23 AĞUSTOS, SALI, 2016

Çok Hızlı Gittik Ruhumuz Geride Kaldı

Shakespeare “Tüm dünya bir sahnedir; ve biz insanlar sadece birer oyucuyuz,” diyeli 400 seneden fazla oluyor. Sahneyi biliyoruz, öğreniyoruz. Daha iyi yaşamak için kendimizi de bilmeye, öğrenmeye çalışıyoruz. Sahnede biz varız, evet. Peki, yönetmen koltuğunda?

Çok Hızlı Gittik Ruhumuz Geride Kaldı

Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer, ikili ilişkilere dayandırdığı ilk kitabı Herkes Kendi Hayatının Kahramanı ile temel insanlık halleri üzerine bir kılavuz sunuyor. Kendimizi ve yakınlarımızı anlama, sınırlarımızı yeniden tayin etme ve hayatı, kendi ellerimizle kolaylaştırıp güzelleştirme kılavuzu… Oyunu oynarken, bir yandan da yönetmek diyebiliriz buna. Dr. Gülcan Özer ile kendi hayatımızın kahramanı olmak üzerine ilham verici bir söyleşi gerçekleştirdik. Bir kadın olarak kendisinden ilham almanın kaçınılmaz olduğunu da not düşmek lazım.

Kitabınızın ilk bölümünün ismi “Tüm dünyaya karşı iki aşık.“ Sizin bölüm içinde belirttiğiniz gibi “Aşık olmak cesur olmayı gerektirir,” fikrini müthiş özetliyor. Biraz o cesaretten ve o cesaretin bizi götürebileceği yerlerden söz eder misiniz? 

Aşık olmak elbet ve mutlaka cesaret ister, zira kontrol kaybedilmiş, aşka teslim olunmuştur ki bu durum hayatın bütünü için kıymetlidir. Bir düşünelim, bildik ne varsa rafa kaldırdık, duygumuzun peşinden gittik, dünyayı iki kişilik hale getirdik, insanın ehlileşmesi akıl mantık sularında dolaşması hepsi buharlaşıp uçtu, üç günlük dünyada üç günlük duygu kapıyı çaldı ve girdi. Bunu yapabilen bir daha kolayına iflah olmaz, en biricik sesini duyar, sezgisine duygusuna ihtimam gösterir. Aşkın bitişi ayrı bir macera elbet, ancak yaşayabilme cesareti gösterenin cebinde lüzümunda kullanılacak cesaret pankartı vardır. Bu hikayeden benim anladığım budur.

©Fethi Karaduman

©Fethi Karaduman

Aşk meselesine -sizin tabirinizle- gönüllü organizasyon yani evlilik eşiğine geldiğinde kendi kendimizle bir konuşma yapacak olsak, mesela neler söylemeliyiz? 

Sevgili eski ahbabım aşk, veda vakti geldi, önce isminin sonra cisminin değişeceği günlerden bahsetmiştik ya, işte o vakit bu vakittir. Artık ne kontrolü kaybettiğin günlerin heyecanı var, ne kaybetme korkusu ile geçirdiğin günlerin tedirginliği... Adına birini sevmek diyorlar, iyi günde kötü günde yanında olmak, işte o günler başladı. Öyle kendiliğinde oluveren heyecan yok artık, emek vermek, oya gibi işlemek, itina etmek, kendini yine ve yeniden anlatmak, onu yine ve yeniden anlamak, kızmak, küsmemek, uzlaşamadığın halleri kabul buyurmak lazımdır. Adına evlilik diyorlar, zor zanaat. Olanının lezzeti ömürlüktür, gönül eşini bulmaktır, yolun açık olsun eski dost.

Egomuz bizim bir yakınımız olsaydı, ne tür bir yakınlık en ideali olurdu? 

Önce olmazlardan başlayalım, anne, baba olmaz, çoluk çocuk hiç olmaz, iş arkadaşı ı ıhh, ve fakat aynı evde kalınmış yakın arkadaş olur. 18 yaşınızı bilir, heveslerinizi, heyecanlarınızı, korkularınızı, yetmezliklerinizi hepsini sular seller gibi bilir. O olur  işte.

Hep dik durmak zorunda mıyız? Ara sıra düşemez miyiz? 

Bu vaktin yükselen değerleri, güçlü olmak, ayakta ve dik durmak, azimle tahtaları delmek, feleğe gününü göstermek, durmamak, sendelememek öyle sıralanıp gidiyor. Korku filminden hallice bu senaryo, insan canlısını sosyal ve ruhsal gücü açısından sıkıştırıyor. Filmi ayarınca oynayan, "yıkılmadım ayaktayım"ı hayat düsturu yapan, kendine müsaade buyurmayan, olmadı antidepresan gazıyla yola devam ederim diyen, başka türlü nasıl yaşanır bilmeyen ahali filmin bir yerine Allah muhafaza tökezler ise başı beladadır. Durdum, oynamıyorum demeyi bilmeyen bu ahali ne vakit sendeler o vakit sıklıkla depresyon ile tanışır. Hayatın bir performans sanatı haline geldiği vakitlerin insanıyız biz, başaramama, oyundan çıkma, yapamama, yapmak istememe bilgisine ihtiyacımız çok. Meşhur hikayedir ya, Aborjinler beyaz adamlara mihmandarlık yaparken, ormanın içinde hızla ve daima tetikte yürürken pat dururlar, beyaz adam sorar, ne oldu ? Yanıt ömürlüktür, çok hızlı gittik ruhumuz geride kaldı, onu bekliyoruz. 

Hep dik durmak zaten kabil değil, insan bu düşecek kalkacak, bir daha düşecek, bu oyunda yokum diyecek, döndüm oynayasım var diyecek. 

“İnsanın kederini doya doya yaşaması, kıymetini bilmesi, sarıp sarmalayıp vedalaşması gerek. Yaşanabilen keder, inan canlısını çoğaltıyor, ruhunu temizliyor, onu bilgeleştiriyor,” diyorsunuz kitabınızda. Çoğunlukla hazza dayalı ve her şeyin çok hızlı tüketildiği bir dünyada kederimizi nasıl doğru yaşarız? Diyelim ki yaşayamadık, o zaman bizi nasıl bir hayat bekler? 

Malum hepimizin hayat öyküsünün kırık dökük yerleri, ihmal edilmişlikleri, kanayan yaraları, iyi kötü anıları var, bazımız takılıp kalıyoruz, bazımız yok sayıyoruz, pek azımız ise yaşayıp vedalaşıyoruz. Memleket ezel evvel keder sever, dertleri keyf eyledik der, türküsünden şiirine buram buram keder akıtır, eski kuşaklar hüzünlüdür, onlar keyfi pek az bilir, mutlu olmak acemisidir, hep yapacak işleri, dertlenecek çoluk çocukları vardır. Onlar keder neslidir, başka türlü yaşamayı bilmezler zahir, orada keder yaşamın kendisidir. Haz nesli ise yok sayar, pas geçer, kederden korkar, yüzeyde yaşayası vardır. Oysa hayatı ne kederimiz ne hazzımız işgal etmemeli, yaşadıklarımdan öğrendiklerim var deyip yola devam etmek, bazısının altını bazısının üstünü çizmek gerek. 

©Fethi Karaduman

©Fethi Karaduman

Kendi hayatımızı dikkatle izleyip, ona çalışıp, kurguyu güncelleyebileceğimizi söylüyorsunuz. Bir nevi direksiyona geçmek yani… Bunu yapabilmek için ne gibi taktiklere, düşünce biçimlerine ihtiyacımız var? Diğer bir deyişle işe nereden başlamalıyız? Ve hepimiz için umut var mı? 

Önce ve en çok kişisel repertuarımızı bilmek lazım. Önümüze kattıklarımız, arkamızda bıraktıklarımız, öğrendiklerimiz, öğrenemediklerimiz, bize biçilen roller, kendimizi hapsettiğimiz roller, hepsini bileceğiz. İnsan hayatla baş ederken ezberlere sahip, az düşünüyor, aynı davranmanın hatta aynı hissetmenin konforlu sularında olmayı seviyor. Fakat esnemek, dönüşmek, kendini iyi okumak lazım. Kendi hayatımızın figüranı değil kahramanıyız, kaçmak yok.

Eğer çok özel olmayacaksa kendi filminizin şimdiye kadar çekilen kısmında en sevdiğiniz yeri öğrenebilir miyiz?

Çocukluğum şahaneydi, gençlik, üniversite, arkadaşlıklar, aşklar hepsine imzamı atarım. Ancak ben en çok anne olmayı sevdim. O kısım fena lezzetli ve daima şaşırtıcı.  

İnsanın kendisiyle arasını iyi tutması için illaki yapması gereken şeyler listesi isteyebilir miyiz sizden? 

-Kendine yalan söyleme, torpil geçme meselesinden uzak durmak lazım

-Tarihimizi iyi kötü kahramanlarıyla tarihte bırakmak önemli, hayat hayaletleri sevmez

-Israr etmeyi de vazgeçmeyi de illaki öğrenmek lazım

-Kendini azaltmamak, çoğaltmamak hepsi hepsi insan canlısı olduğunu unutmamak illaki önemli, ne gaza gelmek ne gazı kesmemek gerekli

-İçgörü olmadan olmaz

-Mağduriyet sevme hastalığına dikkat

-İnsan biriktirmek çok kıymetli, insan kendisini en çok ahbabında öğrenir.

"Kadınlar için günün birinde yaşlanmak, şişmanlamak ve çirkinleşmek moda olur mu?" fantezisi bir yana, kadınlar için konulan bu yasaklardan nasıl kurtuluruz?

Bayrak kaldırarak, oğlunun evlendiği kızı çirkin bulmayarak, cinsiyetçi tutumun en vahşisinin kadınlar tarafından yapıldığını fark ederek, bedenine iyi bakmak ile genç kalma mecburiyetini birbirinden ayırarak, 38'in hepsi hepsi bir sayı olduğunu ve ideal bedenin kişisel olduğunu hatırlayarak, erkekleri tavlamak gerekmediği, iyisiyle kötüsüyle sevebilen erkeğin kıymetli olduğunu zihne iri harflerle yazarak, şişmanladınız diye beğenmeyen göbekli adamları ciddiye almayarak…. 

Sanat sizce insana ne yapar? 

İnsanın yaşadığı hayat ile sınırlanmamasını sağlar ki bu çok kıymetlidir. Kitaplar, en çok da romanlar, başka hayatları, başka hayalleri anlatırken, insan yaşadığı o küçücük dünyanın dışında da seyrü sefer eder. Kahramanlar üzerinden önce insan canlısını sonra kendini fark eder, aydınlanır, şaşırır, kızar. Misal benim çocukluğumda pek az kitap vardı, aynı kitabı defalarca okurdum, geriye dönüp baksam ezber anlatabileceğim diyaloglar doludur ve hayatımın muhtemeldir ki halen en mühim romanı Küçük Kadınlar'dır. Dört kızkardeşten Jo benim kahramanımdı, kitap kurdu, cesur, hayalleri peşi sıra giden bu genç hanım o vakitler benim dünyaya açılan kapımdı.

Kaleminizden edebiyat tutkunu olduğunuz anlaşılıyor. Bunca hikaye, tecrübe, bilgi ve sezgiyi kurmaca bir esere ya da eserlere dönüştürmeyi düşünüyor musunuz?

İsterim diyelim ancak iyi bir roman benim için tadına doyulmaz, bitişine üzülünen bir meseledir ve çok kıymetlidir. Bir kitap yazdım ancak bir yazar değilim, anlatacak çokça öyküm, eşlik ettiğim çokça hayat var, dilim, ruhum ve cesaretim yeterse bir roman yazmak isterim, fakat önce yazabilirliğime ikna olmam gerek.

Görselleri kullanılan sanatçılar: Ahmed Emad Eldin, Lara Zankoul, David Teru

0
5106
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle