12 EYLÜL, PAZARTESİ, 2016

Bir Tekerrürün Romanı: Körburun

Son dönem edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Hikmet Hükümenoğlu, beşinci romanıyla, Körburun adası sakinlerinin hikâyeleri üzerinden, tekerrür batağındaki karanlık tarihimize mercek tutuyor. Körburun, üç kuşağın ağrıları, aşkları, hevesleri ve hayal kırıklıkları ekseninde yazılmış; bugünün neden düne benzediğini hatırlamak ve yarının neye benzeyebileceğini tahayyül etmek için muazzam bir roman. 

Bir Tekerrürün Romanı: Körburun

Körburun başka bir kitaptan doğmuş. O başka kitap da Körburun’a can verdiği için doğamamış. Nedir bu iki kitabın hikayesi?

Bir önceki romanımı bitirdikten sonra kafamda bir seri öykü yazma fikri vardı. O roman ruhumu çok hırpalamıştı ve öykü yazarak kendi kendimi tedavi ederim diyordum. Hatta her şey yolunda giderse öyküleri bir kitapta toplarım, adını da Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri koyarım diyordum. Her şey yolunda gitmedi, ne zaman gitmiş ki? Yazmaya oturduğumda öyküler birbirini yutmaya başladı ve ortaya bu "tuğla" çıktı. Şikayet etmiyorum, bence daha iyi oldu. Ama o masanın başına oturduğumda üç buçuk yıl sonra kalkmak hiç hesapta yoktu. 

Peki seni kuşaklara yayılan, böyle büyük bir hikâye yazmaya iten ne oldu? Dünün hikâyesinin yarınla olan bağlantısını mı anlatmak istedin?

En başta ne anlatmak istediğimi, daha doğrusu ne anlatmakta olduğumu bilmiyordum. O tip fikirler, roman iyice şekillendikten sonra kafamda beliriyor. Bak kendi kendini tekrarlayan şöyle bir motif var, diyorum, hadi biraz daha onun üzerine gideyim. Ama öyle bir tema seçip yazmaya başlamıyorum. Başlangıçta bana cazip gelen, hatta beni sarhoş eden, hikaye anlatma eyleminin kendisiydi. İstanbul'un bir adasında yaşayan insanların üç kuşağa yayılan, birbirinin içine girip dolanan, düğümler olup çözülen, son derece sürükleyici hikayesi. Anlattıkça büyüdü. Sürükleyici olması için ben çok ter döktüm, umarım olmuştur. Ve evet, senin dediğin gibi, bir süre sonra gördüm ki, dünün hikayesi ile bugünün hikayesini birbirinden ayırmak mümkün değil. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Nafile ter dökmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Altı yüz sayfaya yakın bir roman ama sindire sindire okumak için yavaşlamaya çalıştığım halde bir buçuk günde bitirdim. Ayrıca seni arka planda geçen büyük hikâyeye rağmen hiç malumatfuruşluğa düşmediğin için de tebrik etmek isterim. Büyük hikâyeyi küçük hikâyeler üzerinden tamamlıyoruz.

Öteki türlü olsaydı karakterlerim tarihi bir belgeselde rol alan konu mankenleri olurdu. Öyle bir roman yazmaktan keyif alacağımı hiç sanmıyorum. 

Yakın tarihe dair çok meseleyi ele alıyor Körburun. Ama bu ülkenin gayrimüslim halkına reva gördüklerinin yeri ayrı. Neden merceği özellikle buraya tutmak istedin?

Her öyküde bir güçlü, bir de güçsüz taraf vardır. Tanımlar, kimlikler, ölçüler, dengeler falan filan, onlar hep değişir ama temel dinamik hep güçlü ile güçsüz arasındadır. Romantik komedi de yazsan böyle, polisiye de yazsan böyle. Tarih dediğimiz anlatı da güçlü tarafın, kendisini güçsüz taraf üzerinden nasıl tanımladığı, nasıl kurguladığı değil mi aslında?

Bizim tarihimizde hep çevremiz düşmanlarla çevrilidir ve hep bizi içimizden çökertmek isteyen birileri vardır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu içimizdeki "düşman" gayrimüslim azınlıklarmış. Çünkü o sırada hala varlarmış.

Bir de düşünecek olursak, Müslüman burjuva sınıfı diye bir şey yok; oysa daha köklü, varlıklı ve ticarette söz sahibi bir gayrimüslim nüfusumuz var. Bu da ne yazık ki korkunç bir hırs ve öfkenin birikmesine sebep oluyor. Zaman zaman patlayan bir öfke. Kimliğimizi oluşturmak için bu düşmanlardan daha güçlü olduğumuzu kendimize kanıtlamamız gerekiyor. Ve hep haklı olduğumuza inanmamız. Ne yazık ki. 

Bir de 1964 tehcirini biz pek bilmiyoruz. 48 saatte hiçbir şeysiz evlerini yurtlarını terk etmeleri isteniyor insanlardan. Buraları yazarken birebir tanıklarla görüşme şansın oldu mu? Sahi, genel olarak nasıl hazırlandın romana? 

Görüşme şansım olmadı ama şöyle bir şansım oldu. Ben romanın ortalarındayken, tesadüf, bu hadisenin ellinci yıldönümü sebebiyle bir sergi açıldı ve çeşitli makaleler yayımlandı. O sayede çok fazla okuma yapma imkanım oldu. Hatta ben de o sırada öğrendim 1964 tehcirini.

1960'lardaki İstanbul'u kurgulamak için başucu kaynağım, iki koca cilt Hayat mecmuası. Müthiş eğlenceli onları karıştırmak. İki-üç ayım 1960'larını Londra'sını yazmak için araştırmalarla geçti ama son dönemeçte o bölümü tamamen romandan çıkarmaya karar verdik. 1980'ler ve 90'lar biraz daha kolay çünkü kendi çocukluk ve gençlik döneminden bildiğim bir hayat var. Ancak 1980 darbesinin artçı sarsıntıları için de çok çalıştım. Bilhassa o dönemde yakınları tutuklananların yaşadıkları üzerine okumalar yaptım. Elbette hepsinden çok Adalar'ın tarihi, coğrafyası, insanları... Körburun farklı bir ada olsa da aslında Büyükada, Heybeli, Burgaz ve Kınalı'nın tuhaf bir karışımı.

Ama genel olarak, evet, en çok okuma yapmam gereken, en çok ders çalıştığım romanım bu oldu. Bundan da hiç şikayetçi değilim. Her okuma, onlarca öyküye ilham kaynağı oluyor. 

  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Her kriz durumunda gözler neden gayrimüslimlere döndü dersin? Onlar giderse şahane bir hayatları olacağına kim nasıl inandırdı bu insanları? 

O kadar çok sorumlu sayabilirim ki. En başta eğitim sistemimiz. Din tarihimiz. Sınıf politikalarımız. Hükümetler. Partiler. Fakat en başta bu insanlar kendileri inanmak istediği için inandılar. İnsanoğlunda ve kızında çok belirgin ve can sıkıcı bir dürtü var: emek vermeden çok şeye sahip olma arzusu. Biz buna kestirmeden köşeyi dönmek diyoruz. Köşeyi dönemezsek hakkımız yendi diye hırslanıyoruz. Sanki köşe dönmek temel bir hakmış gibi. 

Her mahallede bir milyoner yaratılacağı vaatleriyle beslenmiş bir halkız neticede. Körburun’daki adalılarda görülen tek eğilim açgözlülük ya da hırs değil ama. Sanki bir tür doğal kötülüğün tarihi de var orada. Kolay karşı konulamayan bir tür iç karanlık. Ne dersin? 

Bu arada o vaat her açıdan sorunlu değil mi sence de? Her mahallede bir milyoner olacaksa, mahallenin geri kalanı ne yapacak? Al sana yeni bir öfke sarmalı. Fakat soruna geri dönecek olursam, tanımladığın o iç karanlık sanırım benim bütün romanlarımın asıl meselesi. İlk romanım Kar Kuyusu'nda bir anne-oğul ilişkisi üzerinden anlatıyordum bunu, yıllar sonra 04:00'te distopik, yarı fantastik bir kılığa büründü. Şimdi Körburun'da da otuz yıla yayılmış bir zaman diliminde, biraz daha kuşbakışı didikliyorum ve tarihle ilişkilendirmeye çalışıyorum. 

Evet, vaatler de onlara bayılmaya teşne oluşumuz da sorunlu, katılıyorum. Romanda dikkati çeken bir de darbeler tarihi var. Darbeler Körburun'daki karakterlerin hayatını kökten değiştiriyor. Ama her biri öncekinin tekrarı gibi. Sanki aynı hayatlar silbaştan yaşanıyor. O günden bugüne bakınca değişen bir şey görüyor musun?

Hayır görmüyorum. Şu en son yaşadığımız darbe girişiminden bahsetmiyorum, onu anlayabilmemiz ve üzerinde tartışabilmemiz için daha epey zamana ihtiyacımız var bence. Ancak diğerleri hep toplumun farklı hayat görüşüne sahip kesimleri arasındaki dinmeyen gerilimden besleniyor. Sarkaç gibi, bir taraf gücü ele geçiriyor ve adeta geçmişin intikamını alıyor. Sonra, dediğin gibi, silbaştan. Elbette işin bir de benim bilgimi ve hayal gücümü kat kat aşan "Ortadoğu politikaları" bacağı var. O kulvarda bir roman yazmayı hiç düşünmüyorum. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Biz unutmayı seven bir toplumuz. Tarihin tekerrürü biraz da bu fena huyumuzun sonucu gibi. Peki edebiyat hatırlamanın bir yolu olabilir mi? Edebiyatçının böyle bir sorumluluğu var mıdır?

Bana göre edebiyatçının tek bir toplumsal sorumluluğu var, o da soru sormak. Kafa karıştırmak yani. Okurun belleğinde yer etmiş bir takım sabit fikirleri kurcalamak. "Bunu böyle biliyorsun ama sahiden öyle mi acaba," şeklinde bir merak uyandırmak. Hafızayı yoklamak da buna dahil, elbette. "Unutursam kalbim kurusun gibi laflar ediyorsun ama sahiden hatırlamayı istiyor musun?" Tek sorumluluk diyorum, çünkü doğru cevapları bildiğimi iddia edecek kadar önemli görmüyorum kendimi. Bildiğini iddia eden yazarları da pek ciddiye almıyorum açıkçası.

Son olarak aşk mevzuuna da değinmeden geçemeyeceğim. Aşkın sıradanlığı bence romanın en iyi anlattığı mevzulardan biri. Aynı heveslerle başlayan, aynı yalanlarla yürüyen, aynı hayal kırıklıklarıyla son bulan ilişkiler. Aşk da mı aynı kısırdöngüye dahil?

Ne güzel tarif ettin! Bence temel kısırdöngü şu: Bize anlatılan, ya da kendi kendimize anlattığımız bir takım hikayelere can simidine yapışırcasına inanıyoruz. Ve o hikayelerin birer hikaye olma olasılığını bile kabul edemediğimiz için hem kendimize, hem çevremize hasar veriyoruz. Varlığımızı korumak için başka bir yol olmadığını sanıyoruz. Bu aşk hayatımızda da geçerli, ailemizde de, işimizde de, yakın tarihimizde de. 

0
3274
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle