28 MART, CUMA, 2014

Dip Perdesinde Kahraman - Cyrano

“Dip Perdesinde Kahraman” adlı “Tiyatro ve Edebiyat” dizimize Nurduran Duman’ın dip perdesinde durup sahnedeki ve seyirci koltuklarındaki Cyrano de Bergerac’a baktığı “Şairin Aydan Düşeni” yazısıyla başlıyoruz.
Çünkü Cyrano ete kemiğe bürünüp her an sokağın köşesinden dönebilir, bakkaldan aldığı iki paket sigara, bir büyük rakı ile kapınızı çalabilir. Ya da yazdığı en son şiiri her an kapının altından atabilir.

Dip Perdesinde Kahraman - Cyrano

Şairin Aydan Düşeni

Ne demişti şair: “ve ben şairim… namus işçisiyim yani,  yürek işçisi…” Ahmed Arif’in bu mağrur ifadesi, şairin nasıl bir kimliğe sahip olması gerektiğini tanımlar niteliktedir. Aynı zamanda da çok güçlü bir çağrışımla o meşhur oyun kahramanını işaret eder, Savinien Cyrano de Bergerac.

Şiir de, tiyatro da ezber bozar. Her ikisi de gelecekteki insana başka bir biçimde yorumlanma olanağını tanır. İnsandan ve yaşamdan çıkar çünkü. Tiyatronun ve şiirin insanlık tarihindeki yerlerine bakarsak ve ilk önce birbirleriyle buluştuklarını dikkate alırsak, hep iç içe yol aldıklarını, hep birbirlerinin yolunu açtıklarını görürüz. Tiyatro ile şiir, yaratılma sürecinde de pek çok ortak eylemde buluşur. Oyun yazarı da metnini şair gibi işler, budar, aşılar, sular. Şair de yazar gibi eserini eksiltip çoğaltır, pişirip demler. Ama ille de yoğurmaktır başta gelen ortak mesele; esinle, emekle, estetik kaygıyla, sanatsal geleneği gözeten yeni denemelerle yoğurmak. Üstelik bu tiyatro-şiir buluşması sadece yaratıcının benimsediği eylemlerde kalmaz, boyut değiştirip sanatseverin sağbeğenisinde ve hafızasında da yer tutar.

Tiyatro ile şiir buluşması daha başka boyutlarda da gerçeklenerek çeşitlenebilir. Örneğin repliği dizeye, tiradı şiire dönüşmüş tiyatro eserlerinin başında gelen Cyrano de Bergerac için baştanbaşa şiirdir denebilir. Bu oyundan, Türkçesi için Sabri Esat Siyavuşgil’e teşekkür ederek, aldığımız şiir hazzını, kalemini pırıltılı bir kılıç gibi sallayan Edmond Rostand’a borçluyuz elbette ama yazarının önüne geçen Hamlet, Don Kişot gibi o karakterlerden biri olan Cyrano’nun şairliğini de kesinlikle küçümseyemeyiz. Çünkü Cyrano ete kemiğe bürünüp her an sokağın köşesinden dönebilir, bakkaldan aldığı iki paket sigara, bir büyük rakı ile kapınızı çalabilir. Ya da yazdığı en son şiiri her an kapının altından atabilir. “Daima bizde, kendisi yok, adı var / Sevgiliye hitaben yazılmış, tomar tomar / Name bulunur” diyerek adınıza mektup da yazabilir. Cebinde her zaman hazır mektuplar bulunduran şairin işi, başkalarının mektuplarını da yazmak değil midir? Neredeyse her şeyin olmak isteyip olamadığı ama her şey olabilen şiir mektuptur biraz da. Okuyana yazılsa da okuyanın adına da yazılmış mektup.

Peki, herkesin içinde bir Cyrano olmasına ne demeli? Herkesin mutlaka beğenmediği bir fiziksel özelliği yok mudur? Ya da en azından dönemsel olarak beğenmediği sivilceli çene gibi bir şikâyeti? Ama kolay kolay hiç kimse kusurlu gördüğü yeriyle Cyrano gibi dalga geçemez, o zaaf uğrunda Cyrano gibi kılıç tokuşturamaz. Belki şair… Herkesin içinde bir şiirin olması ama bir şairin olmaması da buna benzer. Yeri gelmişken, keşke her edebiyatçının içinde burnu büyük olmayan büyük burunlu bir Cyrano olabilse ve şu sözleri düstur edinebilse…

Ya ne yapmak lazımmış!
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,

Bir ağaç gövdesini, tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun!
Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?
Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lazım her zaman?

İstemem eksik olsun!
Ricaya mı gitmeli?

Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun!
Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun!
Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şi're koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun!
Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun!
Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun!
Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun!
Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lazım:
"Adım görünsün Aman!" diye şu meşhur
Mercure ceridesinde?
İstemem eksik olsun! Ve ta son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak
Ve canı isteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hatta bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil, kendi bahçenin malı!
Varsın, küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeyli sarmaşık zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Cyrano’nun bu tiratla kendisine yapılan teklif(ler)e verdiği yanıt sadece şairin değil her onurlu kimsenin düsturu olması gereken sözlerle dolu. Bu, eserin yazıldığı tarihler için takınılması kolay olmayan bir tutum. 1800’lerin sonlarında söylenmiş bu ifadelerin günümüzde de geçerli olması sanat adına elbette mutluluk verici ama hayat adına çok üzücü.

Attila İlhan, Ağustos Çıkmazı şiirinde “gemiler sensiz gitsin bırak / herkes gibi yaşasana sen / işine gücüne baksana” der…

“gemiler sensiz gitsin bırak”

Şair ve kahraman tam da böyle bir dizenin içinden geçerek başlarlar verebilecekleri her şeye. Gemileri sensiz gönderemediğin için şair olursun. Gemiler sensiz gidemedikleri için kahraman.

Fakat ne halletmeye girdi,
Ne halletmeye girdi âlemin gemisine?..
Felsefeyi severdi, fizikten de anlardı,
Şairdi, müzikte hayli emeği vardı.
Laf altında kalmazdı, yaman bir silahşordu;
Başkası hesabına bazen âşık olurdu.

Bu zorunlu yolculukta şair, öz varlığındaki her türlü silahla saldırır karşılaştığı yel değirmenlerine. Yel değirmeni yoksa rüzgârgülünü yaratır. Rüzgâr yoksa kendi nefesi ne güne durmaktadır? Şair dertlenecek, derdini dökecek, dert açacak ki iyileşsin. İyileşirken aynı zamanda iyileştirsin. Her gücü bir yana, yeter ki duygu, sezgi, bilinçaltı ile kol kola girebilsin. Kahraman ise yaklaşır; inanç ve cesaretle, ille de bilinç elinde savaşsın.

- Size benden nasihat: Don Kişot'u muhakkak bir kere okuyunuz!
- Okudum. Hem de mutlak nerde adı geçerse bu zavallı rüküşün şapkamı çıkarırım!
- Öyleyse hemen bugün tekrar okuyun! ... Ve asıl Değirmenler bahsini!
-Evet, onuncu fasıl
- Çünkü değirmenlere saldırdığı zaman...
- Demek ben her rüzgâra uyarak kol sallayan güruha çatıyorum!
-Kanada çarparsanız, düşünün ne müthiştir o dev kollardaki hız. Çarpmaya görsün, bir de çarptı mı, döne döne, çamura düşersiniz!
- Yahut tâ gökyüzüne!

Tarih boyunca şairi oturtacak ve gönderecek yer konusunda çok sık şüpheye düşen, ona yerleşik bir ev kuramayan insanlığın, günümüz kahramanını konumlandırdığı yeri de sorgulamak gerekir. Tabii günümüz dünyasında, akla karanın artık birbirinin içine bile girmediği, akın tamamen kara, karanın tamamen ak gösterilip öyle kabul ettirildiği gerçeğini de göz önünde bulundurarak. Hem böylece, kafası bulanık olmayan, her önüne konan bilgiyi araştırmadan hap gibi yutmayan, iletişim organlarının ve arsız güçlerin tapınılsın diye işaret ettiklerini tanrı bilmeyen gerçek kahramanların da yeri belirlenmiş olur.

Ölümsüz kahramanımızın ölmeden önce söylediği son sözler arasında şunlar da vardır:

Günün birinde
"Bir yiğidin kılıcı saplansa da bağrıma
Kalbimden vurularak ölsem!" demiştim ama,
Ne yaparsınız, kader, arkadan çullanarak,
Kılıç yerine odun, yiğit yerine uşak,
Beni maskara etti. Pekâlâ oldu böyle!

Her fırsatı kaçırdım, hatta ölümü bile!

Onun gibi şair, silahşor, musikişinas, fizikbilir ve nazik, aynı zamanda kahraman bir adamın başına aldığı bir odun darbesiyle ölmesi… Yazar Edmond Rostand dışında kendisi dahil hiç kimse ona böyle bir ölümü yakıştıramaz. Bu sonu yazarkenki Rostand’ın aklına girebilmek ve olan biteni kavramaya çalışmak hoş olurdu. Bir diğer soru ise yukarıdaki sözleri şair Cyrano’nun mu silahşora yoksa silahşor olanın mı şaire söylediği.

Tüm insanlara Cyrano’nun kaderini paylaşmamalarını dilemek de bir seçenek. Yeni günleri, haftaları ve ayları kaçırılmamış fırsatlardan oluşan bir sonla karşılamalarını. Yeni yılları karşılamanın, duvara yeni bir takvim asmaktan ve yeni bir ajanda almak zorunda kalmaktan başka bir anlamı olmadığını söyleyenlerin aksine, hayatımızın çeşitli alanlarına sahne olan her bir kutlama ortamında bulunmanın birer fırsat olduğunu düşünmeliyiz belki de. Ayrıca hesaplaşma da önemli bir fırsat. Tarihle çentik attığımız günler içinde kendimizde, yakın çevremizde, ülkemizde ve dünyada insanlık adına ne gelişmiş, ne geri gitmiş, insanı ne sevindirmiş, ne utandırmış diye muhasebe yapma fırsatının nesi kötü olabilir? Her gelen günü yeni bir doğum diye adlandırıp bir başlangıç sebebi yaparak, aslında kendi ömrümüzün, ülkemizin ve gezegenimizin ve hatta uydumuzun iyi günlere şahit olmasını dilemek bizden ne eksiltebilir?

Sevgi’yi ifade etmek, sevdiğini itiraf etmek, hayatımızda yer alan herkese varoldukları için teşekkür etmek, onlar için güzel dileklerde bulunmak, yaşadığımız her şeye şahitlik eden zamanı şereflendirmek bir fırsat değil midir? En önemlisi de tüm dünyanın hep birlikte iyi niyetle, umutla, iyi dileklerle ve gülerek evreni şenlendirmesi değil mi? Hep birlikte ağlayamadığımıza göre… Hep birlikte aynı anda ağlayamayıp, dünya krallığının başrolüne soyunanların saçmalıklarına seyirci kaldığımıza göre…

Kanada çarptıktan sonra elbette çamura düşmeyip gökyüzüne yolculuk eden Cyrano’nun, aydan inerken gözüne yıldız tozu kaçan bu zırdelinin, üstündeki o yıldızlar ve Samanyolu’ndan cebine giren o saman hep var olacak. Dünya döndükçe ve ay dünyanın etrafında dönmeye devam ettikçe…

Aya gitmenin yollarını bilir misiniz? Bilmiyorsanız muhakkak bir kere Cyrano de Bergerac’ı okuyunuz. Ve asıl aydan düşme bahsini.

Neredeyim, bugün nedir, Saat kaç, hangi mevsim?
Bir efsanedir!
Hâlâ başım dönüyor.

Bir haceri semavî gibi nereye düştüm? Hangi yere? Açıkça söyleyin, saklamayın!

Bilmem, düşerken yuvarlağından ayın, Nereye iniyorum, kestiremedim gitti.

Hangi muhalif rüzgâr, beni nereye itti?

0
2053
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle