19 ARALIK, ÇARŞAMBA, 2018

“Çocukluk, Gitmek İstediğimiz Bir Yer Gibi...”

Şair Ergin Günçe’nin bir zamanlar bir yerlerde yarım bıraktığı şeyleri, kırgınlıklarını, çocukluğunu, dostluklarını ve edebiyatını, pek çok şiirinde adını seslediği oğlu Dadal Günçe’yle konuştuk.

“Çocukluk, Gitmek İstediğimiz Bir Yer Gibi...”

Türk şiirinin en kıymetli şairlerinden biri olan Ergin Günçe, 1983 yılında talihsiz bir kaza sonucunda ne yazık ki aramızdan ayrıldı. Yaşadığı ve yayımlandığı dönemlerde ürettiği eserler, yeni bir söz söylemenin ısrarıyla kendini yaratırken, zamana kalan pek çok duygunun da nefes alıp vermesini ve yeniden hayata dahil olmasını sağladı. Çocukluğa, ölüme, geçmişe, aileye ve kendi iç sesine eğilen dizelerinde karşımıza çıkanlar, şüphesiz ki onun edebiyatını ifade eden en önemli yaşanmışlıkları ortaya koydu.

Ergin Günçe ile ilgili konuşmaya hafızanızda kalanlar üzerinden başlayalım istiyorum. Günçe’nin şiirinde de hep bir geriye dönme hali söz konusudur çünkü. Çocukluğa, gençliğe, aileye… Özlem ya da yüzleşme gibidir bu geriye dönüşler. Oğul Dadal günce, baba Ergin Günçe’ye dair nasıl bir fotoğraf hatırlıyor?

Çocukluğunu sık konuşurduk. Acılar ve öteki acılar. Ülkenin genelindeki yoksunluk hali-ki bundan şikâyet etmezdi pek- ve aile içi yoksulluk, olması gerekenden de fazla bir yoksulluk ve yoksunluk. Sıkıntılı bir baba tarafından yaratılmış, çünkü anne, baba öğretmen ve o yıllarda öğretmen çocuğu olmak orta halli olmaya denk aslında. 1940 ve 1950’lerden bahsediyoruz. Mutluluk da olsa mutsuzluk da, çocukluk gitmek istediğimiz bir yer gibi... Ya gidip orada kalmak ya da gidip tamir etmek için. Çalışmış, babası tarafından elinden çoğu şeyi alınmış bir baba... Genel çizgileriyle aklımda kalan şey bu. Bir de çocukken görüp yaşadıkları, ölümler, salgınlar, sürgünler. Kapıya kadar gelen savaş… (II. Dünya Savaşı sırasında Edirne'deler ve gidip Alman tanklarını seyrediyorlar Meriç kıyısından)

Ölüm de tıpkı yaşamındaki geriye dönüşlerinde olduğu gibi sık sık kendini hatırlatıyor Günçe’nin şiirlerinde. Bir şeyler aniden yarım kalacak ya da çoktan yarım kalmış hissi uyandırıyor. “Zordur ölümü getiren gelecekler yaşamak / Vursun kalbini isterse benden alıp bir tabanca”

Hatırladığım üç ölüm var, üçü de vardır şiirlerinde. Düğünde gözlerinin önünde vurulan öğretmen, bayrak direğine tırmanırken düşüp ölen arkadaşı ve denize atlarken kafasını kayaya çarpıp ölen arkadaşı... Küçük yaşta ölüme yapılan tanıklık tıpkı kendi ölümü gibi bunlar da ani ölümler. Bir kopma hali, bir yırtılma, bir parçalanma.

Bir söyleşinizde, babanızın şiirlerini ölümünden sonra dergilere takma isimle gönderdiğinizi söylüyorsunuz ve yok muamelesi gördüğünden bahsediyorsunuz. O dönemde -yanılmıyorsam 90’lar diye ifade etmiştiniz- Ergin Günçe şiirini kabul etmeyen/yok sayan gerekçeler nelerdi?

Gönderdim evet, takma isim kullanan bendim yanlış anlaşılmasın. “Oğlu gönderdi" havasından kurtarmak içindi bu yaptığım şey. İşe yaramadı açıkçası. Neden yayımlanmadığına gelince, artık istediğim yanıtı verebilirim, tek sebebi var: cehalet. Bilmemek. 90'lar kodlarla iletişimin başladığı yıllardı, ismi unutulmuş bir şair, 1964'de tek kitabı var, bir de 88’de. Kim duymuş kim bilmiş... Kimse! Ne gerek var sayfa ve satır ayırmaya ki, değil mi? Bu konuda eskisi kadar toleranslı ve alçak gönüllü değilim artık.

Geçtiğimiz aylarda Günçe’nin düzyazılarından derlenen Pi Sayısı ve Özgürlük kitabı okurla buluştu. Yine yakın zamanda kitaplarına girmemiş şiirlerinin yer aldığı Benim Aklım Bir Delidir Sana Armağanım isimli kitap yayımlandı. Bunlarla birlikte bir de şair hakkında yazıların olduğu derleme bulunuyor (Bir Kalkışma Yüreğinde Çiçek). Özellikle 90’lardaki tutumun ardından şimdi ismini daha sık duyuyoruz. Her şeye kaldığı yerden devam ediyor sanki. 

Evet, Pi Sayısı yazısı yaklaşık on yıldır internette dönüp duruyordu zaten. Bu arada okul arkadaşı Dinçer Günday'ın Ergin Günçe'yi Hatırlamak kitabını da anmak isterim. Yayımlanmamış şiirleri ve mektupları büyük bir titizlikle saklayan Dinçer Bey, kısıtlı imkânlarıyla bunları okurla buluşturdu. Son iki yılda üç kitap, bunlar için ciddi bir çaba gösterdiğimi sanıyorum ve Edebi Şeyler Yayınevinden, Ali Özgür Özkarcı'dan koşulsuz bir destek gördüğümü de belirtmek isterim. Uzun süre su altında kalan bir yelkenlinin yeniden yüzmesi gibi bir his benim açımdan.

Yazdığı ve yayımlandığı yıllarda dönemin edebiyat çevreleriyle, şair ve yazarlarıyla olan ilişkisini merak ediyorum biraz da. Arkadaşlık ya da dostluk özelinin ötesinde, edebi anlamda nasıl bir iletişim-etkileşim kurmuşlardı? 

Bu ilişkiyi/ilişkileri dönemlere bölmek gerekiyor. 1971'de ODTÜ'den atılınca 1974'de Türkiye'den gidene kadar ondan uzaklaşan bir grup oldu. Korku, çekince gibi şeyler. 1974-79 arası Almanya'da idi, edebiyat çevresi ile ilişkisi mektuplarla sürdü, bir de Almanya'ya gelince evimizde kalanlarla yapılan sohbetlerle. Yazıp gönderiyordu dergilere ama 12 Mart döneminde başlayan o kafa çevirme süreci Almanya döneminde de devam etti. Kendi döneminin önemli isimleriyle arkadaştı ve arada tartıştığı, küstüğü de olurdu. Arasının bozulmadığı birkaç isim Ece Ayhan, Turgut Uyar, Ülkü Tamer ve Onat Kutlar'dı. Bir de Orhan Duru. Başkaları da vardır muhakkak ama ilk aklıma gelenler bunlar.

Pi Sayısı ve Özgürlük kitabındaki “Yeni Hümanizma Kuralları” başlıklı yazısında dönemin yayıncıları hakkında pek çok şey söylüyor, hatta bir kısmı için oldukça sert olduklarını söyleyebiliriz. “Yazarın durumu işçininkinden de beter. Bunu biliyor musunuz? Çok örneği var, ancak öldükten sonra kazanabiliyor. Önce ölmesi gerekiyor…” Bu haklı öfkenin onun üretimlerine olumlu ya da olumsuz etkisi olduğunu düşündünüz mü? 

Kısmen olumsuz etkisi vardı sanırım, yazmayı düşündüğü öyküler ve bir de oyun vardı, ilgi görmeyeceğini hissedip erteledi bunları, üstelik İngiltere, Almanya ve Fransa'da uzun yaşamıştı, oralarda edebiyatçıya verilen değeri ister istemez görüyor ve bir kıyaslama yapıyordu. Yazmayı düşündüğü ekonomi kitabı da aynı gerekçeyle defter sayfalarında taslak olarak kaldı sanırım.

Eski Şiir’deki düşünceleri yayımlandığı dönemlerde ses getirmiş olmalı. Ya da tepkiler, ters bakışlar… İçinde bulunduğu çevreyi doğrudan eleştirebilen bir dili var Ergin Günçe’nin. Bunu diğer şiirlerinde de görebiliyoruz. 

Daha önce de söyledim, babam hayatta olsa o şiir için kendisiyle kapışırdım. Beni dinler miydi bilmiyorum, dinlemezdi. Kafasının dikine gitmek gibi bir huyu vardı. "Ben sakallı söylerim sözü" der bir şiirinde, sözü sakallı söylemek böyle bir şey sanırım. Doğrudan ve biraz da hesapsız kitapsız.

Son olarak Ergin Günçe’nin kendi şiirleri hakkında neler düşündüğünü sormak istiyorum. Ulaşmak istediği ya da içinde bulunduğu yolculuğu iyileştirme gayretinde olduğu yol nasıldı?

Kendi şiiriyle ilgili bir endişesi ve tereddüdü yoktu. Yayımlamak için acele etmemesi ve defalarca dizeler üzerinde oynaması şiirine gösterdiği özenin kanıtı gibiydi. 1982 yılında Gencölmek'i baştan sona elden geçirdi ve değişiklikler yaptı. Toplu şiirlerde yer alan Gencölmek, bu değişmiş haliyle yayımlanmıştır. Şiirine güveniyordu ve öte yandan şiir bitmiyordu kafasında. Bir şiiri üzerinden söze girmek istiyorum Bir Dostu Ölü Götürmek. Sanırım o şiir, şiirde varmak istediği yerlerden biriydi, okurken hep öyle hissederim. 

0
7778
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle