24 OCAK, ÇARŞAMBA, 2018

Birlikteyken Daha Kimsesiz*

Yuva neresidir? Güvende hissetmenin ve koşulsuz sevilmenin eksik olduğu bir yer ne kadar yuvamız olur? Kore asıllı Amerikalı yazar Jung Yun, okurla buluşan Yuva isimli ilk eserinde bunu çarpıcı bir hikâyeyle irdeliyor. Kitap üzerine bir inceleme.

Birlikteyken Daha Kimsesiz*

İsmine ilk kez Salinger’ın kült eseri Çavdar Tarlasında Çocuklar’da rastladığım Wilhelm Steker’ın aile hakkında, üstünde düşünmeye değer bir sözü var. Ünlü psikanalist şöyle diyor: “Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği yerdir.”

Aile kavramına Steker’ın durduğu noktadan bakmak bazılarımızı irkiltebilir. İrkiltmelidir de. Çünkü daha küçük bir çocukken dünyayı nasıl algıladığımız burada şekilleniyor. Korkularımızı, davranış kalıplarımızı, karakterimizi büyük ölçüde nasıl bir evde büyüdüğümüz belirliyor. Ev ya da yuva, kavramlar dünyasında iç içe geçmiş ve birbiri yerine kullanılagelmiş bu kelimeler her ne kadar zihinlerimizde güvenli bir imge çağrıştırsa da her zaman böyle olmuyor. Ev, kimileri için dünyanın kötülüğünden korunabildiği bir sığınakken kimileri için bunun tam tersi. Bu da bizi Steker’ın işaret ettiği noktaya getiriyor, aileyi ve onun bir araya geldiği evi her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği bir yer yapıyor. 

Eserin sanatçısı:  Matthias Jung

Eserin sanatçısı:  Matthias Jung

Geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları etiketiyle ustalık işi bir ilk roman yayımlandı: Kore asıllı Amerikalı yazar Jung Yun’un Yuva’sı. Esasen Steker’ı tekrar gündemime getiren de aileyle ilgili çoğunlukla gizleme yoluna gittiğimiz travmatik yaralarımızı yeniden düşünmeme sebep olan da bu kitap oldu. Üstelik, sadece ismiyle değil daha elime aldığım ilk anda kapağıyla da bu düşünceleri çağıran bir özelliğe sahip. Genç illüstratör Barış Şehri, havada asılı kalmış bir ev resmetmiş Yuva için. Tasarımlarını kitabı okumadan yapmayan Şehri, kitabın ruhunu, imasını ve duygusunu oldukça iyi yansıtmış, yazarın metinde indireceği darbeye okuru oldukça iyi hazırlamış.

Yung Jun, tıpkı kendisi gibi, Kore’den Amerika’ya göç etmiş bir ailenin gizli hayatına ortak ediyor bizi bu kitapta. Gizli hayatı diyorum, çünkü bir ailede olmasını düşünmek istemediğimiz hemen her şey var bu hikâyede. Kendi güçsüzlüğünü, varoluş krizini şiddet yoluyla dışa vuran bir baba, köşeye sindikçe ve o şiddetin mağduru oldukça benzer eğilimler gösteren bir anne, köksüzlüğün beslediği bu hikâyede ailesiyle ve hayatıyla yüzleşmekten korkan bir genç adam…

Üniversitede öğretim üyesi olan bu genç adamın ismi Kyung Cho. İrlandalı Gillian ile evli. Ethan isminde dört yaşında harika bir çocukları var. Geçim sıkıntısı içinde geçen hayatlarında başkaca problemleri yok. Buraya kadar her şey olağan, ta ki, varlıklı anne-babasının evinde tüm şehirde konuşulacak bir vahşet meydana gelene kadar…

Evlerine giren iki saldırganın amansız şiddetine maruz kalan anne Mae ve baba Jin kadar artık Kyung için de zorlu bir süreç başlar. Fiziksel ve ruhsal şiddetin en uç sınırlarına kadar maruz kalan bu yaşlı çifte evini açarken, bu olay bir yandan da derinlere gömmeye çalıştığı anılarıyla yüzleşmesine sebep olur. Salinger’ın ünlü kahramanı Holden şöyle demişti: “Yaralı olduğumu hiç kimse bilmesin istiyordum.” Tıpkı Holden gibi Kyung da bu zamana dek gizlemeyi başardığı yaralarını saklamak için büyük çabalar sarf eder bu süreçte.

Göç, mümkün mü? 

Kısacık bir kelime göç. Ancak kelimenin kendisi, içinde büyük trajediler saklıyor. Toprağından, kültüründen, insanından, dilinden… insanı mümkün kılan bütün özelliklerinden geri dönüşsüz bir biçimde kopmanın adı çünkü. Yazarın bu bağlamda yakından bildiği bir konu. Bu özelliğini karakterlerin dünyasını ve psikolojisini yansıtmada çok iyi kullanmış. Kore’de parlak bir makine mühendisiyken geldiği yabanda kendini ispat etme ve kabul görme çabası Jin’in bütün öfkesinin ve şiddetinin temelini oluşturuyor söz gelimi. Ruhunun derinlerinde, durmadan kaldırılan bir yaranın kabuğu gibi duran “öteki” olma halini kaldıramıyor Jin. Ya da Mae, gördüğü şiddete rağmen gideceği bir yerinin, sığınacak kimsesinin olmaması, yani tam anlamıyla yersiz-yurtsuzluk onu servetle avunan bir kadına dönüştürüyor zaman içinde. Kyung da anne-babası da, ne tam anlamıyla oralı kalabiliyor ne de buralı olabiliyor.

Yuva’nın çatısını oluşturan temel unsurlardan biri de kültür farklılıklarının doğurduğu çatışma. Gillian ve Kyung özelinde aynı evin içine karı-koca olarak konumlandıklarında, kodlarını taşıdıkları kültürlerin ne denli ayrışabildiğini de daha net görüyoruz. Günlük konuşmalarda aileye, kültüre ve geleneklere yaklaşımlarında bu açıkça ortaya çıkıyor çünkü. Kitap boyunca Kyung’unkine benzer yaşantılarımız, yaralarımız, kaygılarımız olduğunu düşünmeden edemedim. Ve üstelik Kyung ve ailesinin yaraları gizleme ve olaylara yaklaşma şekli bizim kültürümüzdekiyle neredeyse aynı. İçeride her ne olursa olsun, dışarıdan hiçbir pürüz görünmemeli, çünkü “kol kırılır, yen içinde kalır.”

*Aziz Nesin

0
2705
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle