11 MAYIS, PERŞEMBE, 2017

“Duyduğum Farklı Dilleri Artık Duymuyorum”

İkiye bölünmüş topraklar ile ayrı düşmüş kardeşlerin, parçalanma ve kavuşma öyküsünün anlatıldığı Yaz Sıcağı isimli romanı, yazarı Defne Suman ile konuştuk.

“Duyduğum Farklı Dilleri Artık Duymuyorum”

Yaz Sıcağı üçüncü romanınız. Yazarlık serüveniniz içinde bu kitabınızın yeri neresi olur?

Yaz Sıcağı benim üçüncü romanım olmasına rağmen hem yazarken hem de okurla buluşması sırasında duyduğum heyecan ilk romanda duyduğum coşkuya eşdeğerdi. Hatta belki daha bile fazla! Ben bir dünya kurdum. O dünyadaki kişilerle tanıştım. Onları sevdim. Kitap yayımlandıktan sonra o dünyada başka insanların da gezineceğini düşündükçe içim içime sığmaz oldu. Zaten sabırsız bir tabiatım var. Bir an önce okunsun, okurlar bana yazsın, hislerini paylaşsınlar istiyorum. Bu açıdan bir ilk roman coşkusu içindeyim. Öte yandan Yaz Sıcağı beni edebi olarak en çok uğraştıran romanım oldu. Karakterlerin inşası, kurgunun tutarlılığı ve ana eksen etrafında beliren hikâyelerin bütüne aidiyeti hakkında çok çalıştım. Emanet Zaman’ı yazarken yaptığım gibi tarihsel ve toplumsal araştırmalar da yürüttüm. Ayrıntıların gerçekliği benim için çok önemli çünkü. Mümkün olduğunca farklı pencereden tarihin belli bir dönemine bakmaya çalıştım. Amacım sadece çarpıcı ve sürükleyici bir hikaâye yazmak değildi. Edebiyat dünyasına yenilik katacak ve orada tutunacak bir metin üretmek gayesini de güttüm bu kitapta. Kendi kalemim açısından bakacak olursak gençlikten olgunlaşmaya geçişin romanıdır diyebilirim Yaz Sıcağı için. 

Kitabın ana karakteri Melike modern ve güçlü bir şehirli kadın. Kendi kaderini çizen güçlü bir kadın karakteri özellikle öne çıkarmak istediniz mi?

Evet. Demin de söylediğim gibi Türk edebiyatında iz bırakmak gibi bir gayem vardı yazarken. Melike gibi bir karakterin başka metinlerde karşımıza çıkmadığını düşünüyorum. Türk edebiyatında güçlü kadın karakterler var elbette. Bihter var, Feride, Handan, Aysel, Dirmit var. Yazarken bir gözüm onlardaydı  tabii ama onlar yirmi birinci yüzyıl kadını değiller. Modern hayatın içinde kendini kurcalayan bir Türk kadın karakteri ile ben edebiyatımızda fazla karşılaşmıyorum. Alıştığımız -belki de artık klişeleşmiş- Batılılaşma projesinin tanımladığı kadını ve onun açmazlarını artık kanıksamış, bir anlamda aşmış ve yeni meselelerle karşımıza çıkan, kendini didikleyen bir kadın karakteri yaratmak istedim. Yaşadığımız çağda, bir yandan bireysel seçimler yaparken bir yandan da toplumun o bireyselliğe verdiği tepki ve uyguladığı baskı ile uğraşmamız gerekiyor. Evet, kadının çalışması, boşanması, kamusal alandaki görünürlüğü hakkında eskisi kadar konuşmuyoruz belki ama bu alanlardaki sorunlar bitmedi, sadece farklı baskı modellerine evirildi. Modern hayatın içinde kadının birey olarak varlığını koruması ve seçimlerini savunması gündelik bir mücadeleye dönüştü ama bu mücadele üzerinde çok da oturup düşünmüyoruz. Melike’nin cinsel özgürlüğü ile çocuk sahibi olmamak gibi kararları ve aşk ile sadakatsizlik konularında girdiği açmazları aslında şehirli kadınların sık sık aklına düşen ama hâlâ masaya yatırılmayacak kadar tabu konular olduğu için çabucak geçiştirilen meseleler. Kitabın yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra bana gelen okur mektuplarının hemen hepsi genç şehirli kadınlar tarafından yazılmıştı ve Melike’de kendilerini bulduklarını söylüyorlardı. Bu, edebiyatta Melike’lere ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha hatırlattı bana. 

Romanda Melike karakteri üzerinden sadece modern bir kadın olmayı değil, anneliği, aile olmayı sorguluyorsunuz. Kayıp baba figürü üzerinden babalığı da elbette. Modern aile sizce zor bir birim mi? 

Geleneksel rollerin köklü bir dönüşüme girdiği çağımızda ailenin eski işlevini yitirdiğini düşünüyorum. Bunda elbette kadınların kendi istekleri doğrultusunda ya da maddi mecburiyet sebebiyle iş hayatına katılmalarının büyük etkisi var. Ancak günlük hayatta değişim çok hızlı yaşanırken, zihniyetlerin dönüşümü bir kaç nesil alıyor. Modern kadın elbette üniversiteyi bitirip bir iş sahibi olacağını varsayarak hayatını kurguluyor. Bu noktaya kadar –en azından kendi hayatının dizginlerini elinde tutmak konusunda- modern bir erkeğin bireyselliğine sahip. Evlendikten sonra ise ev işleri ile çocuk bakımı büyük ölçüde kadının sırtına yükleniyor. Maddi olarak karı ve koca hane ekonomisine eşit miktarda katkıda bulunsalar bile kadının evi döndürmek ve çocukları yetiştirmek için harcadığı emek erkeğinkinin bir kaç misli oluyor. Böyle bir denklemde modern ailenin bir kurum olarak krize girmemesi imkansız gibi geliyor bana. Modern kadını sadece annelik ve domestik meşguliyetler doyurmuyor artık. Zihnen de tatmin olmak, yaratıcılıkları ile topluma dahil olmak istiyorlar. Güçleri ve zamanları da böyle bir tatmini mümkün kılmadığında da ciddi bir bunalımla karşılaşıyorlar. Sadece kadınlar için değil, erkekler için de geçerli elbette bu söylediğim. Yaz Sıcağı’nda Melike’nin annesi Gülbahar’ın “evlilik insanı daracık bir nüshasına mahkum ediyor,” derken kastettiği de bu tür bir bunalım aslında. Melike ile Sinan çocuksuzluğu seçerek bir bakıma bu bunalıma engel olmaya çalışıyorlar ama açılan boşluğu yaratıcı bir faaliyet ile doldurmadıkları için mutsuzlar, tatminsizlik yakalarını bir türlü bırakmıyor. Ta ki kendileri ile yüzleşene kadar...

Romanda mekânlar/semtler son derece canlı. Galata, Fener, Balat, Büyükada, Kaleköy, Kıbrıs… Yazmadan önce bu yerleri “alıcı gözle” geziyor musunuz?

Ben genelde çok geziyorum. Bunu hem seyahat anlamında söylüyorum hem de şehirde gezmek olarak. Ortaokul yıllarımdan beri İstanbul’da tek başıma dolanırım. Son durağının adını bile bilmediğim otobüslere binip yeni mahalleler keşfederim. Sokaklarına dalıp ayaklarıma kara sular inene kadar yürürüm. İstanbul’da yaşadığım zamanların hemen hemen her gününde tek başıma çıkar hiç işim olmadığı halde uzak bir mahalleye gider, dolanırım. Özellikle sur için İstanbul’a bir kapıdan girip diğerinden çıkmayı, karşıma çıkan eski kiliselerin, ayazmaların kapısını çalmayı severim. Bir metin yazmaya oturduğumda da bilincimin süzgecinden bu mahallelerden biri çıkar gelir. Az bildiğim yerlerden başlamayı severim. Bu bana orayı gidip tanıma imkanı verir. Yaz Sıcağı’nın başladığı Fener ve Balat tepelerini bu metin sayesinde karış karış öğrendim. Eğrikapı ve civarına ilk defa Melike seviyor diye gittim. Petro ile kalacakları bir otel ararken Kariye Müzesi civarını karış karış dolandım. (Dediğim gibi ayrıntıların gerçekliği konusunda takıntılıyım.) O kadar çok gezdim ki sonunda mahalleli beni tanıdı. Bu sayede evlere girip, içlerini, eşyalarını, tahmin edemeyeceğiniz güzellikteki arka bahçelerini gördüm. Kimi ev sakinleri bana çay, kahve ve hatta bahçedeki ağaçlardan toplanmış eriklerden yapılma şıra bile ikram ettiler. Bir günün tamamını Edirnekapı’daki Rum Mezarlığı’nda geçirdim. Işığıyla, ıhlamur ağaçlarıyla, unutulmuş mermer melekleri ile büyülü bir yerdi. Kıbrıs’ı hiç bilmiyordum. Daha önce gitmemiştim. Hikâyenin beni oraya götüreceği belli olunca ben de kalktım Kıbrıs’a uçtum, günlerce adanın her bir köşesini dolaştım. İnsanlarla konuştum, meydanlarda kurulmuş kahvelerde oturup yazdım. Tuhaf bir şekilde gezdiğim yerlerin tam da hayal ettiğim gibi ve hatta çoktan yazdığım bölümlerdeki sahnelerde betimlediğim gibi olduğunu görüp, şaşırdım. 

Yaz Sıcağı modern bir hikâye olmakla beraber Türkiye tarihinin mübadele, Kıbrıs çıkartması gibi önemli dönüm noktalarına da uğruyor. Roman kurgularınızda tarihi vazgeçilmez görüyor musunuz?

Ben tarihi sadece kurguda değil hayatta vazgeçilmez görüyorum. Ben kendimi ne denli bağımsız bir birey olarak görsem de aslında üç, dört, beş kuşak önce aile büyüklerimin başından geçenler bugün benim bulunduğum yeri belirledi, bunu aklımdan çıkartmıyorum. Yeni tanıştığım insanların anne-baba hikâyelerini de çok merak ederim bu yüzden. Eğer hayatlarımızı bir Marquez hikâyesi gibi okuma fırsatımız olabilseydi, varlığımızın ve benliğimizin nasıl da başka insanların kararları veya mecburiyetleri yüzünden oluştuğunu açıkça görebilirdik. Bu sebeple, bir karakter yaratırken onun ninesini ya da dedesini düşünmeden hikayeye başlayamıyorum. Zaten karakter kafamda az bir şey belirmeye yüz tutunca hemen bir tablo hazırlıyorum. Doğum yeri ve tarihi, ilk okulu, lisesi, çocukken yaşadığı sokağın adı, yaz tatilleri, ilk aşkı, en sevdiği yemek, hastalıkları, fobileri, hepsini bir bir yazıyorum. Hikâyede hiç geçmeyecek ayrıntıları bile. Bu arada ana babasına, oradan da üst kuşaklara geçiyorum. Nineye, dedeye uzanınca hikâye ister istemez tarihe dokunuyor. Tarih ise kaynayan bir kazan. Kapağını bir defa kaldırıp, içine bakınca bir daha kaldığım yerden devam etmek mümkün olmuyor. Ben şahsen yazar olarak zaten o kapağı yerine de bırakmak istemiyorum. Bir hikâyeyi besleyen çatışmalar, kayıplar, kuşaktan kuşağa aktarılan yanılgılar hep o kazanın içinde. Elimde işleyecek böyle zengin bir kumaş varken, onu kullanıyorum elbette.

Yaz Sıcağı, Emanet Zaman gibi “kayıp”lara dair bir roman olarak okunabilir mi? Yaz Sıcağı’nda Balat, Büyükada, Kıbrıs sanki hepsi birer kayıp dünyayı simgeliyor. Çokkültürlülüğün kaybı, karakterlerin kişisel kayıplarıyla el ele mi gidiyor sizin için?

Ben doğduğumuz tarih diliminde dünyada olup bitenlerin kaderimiz kadar karakterimizi de belirlediğine inanıyorum. Bu bakımdan evet, kişisel kayıplar daima toplumsal kayıplarla el ele gidecektir. Kendi benliğimde duyduğum eksilme, azalma hissi sadece bana has olmasa gerek. Çocukken Büyükada’da duyduğum farklı dilleri artık duymuyorum. Oysa biz balkonda kahvaltı ederken komşu bahçelerden Rumca, Ermenice, Ladino konuşmalardan duyardım. Lisedeyken oynayacağımız tiyatro oyunu için kostüm bakmaya Beyoğlu’na çıktığımda bir Rum bir madamın şapkacı dükkanında bulmuştum kendimi. O yetmiş yaşlarındaydı, ben on altı. Beni aynanın önüne oturtup bir sürü şapkayı takıp çıkartmıştı başıma. Bir yandan da eski günleri anlatmıştı. Kendisi Kurtuluş’ta fakir bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Sonra Musevi bir oğlana aşık olmuş. Aileler kıyametleri kopartmışlar ama bunlar evlenmiş. Ben birine aşık mıymışım? Başka bir dünyaya, başka bir zamana düşmüş gibi hissetmiştim kendimi. Yüreğim genişlemişti. Hayal gücümün ufukları da öyle. Bugün Beyoğlu’nda böyle bir dükkan da, bir Rum madam da bulamazsınız. Günlük hayat tecrübemiz sığlaşıp, tek tipe indikçe yüreklerimiz de daralıyor, tahammül sınırlarımız daralıyor, zihinlerimiz esnekliğini kaybediyor. Çokkültürlülüğün kaybı bizi daha eksik insanlara dönüştürüyor. 

Emanet Zaman ve Yaz Sıcağı’ndan sonra bizi nasıl bir roman bekliyor?

O benim için de sürpriz olacak doğrusu! Şimdilik bir şeyler yazmaya başladım ama karakterlerin belirmesi, bana açılmaları ve metnin esas meselesinin ne olacağı konusunda henüz bir fikrim yok. Bir yandan da daha önce denemediğim bir teknik denemek istiyorum. Üçüncü tekil anlatıcı ya da her bölümün bir başka roman kişisi tarafından anlatılması gibi. Bir de öykü yazmak istiyorum. Öyküyü romandan daha yüksek bir yere koyuyorum sanırım. Bana yazması çok zor geldiği için belki de. Şimdilik aklımda hayal meyal beliren kapıları çalıyorum birer, birer!

Defne Suman 1974 yılında İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yüksek Lisans tezinden çıkan makalesi “Feminizm, İslam ve Kamusal Alan” İslam’ın Yeni Kamusal Yüzleri adlı kitapta yayınlandı. 2007 yılında açtığı bloğu “İnsanlık Hali” Türkiye’de ve dünyada çok sayıda okurun düzenli olarak ziyaret ettiği bir site haline geldi. Seyahat günlükleriyle denemelerinden oluşan Mavi Orman 2011 yılında, ilk romanı Saklambaç 2014 yılında, Emanet Zaman ise 2016’da basıldı. Halen Atina ile İstanbul arasında gelip giderek yaşıyor; roman ve modern toplumda yaşayan insanın psikolojisini araştıran yazılarını yazmayı sürdürüyor.

0
3742
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle