23 MAYIS, PAZARTESİ, 2016

Çok Satanların Anatomisi 5: İletişim Yayınları

“Yayıncılar ne ister?” sorusunun peşinde yayıncılık dünyasının şifrelerini çözmeye çalıştığımız dizimizin bu bölümünde, bir kooperatif olarak doğan ve bugünlere gelen İletişim Yayınları’ndayız. Yayın yönetmeninden ziyade yayın kurulu yapısıyla hareket eden yayınevinde sorularımızı yayın kurulu üyelerinden, editör Kıvanç Koçak cevaplıyor. Kayıttayız…      

Çok Satanların Anatomisi 5: İletişim Yayınları

Yayınevinizin öyküsünü ve çizgisini özetler misiniz?

İletişim Yayınları 2013’te otuzuncu yılını doldurdu. Resmi kuruluşu 12 Eylül darbesinin sonrasına denk geliyor, o karanlık hava içerisinde bir tür nefes borusu olması için kuruluyor. Hakları ve özgürlükleri temel alan, memleketin demokratikleşmesine katkıda bulunmaya çalışan, kültür sanat dünyasındaki o karanlığı dağıtmaya çalışan bir hareketin sonucu. Dergicilik ve bülten faaliyetiyle başlıyor, ansiklopedik yayınlar yapıyor, sonraları kitap yayıncılığı daha ön plana çıkıyor. Öteden beri milliyetçi, ırkçı, çağdışı yazılara, kitaplara yayın politikamızda yer vermiyoruz, temel felsefemiz genel olarak bu. 

Kooperatif yapısı nasıl yansıyor yayın politikanıza?

Fikri düzeyde “ortak akıl” diyoruz biz buna. Yayın kurulumuz ayda bir toplanır, gelen dosyaları el birliğiyle ele alırız. Çoğunluk tahakkümüne de mümkün olduğunca düşmeden fikir birliğine varırız. Bir kitabı on kişi basalım dedi, iki kişi basmayalım dediyse, o iki fikir de bizim için kıymetli. Şerhler doğrultusunda revizyonlar öneririz yazara.

Yılda kaç kitap basıyorsunuz ve ne kadarı yerli?

Ayda 14 kitap basıyoruz genelde, yılda 160 civarı kitap yapar bu. Yerli yabancı oranı da yarı yarıyadır. Sadece edebiyat değil, araştırma inceleme yayıncılığı da bu yayınevinin kuruluş saiklerinden biri. Yayın programımız da ona göredir. Yarısı edebiyatsa, diğer yarısı araştırma inceleme, politika, tarih, biyografi kitapları. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Yılda kaç yeni dosya başvurusu alıyorsunuz?

Çok. Orada da yine edebiyat ve edebiyat dışı ayrımı var. Ayda 50-70 arası edebiyat, 30-40 tane de araştırma inceleme dosyası geliyor. Ayda yüz dersek, yılda binin üzerinde başvuru alıyoruz demek ki. 

Hepsi okunuyor mu ve nasıl bir serüven izliyor gelen dosyalar?

Övündüğümüz şeylerden biridir gelen dosyaları okumamız. Her editörün kendi sorumluluk alanları bellidir bizde. Gelen dosyalar bölümlere dağılır, tarihse tarihle ilgili arkadaşa, felsefeyse felsefeyle ilgili arkadaşa. Berbat bir dosya gelince onu sonuna kadar okumuyoruz tabii, iyi bir dosya kendini yirmi-otuz sayfada belli eder zaten. Türkçeyi kullanıştan, konuyu ele alıştan fikir edinmek de mümkün hızlıca. Dolayısıyla, okunabilir dosyaların tamamını okuyoruz.  

Olumsuz olsa da cevaplıyor musunuz?

Tabii, o da önem verdiğimiz bir konu. Atladığımız da oluyordur mutlaka ama isteyen olursa kapsamlı bir rapor da yazabiliriz ret gerekçelerimiz hakkında.

Bugün gelen bir dosya ne kadar zamanda cevap alır?

Genelde üç ay içinde olumlu ya da olumsuz cevap alır. 

Kabul ettiniz diyelim, ne zaman çıkar kitap?

Yayın programımız 3-4 aylık periyotlar halinde. Şu an ağustosta çıkacak kitaplarımız belli meselâ. “Ambulans kitap” dediğimiz süper enteresan ya da beklediğimiz bir kitap gelirse onun önceliği oluyor tabii ki. Normalde ise minimum altı ayı alıyor bir kitabın çıkması. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

“Yeni yazarlar takdim etmek bizim için vazgeçilmeyecek bir heves ve heyecandır” yazıyor sitenizde; Sezgin Kaymaz, Barış Bıçakçı, Şule Gürbüz, Emrah Serbes, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Mahir Ünsal Eriş, hepsinin ilk kitapları sizden çıkmış. 

Bu bizim için çok önemli bir husus. Futbol ağzıyla konuşayım -futbolu çok severim- büyük takımların düştüğü en büyük zaaf ve açmazlardan biri şudur; yıldızları transfer edersin ve takım iki sene çok iyi oynar ama yıldızlar düşüşe geçince futbolcu bulamazsın, eğer altyapıdan yetiştirmiyorsan. Altyapıya önem veriyorsan, gün gelir o yıldızlar senin takımından ayrılabilir ama sen oynadığın futboldan taviz vermezsin. Bizim için de benzer bir durum söz konusu. 

Keşifler nasıl çıkıyor? 

Editörlüğün bir yanı da bu, herkese, her yere “bir şey çıkar mı” diye bakmak. Sadece edebiyatta değil üstelik yüksek lisans, doktora tezlerinden en çok kitap yapan yayınevlerinden biriyiz. Kim hangi mevzuda ne çalışıyor, genç parlak akademisyenlerden kimler var bakıp araştırıyoruz. İşimizi yapıyoruz.

Herkes kitap yazmak istiyor, peki yayıncılar ne istiyor?

Biz iyi kitap istiyoruz. İyi bir Türkçe, iyi bir edebiyat anlayışı, kavrayışı. Okuduğunu, bu dünyayı bildiğini gösteren iyi bir kültürel donanım. Edebiyat dışında da yeni bir söz, fikir üretebilmesi, kaynakça kullanımında yurt dışındaki yayınları da incelediğini hissettirebilmesi. Bunların hepsi önemli kriterler.

Gelen şeyler nasıl genelde? 

Herkes hayatının roman olduğunu düşünüyor ve yazıyor. Çoğu çöp metin, fakat bunları basacak yer buluyorlar. Birtakım sözde yayınevleri, “Verin bize üç-beş bin lira basalım” diyor ve basıyor. Yayıncılık değil matbaacılık faaliyeti sayılmalı tabii bu.

Daha uç örnekler var mı?

İki sayfa yazmış meselâ. Ne bu? “Romanımın taslağı, beğenirseniz devam edeceğim.”   

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Ha ha ha, sonra?

“Beğenmeyecekseniz uğraşmayayım” gibi bir durum gelişti. Tamam da böyle değildir ki bu iş. Geçen biri telefon etti meselâ, şarkı sözü formunda vahiyleri olduğunu söyledi. (Gülüyor)  

Hay maşallah, neden herkes kitap yazmak istiyor acaba?

Son yedi sekiz yıldır tavan yaptı. Herkes aslında Andy Warhol’un o meşhur sözündeki gibi meşhur olmak istiyor. Kendini ifade edebilecek çok mecra var artık; sosyal medyalar, video kanalları, bloglar, popüler edebiyat dergileri, televizyonlar, diziler, dolayısıyla herkes kendini bir şekilde göstermek istiyor. 

Wattpad?

Wattpad de o gürünürlük araçlarından biri. Çoğu çöp metin ama romancı olarak karşımıza çıkıyorlar. Daha neler yani. 

Niye ille kitap, zengin olacaklarını mı düşünüyorlar acaba?

Kitapla zengin olmak diye bir şey yok ki. 

Çok satarsa?

Çok satmak ülkemizde muğlak bir kavram. Standart kitaplar 1000 basılır ve 1000 basılan kitap çoğu zaman yıllarca tükenmeyen bir şeydir. Popüler isimlerin ilk çıkışta çok satacağını öngörebiliriz ama iki sene sonra “ne yazmıştı?” sorusunun bir cevabı yok. Günlük, aylık, yıllık trendler bunlar. Pop kültürü de özetleyen bir şey bu. 

İdeali nedir?

İyi yayıncıların beklediği ve aradığı, anlık isimler bulmaktansa örneğin Yakup Kadri gibi bir ismi bulmaktır, yani uzun dönem sürekli satacak bir isim. Çünkü yayınevini ticari anlamda döndüren odur. Kültürel anlamda da, niye hâlâ Dostoyevski, Tolstoy, Kafka, Camus okuyoruz? Çünkü bir edebi zevk, bir edebi dünya var. Oradan aldığımız lezzeti sade suya tirit yazarlardan alamıyoruz, yerli ya da yabancı.

Son on yılda zirvedeki ilk 3 çok satanınız?

Tutunamayanlar, son zamanlarda satışı daha da artmış olsa da her zaman satıyordu zaten. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası da aynı şekilde. Yayınevimizin gizli kahramanlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ını da unutmamak gerek. 

2015’te en çok satanlarınız?

Yine Tutunamayanlar, Yaban, Puslu Kıtalar Atlası üçlüsünü sayacağım hızla. Onların dışında Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı, İlhami Algör’ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’su, Emrah Serbes’in Erken Kaybenler’i, Cemil Meriç’in Bu Ülke’si hemen aklıma geliverenler.

Çok satanlar ne kadar satıyor?

Türkiye’de bir kitabın çok satması demek, 50 bin 100 binin üzerinde satması demek. Ama 10 bini geçen her kitap iyi satmış demektir. 

Popülerlik ve kalite arasında bir çelişki çağrışımı vardır ya, popülerlik kötü bir şeyse çoksatarı neden alkışlıyoruz?

(Gülüyor) Popülerlik kötü bir şey değil de şöyle bir durum var galiba; başta yazarlar sadece kendilerini anlatmak için yazıyorlar, kendi dünyalarını kuruyorlar, ben buyum diye çıkıyorlar. Eğer çok satarsa o kadar büyük bir baskı ve muhabbetle karşılaşıyor ki, bir yerden sonra artık o kendi çizgisinden kopmaya ve uzaklaşmaya başlıyor. 

“Nasıl satarım”ın peşine mi düşüyor?

Evet. Çünkü ilkinde yüz bin sattıysa, ikinci kitapta on bin satması kötü yazar olduğuna delâlet gibi düşünülüyor. Hiç de öyle olmayabilir halbuki. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bu iniş çıkışı kafaya takmayacak yazar var mıdır?

Bilmiyorum ama örneğin 1990 yılında çıkmış bir yazar 2010’da meşhur olabiliyor. Yani ilk çıktığında hiç satmamış ama dizisi yapılınca/filme çekilince bir anda kült kitap haline gelebiliyor. Tersi de olabilir tabii, film/dizi kötü olursa kitabın yüzüne de bakılmayabilir. Bütün bunlar popüler kültür dediğimiz şeyin içinde. 

Kapak ne kadar önemli satışta?

Kapak önemli unsurlardan biri ama tek başına hiçbir şey değil. Kapak ve içerik birbirini beslemeli. İyi kitap aslında kulaktan kulağa yayılan ve insanların birbirine tavsiye ettiği kitaptır. Kürk Mantolu Madonna’nın kapağına teknik olarak kötü diyebiliriz meselâ, Tutunamayanlar’ın kapağı da öyle, ikisinde de sadece yazarları var.

Neye borçluyuz bu kitapların günden güne büyüyen efsanesini?

Tam da o kulaktan kulağa yayılmaya ve bunları bulundurmanın bir kültür seviyesine işaret eder hâle gelmesine borçluyuz. Ancak her ikisi de satıldığı kadar okunuyor olsaydı memleket bu halde olmazdı. Fotoğraf malzemesi haline geldi bu kitaplar.

Alınan her kitap okunmuyor mu sizce?

Tabii ki okunmuyor. Tutunamayanlar’ı yüz kişi alıyorsa kırk tanesi ancak okuyordur. Bir heyecanla alıyorlar fakat o kadar zor bir metindir ki Tutunamayanlar, bayağı konsantre olarak okumayı gerektirir. Tipik bir küçük burjuva aydınının bunalımını anlatıyor aslında, okuyan kişi şu anki dünyada ve Türkiye’de kendini görebilir, okusalar keşke. 

Kimler alıyor Tutunamayanlar’ı daha çok?

(Gülüyor) Çok acayip insanlar alıyor. Oğuz Atay’ın imza gününü soran olur her sene fuarda meselâ, mutlaka tanışmak istiyorum diyen olur. Kitabın ismini söyleyemeyen olur, Tutunanlar diyor meselâ tersini söylüyor.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bu da iyimiş…  

Korkuyu Beklerken meselâ yakın zamanda bir dizide gösterilmiş ve acayip etkiledi, ortaokul öğrencilerii alıyor kitabı. Pek o yaşın kitabı değil aslında, lisede okunsa daha iyi olur. 

Ne kadar önemli demek ki diziler/filmler kültürel dünyamız için...

Bir kitap birden bire ilgi görmeye başladıysa zaten ya gazetede çıkmıştır -bir köşe yazarı yazmıştır- ya televizyonda popüler yayınlardan birinde görünmüştür. Kitap dünyasıyla hiç ilgisi olmayan insanlar gelir o kitabı sormaya başlar.

İyi bir şey değil mi, bir kitabı merak eder ve o sayede bir okur kazanılır belki?

Çok iyi bir şey tabii. Keşke okusa ve tamamına erdirebilse. 

Yayın dünyası da çamlar deviriyor ya arada, skandal bir örnek istesem?

Ötüken, Sefiller’i basmıştı ve editör bir yerde bir dipnot koymuştu meselâ, burada da yazar böyle demiş ama aslında o dönem kendi medeniyetleri çok daha berbattı vs. gibi. 

Ne yapmalı böyle durumlarda?

Bunu yapamazsın demek yerine o eseri oradan almamak gerek herhalde. 

Tıpkı film jeneriği okur gibi yayınevine, editöre bakmak, kapak içi okumak gerekiyor demek ki. Editör kimdir ile bitirelim mi?

Editör, afiş kavgasında hiç olmayan kişidir ama arka planda işi çekip çeviren de odur. İyi iş yaptığı zaman görünmez ama kitapta hata çıktığı zaman editörü gelip bulan birileri her zaman olur. Kitap ne kadar güzel, editör de süpermiş diyen kimse görmedim ben bugüne kadar. (Kahkahalar)

Çok teşekkürler Kıvanç Koçak, iyi çalışmalar. 

0
12266
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle