ve kirli olmaması. İki şey beni benden alır ve sinirlerimi alt üst eder: Dağınık bir yer ve pis bir masa. Her şey düzenli ve yerli yerinde olmalı. Gürültüyü de sevmem ayrıca. Aslında zevzek konuşmalar duyuyorken yazı yazamam. Sessizlik kafamı açar. Kahve sigara gibi şeyler de içmem yazarken.

Olcay Özmen: Hayatınıza etki eden, uykularınızı kaçıran, yürüyüşünüzü değiştiren üç kitap ve üç film adı verebilir misiniz?

Ebru Ojen: Hayatıma etki eden uykularımı kaçıran bir kitap yahut film olmadı. Ama beni çok şaşırtan ve ilgilendiren kitaplar ve yönetmenler olmuştur. Okumaya ve izlemeye çok geç yaşta başladığım için kafam çok çalışmayabilir şu anda, ama bir iki örnek verebilirim: Fernando Pessoa, Kafka, Ahmet Güntan, Bronte Kardeşler, Cervantes, Dostoyevski beni çok çok ilgilendirmiştir hep. Yeni yazarları, kendim de dahil olmak üzere pek heyecan verici bulmam.

Yönetmenlere gelince; Dardenne Kardeşler, Corneliu Porumboi, Kiarostami, Majid Macidi, Kurosova, Weerasethakul, Carlos Reygadas, İnaritu, Ulrich Seidl’ı çok çok severim. Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Teşekkür ederim.

Ebru Ojen, 1981, Malatya doğumlu. İlk romanı Aşı, Edebi Şeyler Yayınevi'nden yayımlandı.

0
1484
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle