20 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2019

Çocuğa Bakışımızı Değiştirmek Kendimizi Değiştirmektir

Dilge Güney'in "Bir annenin çocukluğu kendisinden ne kadar uzağa gitmiş olabilir?" sorusunun peşinden gittiği ve ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkiye farklı bir bakış açısı getirdiği, hikâyesini Berna Erözkan Akan'ın resimlediği Annemin Çocukluğu Nerede? kitabı üzerine bir yazı.

Çocuğa Bakışımızı Değiştirmek Kendimizi Değiştirmektir

Masalların ve çocuk kitaplarının çoğunun çocuklara uygun olmadığını savunuyorum uzun zamandır. O veya bu şekilde öğretici olmaya çalışan, çocuğun kendinden menkul bir değeri olduğu hissini baltalayan, hayata çocuğun bakış açısıyla baktığını zannederken aslında çocuğa, kendisine yetişkinin ona baktığı gibi bakmayı aşılayan, çocukluğun gerçekliğini anlamaktan ve yansıtmaktan uzak öyle çok çocuk kitabı var ki hâlâ, bunları yapmayan bir kitapla karşılaştığımda heyecanlanıyorum. Dilge Güney’in Annemin Çocukluğu Nerede? kitabına denk gelmek bu yüzden güzel bir tecrübe oldu benim için.

​Kitabın kahramanı Ze kitapta çok yerde, midesinde bütün hâlde duran bir yumurtayla resmedilmiş. Yumurtanın hikâyesi ise şöyle: Ze ve ailesi bir sabah neşeyle kahvaltı ederlerken Ze’nin annesinin kaşları birdenbire çatılır, zira Ze onu mutlu edecek kadar çok yiyememiştir. Ze’ye “O yumurtayı bitirirsen kahvaltıdan sonra oynarız!” der. Buna çok sevinen Ze gözünü kapatır, burnunu tıkar ve yumurtayı çiğnemeden yutuverir. Ancak anne ve babası meşgul oldukları gerekçesiyle, verdikleri sözü tutmazlar.

İster çocuk ister yetişkin olalım, anne-babamızı yahut bir başkasını memnun etmek için yaptığımız, istemeden yuttuğumuz her şey, midemizde bütün hâlde duran, sindirilemeyen bu yumurtaya ne kadar da çok benziyor. Kitaptaki yumurta, duygusal sindirim sistemimizin de resmi adeta.

Kitabın bir başka çarpıcı yönü, kahramanı olan çocuğun gerçekten “kahraman” olduğunu hep birlikte duymamız ve içindeki çocuğu kaybeden annesinin Ze tarafından kurtarılmasının, ebeveyn-çocuk ilişkisinin gayet olası bir biçimini hikâye üzerinden temsil etmesi. Bir çocuk kitabı olarak başlayan -ve zannederim ki yazarının da ilk olarak o niyetle yola çıktığı- kitap yetişkinlerin de kendilerini sorgulayarak okumaktan zevk alacağı bir kitaba dönüşüyor kendiliğinden. Nitekim Dilge Güney, kitabın yayımlanmasından sonra iki tip atölye çalışması yürütmeye başlamış. Bunlardan ilkinde yazar çocuklara, ebeveynlerinin çocuklukları peşinde iz sürüp o çocukluğu uyandırmaya çalışmalarına ilişkin bir yöntem anlatıyormuş. Hem çocukların hem ebeveynlerin katıldıkları diğer atölye ise ebeveynlerin içlerindeki çocukluğun kendi çocukları vasıtasıyla açığa çıkarılması ve bu sayede çocuk ve ebeveyn arasındaki iletişimin güçlendirilmesi üzerine kurulu.

Ze kendisine verilen sözü hatırlatmakta ısrarcı olunca annesi zoraki bir tavırla Ze’nin odasına çay partisine gelir, ancak içindeki çocuklukla birlikte oyun oynama yetisini de artık kaybetmiştir. Bu yüzden, Ze ile oynayamaz, ancak oynuyormuş numarası yapar. Çocuklukla bağı daha güçlü olduğu için oynama iç görüsü de çok daha keskin Ze, annesinin belli etmediğini zannettiği yahut gerçekten göremediği çok şeyi net şekilde görmektedir. Annesi, oyunun şartları gereğince fincandan çay içirmesi gereken Kuş Hanım’ın başını hunharca fincana daldırdığının farkında dahi değildir mesela. “Sanki ona çay içirmiyor da, zavallıcığı boğmaya çalışıyor.”[1] der Ze. Ze de arkadaşları da annesinin hoyrat davranışları karşısında şaşkındır. Annesi fincandaki çayı henüz bitmemişken vaadini artık yerine getirdiğini düşünerek Kuş Hanım’ı oyuncak sepetinin içine fırlattığında, “Zavallıcığın sepete çakılışını hayretle”[2] seyrederler.

İngiliz psikanalist Winnicott’ın uzmanlığının hem ilk çocukluk dönemi hem de yaratıcılık olması tesadüf değil. Yaratıcılığın aslında oyun oynama kabiliyetine dayandığını söyleyen ve yetişkin yaratıcılığını da çocukların oyun oynama biçimleri üzerinden anlatan Winnicott’ın söylemlerine dayanarak, Dilge Güney’in kitabını içsel bir gerçekliğin hikâyeleştirilmiş biçimi olarak okumak mümkün.

​İçimizdeki sembolik çocuğun ölüm süreci doğum öncesi dâhil herhangi bir zamanda başlayabilir. Nitekim hem çocuk hem yaratıcılık karşıtı bir dünyada yaşadığımız için -bu ikisi her zaman iç içe geçer- çocukların içlerindeki sembolik çocuğun ve yaratıcılığın körelmesinin henüz çok erken yaşlarda, özellikle okulla birlikte nasıl vuku bulduğunu dışarıdan rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Ne var ki bloke edilen yaratıcılığı ve iç çocukluğu canlandırmak her zaman mümkündür; sanat eserleri yahut içimizdeki uyuyan yaratıcılığa seslenen bütün yaratıcı biçimler, biz bu sese karşılık vermek adına kendimize izin verebilirsek eğer, onları uyandırmak üzere hazır bulunurlar aslında. Sanat ve yaratıcılık gibi reel çocuklar da, sembolik çocukluğumuzu uyandırmaya yönelik muhteşem vasıtalar olabilirler. Özellikle de büyüttüğümüz çocuklarla kurduğumuz ilişkide kendimizi dönüştürmemize yardımcı olabilecek çok zengin kaynaklar bulunur. İşte bu yüzden, Dilge Güney’in hikâyesinde annenin kaybolan çocukluğunu nihayet Ze’nin içinde bulmasının, çok manidar olduğu kanısındayım. Çocuğa bakışımızı değiştirmek, kendimizi en derinden değiştirmektir. 

[1] s. 17

[2] s. 18

0
5263
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle