12 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2015

Dünyaya Küsen İpekli Mendil

İpekten bir duygunun öyküsüdür İpekli Mendil. Eşsiz Sait Faik’in daha ilk öyküsüdür. Böylesi basit, insani ve naif bir öykü, ay ışığını bile kanatır. Canı acıyan ay, kozasına çekilir. İpek fabrikasının sesleri, kuru gürültücü bir karanlık olup çöker üstümüze. Işıksız kalırız. Bir yerlerde bir kelebek ölür. Bir hüzün doğar. Bir ipek böceği, bizim sevdalı delikanlı gibi canını feda edip, ipeğe dönüşüverir.

Can Gürses, “Edebiyat Gardırobu” yazı dizimizde yazdı…

Dünyaya Küsen İpekli Mendil

Edebiyat gardırobunun en naif, en küçük ve en mahcup kahramanı, Sait Faik’in kendi elleriyle ve can Türkçesiyle dokuduğu ipekli mendildir. İpekli Mendil öyküsüne adını, zarafetini ve çarpıcılığını veren, binlerce fabrika işçisinin bin bir emekle ürettiği ipekli mendil, önünde sonunda zenginlere yâr olacaktır. Siz öyle sanın; yâri ipekli mendil isteyen gözü kara delikanlı, ipekli mendili, ama öyle ama böyle fabrikadan kaçıracaktır.

Öyküyü başlatan ay ışığıdır: “İpek fabrikasının geniş cephesi, ayla ışıldadı.” Ay, ışığını öykünün ve okurun üzerinden çekmeden anlatıcı susmayacaktır. Bir gece öyküsüdür anlatacağı. Çünkü hırsızlar ve gerçekler, geceleri çıkar ortaya. “Nereye gideceği meçhul adımlarla” ilerleyen anlatıcı, tipik bir Sait Faik kişisidir; işçidir, içlidir. Aceleci kalabalık onu “Bursa’ya daha böylesi gelmemiş” Cambaz’ı seyretmeye çağırır, “Herkes gidiyor” der. Herkesle gitmektense kendiyle kalır anlatıcı. Öyküye bahane olur. 

Mendil Kadar Küçümen Hırsız

“Biraz oturdum, bir sigara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. ‘Ne etsem’ dedim. Kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fabrikaya dolaşmaya çıktım. Kızların çalıştığı kozahâneyi geçer geçmez bir pıtırdı işittim.” Tomurcuklanan, pıtırdayan, açılıveren bir çiçek gibi kırılgan ve tutkulu bir şeydir işittiği. Öyle ya, hırsızların en masumundan çıkmıştır ses. Sesin ilk görünen yanı “fenerin gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak”tır. Çıplak ayaklarının sesi gibi, sahibi de şıp diye yakalanır.

Göz göze geldiğimiz o ilk bakışta, bu yeniyetme hırsızdan korkacağımıza, onu sevesimiz gelir: “Ay, bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl. Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım.” Hırsızın ufarak elleri, ışıltılı gözleri, en çok da mendil kadar küçümenliği, yalnız anlatıcının nazarında değil bizim de nazarımızda, onu temize çıkarıverir. Hele küçücük çakısıyla anlatıcıya hücum edince, iyiden iyiye gülümseyesimiz gelir.

Anlatıcının öfkesi bile sevgi doludur: “Ve çapkın, beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve gene aynı sıfatlı bir iki sigara kâğıdı, temizce bir mendil buldum.” Mendil, karşımıza ilk defa hırsızın cebinden çıkar. Anlatıcının kanayan eline geçmiştir mendil: “Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de iki kalın sigara sardık, ahbapça konuştuk.” Yırtılan ipek mendille, herhalde delikanlının yüreğindeki ümitler, kurduğu hayaller lime lime olmuştur. Aldırış etmez görünür. Ne de olsa yapacağını bir kez kafasına koymuştur. 

Asıl Cambaz

Anlatıcının şefkati, her sözcüğünde bize de sirayet eder. Şefkatimizin boynu aşkın karşısında inceldikçe incelir. Nihayetinde bir aşk öyküsüne şahitlik edeceğimiz, mendilin ipeğinden bellidir: “On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama, gençlik işte. Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı, sevdalısı, komşu kızı işte. Para da yok ki, gidip çarşıdan alsın: Düşünmüş taşınmış; aklına bu çare gelmiş.” Hırsızların en dürüstüyle, herkesten olmayan iki kişi ederler böylece. On beş yıllık “koca ömründe” bırak İstanbul’u, Mudanya’ya bile gitmemiş bir Bursalı olduğunu anlata anlata kendini tanıtan çocuğu, anlatıcının dilinden tanırız.

“Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyle esmerdi. Yine bir ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından tâ ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Nerede ise cambaz bitecekti. ‘Kaçayım’ dedi.” Anlatıcı, bildiklerine dalıp, çocuğa herhangi bir çocuk muamelesi etmiştir. Oysa asıl cambaz, bu sevdalı delikanlıdır. Çocuğun kaçmasına seve seve el veren anlatıcı, “Onu, ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir düşünürken, dışarıda bir gürültü ile silkindim” diyerek sürdürür yumuşacık keskinlikteki öyküsünü.

Kapıcının ani gelişiyle, delikanlıya anlamı ipekli bir mendil verivermeyi akıl edememiştir anlatıcı. Kendine yakıştıramadığı inceliksizliği yüzünden kendine darılan anlatıcıyı silkindiren bu kez bir pıtırdı değil gürültüdür. Çünkü gürültüyü çıkaran yüreği de fikri de hoyrat kapıcıdır. Bizim delikanlıyı çıkarayak yakalamıştır. Anlatıcı, yalınayak tabanlı bu çocuk hırsızı ilk kez görüyormuş gibi bir tavır takınarak, güya kapıcıyla birlik olup çocuğun gözünü korkutur. Halbuki çocuğun korkmaya niyeti yoktur. Bir an önce özgürlüğüne kavuşmalıdır ki bir an önce sevdiceği için bir kez daha karartsın gözünü: “Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve esmer tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti.” 

Ay Işığının Kokusu 

Ay ışığına esmer sıyrığını atan çocuk, kararlı rüzgarıyla öyküden bir an için çekilir. Madem ay ışığı bir kez daha söz konusu edilmiştir, öyküde süregiden bir şeyler bir başka olacak demektir. O başkalığa öyküyü taşıyacak şey, anlatıcının oda penceresine bakan dut ağacıdır. Öykünün üstünü ipekli beyazlığıyla örten “ay ışığı, dut yapraklarından süzülür, odaya pâre pâre dökülür”ken, kokularından tanıdığı rüzgarları düşüne düşüne uykuya dalar anlatıcı. Sabaha yakın bir vakitte, yine bir ses uyandıracaktır onu: “Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi. O’ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı.”

Anlatıcıyla beraber soluğumuzu tutar, merakla yürekli âşığı seyrederiz: “Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron: ‘Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan’ diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim. Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti.” İçimiz ezilir. Keşke eli boş gitmeseydi diye hayıflanırız. Keşke bulsaydı mendili. Veyahut keşke anlatıcı kalksaydı, bir ipekli mendil çıkarıp tutuştursaydı çocuğun eline, ‘senindir’ deseydi, çocuk da koşup sevdiceğine götürüp sussaydı. Kız, mendile, oğlan, kızın gözlerinin içine baksaydı. Kız sevinseydi, oğlan da kızı sevindirdiği için sevinseydi. Ne olurdu sanki? Ne olurdu belki...

En başında hata etti, ilk yakalayışında verecekti mendili, deyip anlatıcıya yükleriz kabahati. Bir çocuğa kıyamayız. Ay ışığı, esmer bir ürpertiyle doldurur içimizi. Haydi artık sabah olsun isteriz. Bu öykü gece öyküsüdür, bellemiştik. Sabaha sağ çıkıp çıkmayacağımız, meçhul. Ay ışığından gözümüzü kaçırmak isteriz. Kaçamayız. Çocuk da kaçamayacaktır ya, ondan. Bursalı çocukların ellerinin, göğüslerinin, silme rüzgârın kokusunu bilen anlatıcı, halt etmiştir. Her şeyi bilmiş, ay ışığının kokusunu bilememiştir.

Ay ışığı, hüzün kokar. Eli kulağındaki hüznü duymamış, duyurmamıştır anlatıcı. Hüzün de güneş gibi bir anda doğar; zamanın ve anlamın içine yok olmaz parıltısıyla mıhlanır kalır: “Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğim zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.” İyi bir öykü de zamanın ve insanın içinde yok olmaz parıltısıyla mıhlanır kalır; hüzün gibi, güneş gibi bir koku bırakır ardında. 

Bir Mendil Niye Kanar?

“Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.” Delikanlının yüreği avcuna gelir. Avcunda fışkıran ipekli mendil, on beş yıllık koca ömrünün son nefesi olur çıkar. Böyle gelmiş böyle gider, ipekli mendil illa zengine yâr olacaktır. Zengin fakir bilmez gönül. Âşık olmuşsa bir kere, ipekli mendil hakkıdır. Olan hep âşığa, masuma, küçük insana olur. Bir de ipekli mendile bakın... Ona hiçbir şeycik olmaz: “Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun: sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.”

İpekten bir duygunun öyküsüdür İpekli Mendil. Eşsiz Sait Faik’in daha ilk öyküsüdür. Böylesi basit, insani ve naif bir öykü, ay ışığını bile kanatır. Canı acıyan ay, kozasına çekilir. İpek fabrikasının sesleri, kuru gürültücü bir karanlık olup çöker üstümüze. Işıksız kalırız. Bir yerlerde bir kelebek ölür. Bir hüzün doğar. Bir ipek böceği, bizim sevdalı delikanlı gibi canını feda edip, ipeğe dönüşüverir. İpek, bir kırlangıç kadar özgür değildir. Bilmem kaç paradan aşağı düşmez ipekli mendil. Çocuk, sevgisini, ay ışığından ceviz kabuğuna, ceviz kabuğundan dut ağacına saklamıştır. Çocuk bilmem kaç para yüksekliğindeki ağaçtan düşüverir. Saklanamayacak kadar çocuktur, gerçektir, sevdadır ki kanayıverir. Hak edene, hak ettiği hangi dünyada teslim edilmiştir?

Kanın yalınayak sesiyle işlenmiş İpekli Mendil’in kokusu bir ömür çıkmayacaktır hayatımızdan. Biliriz. Aniden bir ışıktır alır gözümüzü. Öykünün günışığıdır bu parıltı. Acısını gösteremeyen ipekli mendil, güzelliğinden dünyaya küser. Bir Cansever ses, kan renginde yankılanır: “Sanki bir güzelliği ödüyoruz/ Belki bir güzelliği ödüyoruz.” Fabrikalara inat, tüm cambazlığımızı takınıp, güzelliğimizin peşine düşeriz. Cesaretimizden kimse anlamasa da, sanki, belki kelebekler anlar diye göneniriz. Aklımızda hep o koku... Yüreğimizde pıtır pıtır tomurcuklanan yaşama sevinci... İpekli Mendil’den cesaret alıp, Sait Faik’ten yaşamayı öğreniriz.

​Meğer öykü bitivermiş. Şuramıza su gibi bir kan oturmuş. Öyküyü, günün hangi vakti okumuş olursak olalım, öykü böyle, ucu ay ışığıyla bilenmiş bir bıçak darbesi gibi sonlanınca, bir de bakarız ki gece çökmüş. Ay, görünürde yok. Avcumuzu açıp bakarız. Yok. Ne çocuk ne mendil ne ay. Sözcükleri bile bir daha bulamayacağımızı, bulsak da duyamayacağımı, duysak da dokunamayacağımızı anladığımız an, Cansever bir ses daha pıtırdar yakınlardaki bir kitaptan: “Bir mendil niye kanar? Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar? Mendilimde kan sesleri.”

0
1632
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle