17 OCAK, SALI, 2017

“Çocuk Edebiyatı” mı, “Çocuk Kitapları” mı?

Opera sanatçısı, pozitif köpek eğitmeni ve Berk Mucit Oldu kitabının yazarı Kaan Elbingil ile Ayasofya Konuştu ve Sırlar Yolu kitaplarının yazarı Füsun Çetinel, Yeşim Cimcoz Yazı Evi'nde bir araya geldiler. Çocukları ve hayvanları seven bu iki yazar kahve eşliğinde hoş bir sohbet gerçekleştirdiler.

“Çocuk Edebiyatı” mı, “Çocuk Kitapları” mı?

Füsun Çetinel: Samimi bir söyleşi olmasını istediğim için önceden soru hazırlamadım. Üzerinde günlerce düşünüp planlı programlı cevaplar vermek bana pek doğal gelmiyor. İkimiz de biliyoruz ki konu çocuk olunca, çocuk kitapları, çocuk edebiyatı olunca içtenlik, samimiyet daha bir öne çıkmak zorunda. Onun için de rahat olalım, aklımıza ne gelirse birbirimize soralım, konuşalım, paylaşalım istedim...

“Çocuk Edebiyatı” mı “Çocuk Kitapları” mı kulağına daha doğru veya yerinde geliyor?

Kaan Elbingil: İlginçtir, çocuk edebiyatı lafı bazen beni korkutur. İlkokuldan kalma bir his bu. Öğretmenimizin, “Kitaplar hala niye okunmadı, bunlar çocuk edebiyatı,” diyerek pata küte bizleri patakladığı günlerin bir hediyesi galiba. Tabii ki edebiyat, çocuklar için de edebiyat! Ama mümkünse, mesajlı olmaya çalışmasın! Çocuk edebiyatı üzerine akıl yürütülürken, ufaklıkları görmezden gelen kibir dolu yönlendirmelere de karşıyım. Bence; çıkışımız da varış durağımız da hep çocuklar olmalı. Bu duraklar arasında kendi deneyimlerimizle yolculuk ediyor olsak bile!

Edebiyatı herkes anlayamaz mı? Anlamamalı mı? Edebiyat elit bir kesimin tekelinde mi?

Okulda bize söylenen tek şey vardı; “Şu şiiri ezberle!” Duygusuna inemeden, ne demek istediğini anlayamadan, hiçbir şiir geçmişimiz olmadan yapılan ezbercilik… Yine çevreden çok duyduğumuz, “Ben klasik müzik dinlemem ama saygı duyarım” klişesi. Aslında bu, “Ben klasik müzikten hoşlanmam,” demektir ama bunu ifade etmeye utanıyoruz. Çünkü buna karşı çıkacak donanımımı kendimizde hissetmiyoruz. Oysaki insanın klasik müziği sevmeme hakkı olmalı ve bunu rahatlıkla ifade edebilmeli. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Çocuklar; edebiyatı anlayamaz mı?

Ben kendi çocukluğumu düşünerek söylüyorum; edebiyat bize ders, disiplin, ezber ve kurallar olarak dayatıldı. Aslında çocuk kitaplarının son yıllarda Türkiye’de başardığı şey bizim çocukluğumuzda olamayan şeyler. Artık uçar kaçar fikirlere, yaratıcı resimlere, öykülere, güzel Türkçeye, yetişkin diline yer veriyor olması. 80’li 90’lı yıllarda çoğunluğu ders veren, çocukları yola sokmaya yarayan, onlara ne öğreteceğini hesaplayan, proje kitaplardı.

Çok şey değişti, dedin. Haklısın ama hiç kitabevlerine gidip şöyle bir raflarda gezindin mi? İncelediğinde ne tür kitaplar seni rahatsız ediyor?

Birbirine benzeyen kitaplar, diller, konular rahatsız ediyor genelde beni. Renkler, sayılar, harfler, çocuk terbiyesi amaçlı konular… Bunlar işlenmesin demiyorum tabii. Çeşitli olmak, yaratıcı olmak, farklı olmak gerek. Bir de yine işin kolaycılığına kaçan ışıltılar, sihirler, parlaklıklar var… Çocukları, hatta onu satın alan yetişkinleri kitaba çekmek için gelenekselleşmiş bir yöntem. 

Dünyada konudan bol bir şey yok… Daha farklı bir şeyler yazılmalı, yazılabilmeli… Edebiyat korkutucu bir kavram gibi gelse de zihinlerimize öyle yerleşmiş olsa da bence “Çocuk Edebiyatı” denmeli. Yazarlar “Çocuk Kitabı” lafını biraz hafife alıyorlar sanırım. Ve gerekli özeni göstermeden yazabiliyorlar. Nasılsa anlamaz, çocuktur zihniyetiyle yazıyorlar. Çocuk kitaplarında titizlikle kullanmaktan kaçındığım ve öğrencilerimi de sık sık uyardığım ifadeler işte bunun en güzel kanıtı… Nasıl olduysa oldu, şans eseri, birdenbire, aniden…  Bunlar kurguda kendini apaçık ele veriyor. Her şeyin bir oluşum nedeni var ve çocuk bunu merak eder. İyi bir yazar, kolay yolu seçip küçük okurlarını hafife almamalı bence. 

Çocuk kitaplarında çocukları günlük yaşamdan sakınmalı mıyız biz yazarlar? Ekonomiden, siyasetten, cinayetten, dünyanın kötülüklerinden?

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bu çok tartışılan bir konu… Bu kötülükleri nereye kadar vermeliyiz bunun doğru derecesi nedir? Tecavüz, taciz, cinayet, aile kavgaları, boşanmalar… Bence tüm bunlar yaşadığımız dünyanın bir parçası, çocukların kendilerinin olduğu gibi. Ben kesinlikle samimiyetten, gerçeklerden yanayım. Çocuk edebiyatında bunlar da yazılabilmeli. Esas soru bu konuların dozu, nasıl verildiği… Çocuğun üstüne yapışıp bir travma olarak kalmamalı, metnin akışında doğallıkla işlenmeli, doğallıkla akıp gidebilmeli. Çocuğa büyük gelmemeli.

Tudem, Filozof Çocuk serisinin Mutlu Olmak İçin Neye ihtiyacım Var kitabında şöyle satırlarla karşılaştım. Neden bazen mutsuz oluruz? Çünkü hayatlarımızı kontrol edemiyoruz ve hepimiz bir gün öleceğiz.

İrkildim! Bu satırlar bizim kültürümüze, çocuk yetiştirme tarzımıza ne kadar uyuyor? Yabancı bir yazar bunu yazabilirken biz Türk yazarlar neden bu kadar somut ve samimi olamıyoruz… Türk ana babaların çocuk yetiştirme tarzlarını düşününce pek olası gelmiyor bana. Ölümü bırak, daha ailenin ekonomik durumunu bile anlatmıyor aileler çocuklarına maalesef.​

Yetişkin bir öğrencim; Dubai’de ailesiyle yaşarken işlerinin kötüye gittiğini ve yakın zamanda Türkiye’ye dönüş yapmaları gerektiğini on dört yaşındaki oğluna söylemekten kaçındığını anlatır. Belki de her şey düzelecektir. Çocuğu gereksiz yere üzmenin hiç gereği yoktur diye düşündüğünü söyler. Ne yazık ki durumlarında bir gelişme olmaz ve bir hafta içinde çocuğu özel okuldan alıp İstanbul’a kesin dönüş yapmaları gerekir. Çocuk tam bir bocalama içine düşer. “Keşke durumu bana baştan söyleseydiniz kendimi Dubai’deki arkadaşlarımdan ayrılmaya, Türkiye’de okumaya biraz alıştırmış olurdum,” diyerek hayal kırıklığını dile getirir. Bu yaşanmış örnekte de gördüğümüz gibi gerçekleri saklayarak çocukları korumamız ne yazık ki mümkün değil. Aksine onları daha güçsüz kılıyoruz kandırmalarımızla.

Çocuk kitaplarında dünyevi gerçekleri yazma; çocukları daha sağlıklıyken aşılamaya benziyor. Bünyeyi hastalanmadan savunmaya hazırlamak gerek. Çocuklar yetişkinliğe kuvvetli girmeli. 

Ben kesinlikle kısıtlama olmamasından, dünyadaki gerçekleri vermekten yanayım. Ama konular ciddi de olsa çocuğa uygun işlenmeli. Çocuklar ergen yaşa hiçbir şey bilmeden, yalnızca çiçek böcek ruhuyla girmemeli. 

Sen küçükken kitabında yazdığın gibi hep bir icat peşinde miydin? Veya mucit olmak ister miydin?  

Kitap mucitlik üstüne ama hiç kendime benzetemedim Berk’i. Sonradan adım adım hatırladım ki benim çocukluğumda öykündüğüm, merak ettiğim bir mucitlik dönemi var gerçekten de… Buradan beslendiğim düşünüyorum…

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Şöyle diyebilir miyiz peki? "Biz yazarlar kendi eksiklerimizi, fazlalarımızı ister istemez metine akıtıyoruz".

Bence kesinlikle öyle. Eksik olanı yazma ihtiyacı duyuyoruz veya onu yazdığımız zaman güzel olacağını düşünüyoruz. Bazen dünyanın gerçekleri altında ezildiğimi ve buna karşın çocukların dünyasında aşırı yükseldiğimi hissediyorum. Galiba yaş almak, olgunlaşmak; ikisinin arasındaki o ipte düşmeden cambazlığı becerebilmek demek. 

Şu sıralar kafanda hangi konular var yazmak için?

Şu sıralar düşündüğüm şey dünyanın gerçeklerini çocukların canını acıtmadan nasıl verebileceğim. Hangi dozda hangi yaşa nasıl vermeliyim. Bunu keşfetmeye çalışıyorum. Sorun çok, keyif de çok. Bu ikisini nasıl harmanlayabilirim onu düşünüyorum.

Füsun Hocam kitaplarından hiç eleştiri aldın mı?

Direkt bana bir eleştiri gelmedi ama mutlaka eksilerimi düşünmüş olmalılar. Daha doğrusu düşünmüş olmalarını isterim. Yoksa kimse ciddiye almamış olur yazdıklarımı… Şunu söylemeliyim, Türkiye’de düzgün bir eleştiri yapılmıyor. Eleştiri denilince ya “çok sevdim” ya da “ hiç sevmedim” anlaşılıyor. Hâlbuki bir metin kuvvetli ve zayıf yanlarıyla incelenmeli ki yazar da bir sonraki eserinde kendine çeki düzen verebilsin... Eleştiri bir yazarı daha iyiye götürebilmeli. Peki, sana hiç bir eleştiri geldi mi?

Kitap ilk çıktığında, hiç aklıma gelmeyen ters köşe bir eleştiriye rastladım twitter’da. Kitap akıcı dille yazılmış ama bence üstün zekâlıları aşağılayan bir kitap, üstün zekâlılar her zaman bizim başımızın tacıdır, gibi bir şeyler yazmıştı… Hemen kitaba geri döndüm. Acaba yanlış bir şey mi söyledim diye. Arkadaşlarıma sordum, hatta hatırlarsan sana sordum. Çocuk psikologu bir arkadaşım vardı kitabı ona hediye etmiştim ona bile sordum. Hiç bu şekilde algılanacak bir şey yok içinde, dedi. Bir süre sonra yine twitter’da gördüm ki üstün zekâlılar derneği başkanı paylaşmış kitabı. Çocuğunu ısrarla mucit sanan ana babalar için mükemmel bir kitap diye... Böylece sorunun cevabı ben bir şey demeden verilmiş oldu. Eleştiri almak insana zor gelebilir ama biz yazarlar için kaçınılmaz bir şey. 

Gelişmek için okumak da şart. Çocuk edebiyatı okuyorsun değil mi? Israrla çocuk edebiyatı diyorum ama Türkçede basılan her kitabın da çocuk edebiyatı olmadığını biliyoruz. Kötü kitapları da okuyor musun? Ben onları da okuyorum ısrarla. 

Kötüleri ben de okuyorum. Vay be aslında fena da yazmamışım diyebiliyorum ama bunun bir adım ötesi var. Kendi düştüğüm, düşebileceğim hataları görüyorum. Kitapları iş yerine de götürüyorum, bazen notaların içine koyup operada kitap okuduğum bile oluyor. Okumak benim için sabah yüzünü yıkamak kadar doğal bir şey, biraz sayfaları karıştırmak, düşünmek... Elimden geldiğince çok kitap okumaya çalışıyorum. Her kitaptan bir şeyler kalıyor bende. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Eleştiri yalnızca dışarıdan gelmez. Öz eleştiri yapabilmemiz de gerekir. Bunda daha iyi ve daha kötü kitapları okuyarak öğrenebiliriz ancak. Her yeni çıkan kitabı takip etmek gerek. Her kitap bir emek sonucu ortaya çıkmış. Dünyada neler yazılıyor, Türkiye’de neler yazılıyor. Ben neredeyim.

En sevdiğin çocuk kitabı?

En son okuduklarımdan bende yer edenler, Festival Mühendisi, Ella ve Arkadaşları, Rico ve Oscar, Piranalarla Yüzen Çocuk… Peki senin?

Kırçiçeği, Pearson, Tudem, Desen, Delidolu, Sırtlan, Günışığı yeni çıkan kitaplarını heyecanla takip ettiğim, çocuk edebiyatı lafının arkasında duran ciddi yayınevleri… Gergedanlar Krep Yemez, Öpücük Ne Renktir, Yarından Sonra, Müzede, Çu’nun Bir Günü, Babamı İki Japon Balığına Değiştim… Ve daha bir sürüsü…

Son bir soru da sen sor Kaan…

Senin için çocuk edebiyatında; kızın Zeynep doğmadan öncesi ve sonrası var mı? Çocuktan sonra okuma ve yazma zamanın, uğraşın azaldı mı?

Hep okuyordum ama benim gerçek yazma uğraşım ancak kırklı yaşlarda başladı. Zeynep zaten çok aklı başında bir çocuktu ve büyümüştü. Ama çocuk kitabı merakım çocukluğumda başlayıp hiç bitmeyen bir serüven benim için. Hep sevdim çocuk edebiyatını, çocuk filmlerini, animasyonları, oyuncakları. Tabii ki Zeynep’in doğumuyla bu ilgi iyice arttı. O da çok kitap okuyan, kitapları, kitapçıları, kütüphaneleri seven dikkatli bir okuyucu oldu. Onun sayesinde dünya edebiyatında hiç aklımda olmayan yeni yazarlar keşfettim ve keşfetmeye devam ediyorum. Ailede çocuk varsa ana babalar çocuk edebiyatına maruz kalıyor, bu da bence ikinci çocukluğumuzu yaşamak için çok iyi bir fırsat. 

Çocuk edebiyatı için son bir cümle de ikimizden birlikte gelsin…

Klasik Türk ana baba eğitimiyle çocuk edebiyatını ayrı tutmak lazım. Edebiyat, gelenekler ve pedagoji çatışmaya çok müsait bir üçlü. Ayarı tutturmak gerçekten de çok zor çocuk kitabı yazarları için…

Türkiye’de de, dünyada da çocuk edebiyatı bu hızla ve engelsiz, kuralsız, sınırsız bir şekilde ilerlesin. Ama tabii ki çocukları hep koruyarak, ayarını tutturarak, iyi yayınevlerimizi ayakta tutarak, onlara teşekkür ederek…

0
6304
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle