21 MAYIS, PERŞEMBE, 2015

“Beyoğlu'nun Güzel Ahmet Abisi” ile Söyleşi -I-

Art!Space’te düzenlediğimiz Artful Living Edebiyat Söyleşilerimizin üçüncü konuğu Ahmet Ümit’ti. Ümit ile Haydar Ergülen söyleşti…

“Beyoğlu'nun Güzel Ahmet Abisi” ile Söyleşi -I-

Hepiniz hoş geldiniz. Bu akşam Art Space Edebiyat Söyleşileri'nin üçüncüsünde Ahmet Ümit'le beraberiz. Orhan Kemal'in biliyorsunuz 2014'te 100. doğum yıldönümüydü. Onunla ilgili hayli etkinlik yapıldı. Bu etkinliklerin bazılarına birlikte katıldık, bazılarına ayrı ayrı katıldık. Bu defter onun bir anısı. Ben de Orhan Kemal'i çok sevdiğim için soruları bu deftere hazırlıyorum. Senin sorular da burada Ahmet.  Ayrıca Ahmet Ümit de benim için  Orhan Kemal gibi, Aziz Nesin gibi, Fakir Baykurt gibi büyük halk yazarlarından biri. Orhan Kemal 1950'lerde 1960'larda, Türkiye'de okura roman okutan, kitap okutan büyük bir halk yazarıydı. Sonra o gelenek tabii başta Fakir Baykurt'la Aziz Nesin'le devam etti. Şimdi günümüzde o bayrağı taşıyan yazarlar var. Bunların da başında Ahmet Ümit geliyor. Hoşgeldin Ahmet.

Hoşbulduk, sağolasın.

Ahmet Ümit ilk kitabını 1982 yılında yayınlıyor.

81 ya da 82... Ben de tam bilmiyorum. 

82 galiba. Sokağın Zulası adlı bir şiir kitabı. Ahmet de birçok edebiyatçımız gibi şiirle başlayanlardan. Orhan Kemal gibi diyelim. Orhan Kemal hapishaneye düşünce, Nazım Hikmet oğlum sen şiiri bırak hikâye, roman yaz demiş. Böyle büyük bir ustalık yapmış. Bize büyük bir yazar kazandırmış. Sana hiç şiiri bırak diyen oldu mu?

Çoook…

©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Yoksa kendin mi bıraktın, nasıl oldu?

Ben aslında şiirle başlamadım. 

Öyle mi? Bir tane hikâyen varmış.

Ben hikâyeyle başladım. Aslında şöyle oldu bu yazarlık meselesi, bazı insanlar başından beri yazar olmayı düşünür ya, başından beri mühendis olmayı düşünürsünüz, öğretmen olmayı. Bende öyle bir şey yoktu. Yazar olmak diye bir şey aklımın ucundan geçmiyordu benim. Çok kitap okurdum. Politik bir dönemdi. Ve o politik dönemde biraz da kitabı dünyayı değiştirmek için okurduk. Roman okurken, öykü okurken, şiir okurken kafamda hep adaletsizliklerle savaşmak, bir ütopyayı gerçekleştirmek gibi şeyler vardı. Ama yazar olmak yoktu. Yazar olmayı hiç düşünmüyordum. Yazar olmam tümüyle hem bir rastlantı, hem de eşyanın tabiatına uygunluk şeklinde gerçekleşti. 1982 yılında, o zaman biliyorsunuz askeri diktatörlük var ve onlar bir anayasa hazırladılar. Hala uğraşıyoruz ya… O anayasaya karşı, ben de genç bir devrimciyim, sokaklarda afiş yapıştırıyoruz. Çok tehlikeli bir şey tabii o dönemde. O dönemi biliyorsunuz, 90 gün falan gözaltında yatırıyorlar, öldürüyorlar. İşte bu eylem sırasında benim  bir arkadaşım tutuklandı. Ben de eyleme çıkmıştım. Bizim teşkilat da benden rapor istedi, nasıl oldu falan diye. İşte o rapor yerine ben bir hikâye yazmışım. Yazmışım diyorum... Politik şeyler yerine, politik şeyler kavramsal olarak anlatılır ya ben daha imgesel anlatmayı tercih ediyorum. Bizim politikadan anladığımız şey o zaman, 14 yaşında insan politikaya atılınca, devrimcilik denilen şey; Nazım Hikmet'in şiirleri, Yılmaz Güney'in filmleri falan. Aslında bu yani. Bilemezsin ki... Marx'ı nereden bileceksin, politikayı nereden bileceksin? 14 yaşındaki çocuk nereden bilecek? Biraz kendini gösterme, kimlik kazanma. O zaman sol revaçtaydı, kızlar solcu çocuklara bakarlardı. Biraz da onun için. Tabii, 14 yaşındaki çocuk başka ne olabilir? İşte bu raporu yazayım derken, bu hikâyeyi yazdım ben. Yazmışım. Bunu da bizimkiler bir dergiye yolladılar. Bu dergi de kırk ayrı şehirde basılan bir dergi. “Barış ve Sosyalizm Sorunları” diye bir dergi. Edebiyat dergisi değil, politik bir dergi.  Prag'da yayınlanıyor. Bu benim öykü 40 ayrı dilde yayınlandı. Orhan Pamuk hiçbir dile çevrilmemiş daha, kitabı bile çıkmamış olabilir. 85 galiba.

83 sanırım.

O zaman yayınlanmış. Tabii bu öyküyü edebi değeri için basmadılar. Politik değeri için bastılar. Fakat, ne olursa olsun, ilk öykün 40 dilde yayınlanıyor. Şaka değil. Bu bana 'yazar olabilir miyim?' i düşündürmeye başladı. Öykülerle devam ettim. Bu arada 85 yılında Moskova'ya gittim ben, Nazım Hikmet gibi.

Evet, onu soracaktım. Sen 85'te artık darbenin 5. senesi. Örgüt dağılmış. TKP yeraltında zaten. 85'te ne işin vardı?

Dağılmış değil. Dağılmış değil ama yeraltında. Yeraltında olduğu için bir operasyon oldu. O operasyonda da polis benim eşgalimi öğrendi. İsim bilmiyorlar. İllegal. Ali diye biliyorlar. O zaman sakal da yok. 25 yaşında bıyıklı, zayıf, esmer bir adam arıyorlar. Binlerce adam var Türkiye'de öyle. Ama bizim örgüttekiler,  hadi seni Moskova'ya yollayalım, dediler. Sormadılar bile fikrimi, zaten sorulmazdı. 

Gidecek başka yer yok tabii. 

Beş gün sonra ben trenle, sahte bir pasaportla Bulgaristan'a gittim. James Bond filmleri gibi çok heyecanlı, niye polisiye yazdığım oradan anlaşılır. Müthişti. Sirkeci'ye gittim. Frankfurt'da yaşayan, Nejat bilmem ne diye teknisyen bir adam olarak Bulgaristan'a. 14 gün Bulgaristan'da kaldık.

İlk defa çıkıyorsun değil mi yurtdışına?

İlk kez çıkıyorum. İnanılmaz bir şey. Oradan uçakla Moskova'ya. İşte şiir de Moskova'da başladı. Hep hikâye yazıyordum. Moskova'da şiir yazma denilince herkesin aklına şey gelir; gittin işte güzel kızlar falan, tabii ki şiir yazacaksın. İlgisi yok, gerçekten ilgisi yok.

Niye yazdın?

Hava durumu yüzünden. Ciddi söylüyorum, güneş yok. Şimdi bak, yılın büyük bölümü bizde güneş var. Dolayısıyla melankoli yok. Orada melankoli var, ışık olmayınca melankoli başlıyor. İki yol var. Bir tane Rus sevgili bulacaksın. Bulabilirdim. Çok güzel, Rus değil de Yunanlı bir komünist vardı. Kadın da acayip seviyordu beni, aşıktı muhtemelen. Niki... Sirtaki hocasıydı, çok güzel bir kadındı. Bir gözleri vardı, bizim temmuz ayında Boğazda ikindiden sonra öyle bir renk oluşur...

Sen şiire devam etmelisin.

Müzeyyen Senar'ın “kimseye etmem şikayet” şarkısını paylaşamazsın...

Oturup tartışıyorsun ve konuşuyorsun Rus kadınlarıyla. Ama sıkıntı şu ki, Müzeyyen Senar'ın 'Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime' şarkısını paylaşamazsın. 

Seyirci--- Kesinlikle, alkışlıyorum sizi. 

“Zahidem kurbanım”, olmaz. Şostakoviç? Tabii. Çaykovski, Kuğu Gölü Balesi.Tolstoy, Dostoyevski bunların hepsini tartışabiliriz. Ayvazovski resimlerini tartışabiliriz. Ama Zeki Müren'in 'Aşiyan yollarından seslensem duyar mısın'ı anlamıyor Tanya. Anlamıyor. Ama Niki anlıyor. Niki'nin babası Manisa'dan gitmiş. Hala Rembetiko var. İşte şiir öyle başladı. Bir sıkıntı, bir sıkıntı... O sıkıntıyla biz şiire başladık. Karıma ihanet etseydim, şiir olmayacaktı. Niki diye bir aşkım olacaktı. 

İlk şiiri 82'de yayınladın değil mi? Tabii... Sokağın Zulası diye. 

O da şöyle oldu; niye bassınlar benim şiir kitabımı? Şimdi ben Sovyetler Birliği'ne gidince bir şey gördüm Haydar. Kafamdaki ideal, uğruna dövüştüğüm ideal toplumla, gördüğüm Sovyetler Birliği çok farklıydı. Değişim istiyorlar.Çok büyük sıkıntı var. Alkolizm almış yürümüş. Şunları çözmüşler; ekmek  çok ucuz, et çok ucuz, sağlık ücretsiz ama çok kötü. Ulaşım çok ucuz. Bence en önemli mesele, Solun düşünmesi gereken en önemli mesele şu: İnsanların ruhlarını aynı kalıba dökmeye çalışmışlar. İçimizdeki bireyselliği, belleği, benim sizden farkımı, sizin benden farkınızı, size özgü renkleri öldürmüşler. Bunu da, sen böyle dersen küçük burjuvasın ve bireycisin. Bireyci falan değilim. Ben kendimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. 'Hayır, yanlış! Sen mühendis olacaksın!' Mühendis olmayacağım, futbolcu olacağım. 'Hayır, plan gereği böyle olacaksın!' Bitirmişler insanları. Düşün ben burada şimdi diktatörlüğe karşı dövüşen biriyim. Böyle bir inançla geliyorum. Uçak indi Moskova'ya, hiç unutmam, ağaç yahu, çam ağacı. Sosyalizmin ağacı. Böyle bakıyorum salak salak. Sosyalizm bulutu. Yani böyle bir adamın düşüncesini değiştirdiler. Ben dedim ki orada, yazar olacağım abi. Çünkü gittim Nazım'a, Vera sağdı o zaman . Evine gittim Nazım Hikmet'in. Birkaç kere gittim. Ve tabii Sovyetler Birliği'nin  ve Rusların çok önemli, bizden daha güzel bir özelliği var. Sanatçılara inanılmaz saygı gösteriyorlar. Hem edebiyatçılara, hem ressamlara, hem bilim adamlarına. O da beni çok etkiledi. Bir de tabii gördüğüm o parti marti hoş değil yani hakikaten. Bizim parti illegal bir partiydi. İttihat Terakki gibi. Bilmiyorsun. Mitolojik bir şey. Herkes kahraman. Che Guevera'yı tanıyoruz. Kahraman ya. Oturup adamla içki içsek belki fikrimiz değişecek. Fidel Castro'yu tanımıyoruz. Oturup konuşsan fikrin değişecek belki. Benim fikrimi değiştirdiler. Gördüm. Görünce dedim ki, abi ben kendi sözümü söylerim. Yazıyorum da. Öyle bir şansım var. Kendi sözümü söyleyebilirim. Nazım Hikmet gibi yani. İdeal ama olsun. Mayakovski gibi, Dostoyevski gibi söyleyebilirim arkadaş, dedim ve yazar olmaya karar verdim. Ama birdenbire olmadı. İşte bu şiir kitabını bana aslında rüşvet olsun diye bastı bizim teşkilat. Ben dedim ki, ben yazar olacağım. Üç ay gazetecilik yap dediler bana. Onun için kitabımı bastılar. Şiir kitabı öyle çıktı yani.

Sonra  dergi çıkardınız Ayhan Bozkurt'la. 

Evet o “Hişt” dönemidir. 

O dergiyi alırdım. Güzeldi. Sepya gibi bir şeydi. Çok fotoğraf olurdu, kapağında da fotoğraflar. İkiniz çıkarıyordunuz değil mi Ayhan Bozkurt'la?

Hayır. Şöyleydi, bizim örgüt bitti, dağıldı. Sovyetler Birliği yıkıldı. Türkiye Komünist Partisi birleşti, dağıldı, bitti, paramparça oldu. O arada zaten benim fikrim değişmişti. En azından sosyalizm ya da adı ne olursa olsun savaşımı sürdürdüğüm bir dünya. Buna hala inanıyordum ama. Otoriter bir yapıya inanmıyordum. Tek sesliliğe inanmıyordum. Sadece benim fikirlerimin doğru olduğuna, onların fikirlerinin yanlış olduğuna, onların hain ve alçak ve satılmış olduğu fikrine inanmıyor, bunun saçma olduğunu düşünüyordum artık. Her düşüncenin içinde bir doğru olabileceğini düşünmeye başlamıştım. Yine hala sol tarafta duruyorum. O nedenle dedik ki kendi kendimize, dergi çıkaralım. Zaten komünal bir yapıdan geldiğimiz için hazırız buna. O güçle 'Hişt'i çıkardık. 'Hişt' de şeydir, Sait Faik'in bir hikâyesi vardır. Çok güzeldir. “Hişt hişt”... Bilir misiniz hikâyeyi? Umutsuz bir adam yürümektedir. Sait Faik'i biliyorsunuz. Melankoliktir. Hep yalnız hisseder kendisini. Toplumun dışında kalmıştır. Tek başına kalmıştır. Böyle bir insan. Gelmiş geçmiş en büyük hikâyecilerden bir tanesi. Adam bir gün yolda giderken yalnız, bir ses duyar. Biri hişt, hişt! der. Bakar, kimse yok. O mu söyledi, bu mu söyledi, kuş mu söyledi, börtü böcek mi söyledi, arabacı mı söyledi, bahçıvan mı söyledi? Bulamaz. Ama en sonunda der ki, nereden gelirse gelsin ama bir 'hişt' sesi gelsin. Yeter ki gelsin, kimden gelirse gelsin.  Bizimki de o 'hişt' sesi, umutsuzluğa karşı, yalnızlığa karşı bir 'hişt'ti yani. 'Hişt, hey! Yalnız değilsin, bak buradayız'dan çıkan bir espriydi.

Kaç yıl sürdü?

8 yıl. Tabii düzenli olmadı. Sonra kendimizi tekrarlamaya başladığımızı fark ettik. Ve sanatta senin de bildiğin gibi en önemli mesele, sanatın ölümü denen şey; tekrarlamaktır. Eğer kendinizi tekrarlıyorsanız, şairler, yazarlar, ressamlar... Kapatın, ölün, yani intihar edin. Biz de dedik, intihar edelim dergi olarak. Kapattık.

Ama anılan dergilerden biri olarak kaldı.

Güzel oldu. Farklıydı. İnce, uzundu. Alışık olunmayan, fotoğrafı bol olan.

Sonra... Öykü kitabı yayınlıyorsun. 'Çıplak Ayaklıydı Gece', '92'de. Sonra hiç öykü kitabı yayınlamadın. Hürriyet'te mesela geçen, önceki yıllarda, pazar ekinde polisiye hikâyeler yayınlıyordun. Dört beş tane görmüştüm. O kadardı belki de.

Doğru, doğru. Ona ara verdim. Çünkü polisiye öykü yazmak çok zor. Bir de sınırlı.

1 sayfa falan yazıyordun gazetede...

Bir sayfa yetmiyordu. Bana iki sayfa vermeniz lazım dedim. Onlar dediler ki, bir sayfa veriyoruz patronla başımız belaya giriyor, reklam alıyoruz biz bundan. Ama bir sayfada polisiye öykü yazmak, tabutta rövaşata gibi. Çünkü gizleyeceksin, katil olacak, entrika olacak çok zor. Dedim ki, ben yapamayacağım kusura bakmayın. O yüzden onu bıraktım. O işi bıraktım yani. Olmuyordu. Onlar çok istiyorlardı ama. Bir de başka bir şey söyleyeyim, ben de şöyle bir şey var; bazı yazarlar var, gazete yazısı yazar, köşe yazısı yazar, arada başka bir şey yazar. Ben yapamıyorum. Ben tek eşliyim. Roman, inanılmaz kıskanç. Hiç başka bir şey yapmama izin vermiyor. Benimle ilgilen, sadece bana ait olacaksın. Ben de sadece ona ait oluyorum. 

O yüzden öykü de yazmıyorsun. 

Artık yazmıyorum. Ama şöyle öykülerim var, mesela aşk ile yazdığım ' Aşk Köpekliktir' diye bir hikâyeler bütünü var. Ama şimdi yazmıyorum. Fakat aklımda şöyle bir şey var, Türk sanat müziğini çok, acayip seviyorum. Oradaki şarkı sözlerini mesela, 'yine bir sızı var içimde' gibi çıkıp, onlardan 10-15 tane söz seçip, onlardan yola çıkarak öyküler yazmak istiyorum. Bir ara... 

Zeki Müren'in romanını yazmak...

Bu arada Zeki Müren sergisine gittin mi?

Gittim. Müthiş, olağanüstü. 

İki kattaydı sergi. Filmlerinden parçalar var. Şarkıları var, giysileri var, ayakkabıları var. Şimdi daha çok yaşıyor gibi geldi bana. Zeki Müren sergisine kızım Nar'ı götürdüm, küçük, çıkmak istemedi...

İkon, gerçekten ikon. 

Onun romanını yazabilir belki biri.

Müthiş olur.

Mesela sen yazabilirsin.

Zor.

Üzerine kitaplar var ama romanı da yazılabilir.  

Benim için zor, cinayet lazım.

Biri yazmalı ama. 

Seyirci: Zeki Müren'le ilgili bir şey anlatabilir miyim? İzmir Fuarında Zeki Müren sahnede şarkı söylüyor. Ben de üçüncü, dördüncü sırada izliyorum kendisini. En öndeki izleyicilerden bir tanesi uyuyor. Sahneden indi. Adamı yanağından öpüp, uyandırdı. 

Müthiş, işte bu... 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Sonra... Romanlar yazdın, masallar yazdın, deneme kitabın var.

20 kitap var. 11'i roman. Deneme var, 2 masal var. 

Ortalama iki yılda bir roman çıkartıyorsun. 

Doğru.

Peki nasıl çalışıyorsun? İki yılda bir roman yüksek bir şey. Türkiye standartlarında olsun, Avrupa standartlarında olsun. Hem iyi romanlar hem de çok satan romanlar. Nasıl çalışıyorsun, nasıl yazıyorsun, biraz o süreçten bahseder misin?

Tabii, aslında çoğunlukla romanlarımı yazarken -bazılarında bunu yapmıyorum ama büyük bölümünde- bir tez hazırlar gibi çalışıyorum. Çünkü, biraz önce söylediğim gibi çoğunlukla hepsinde bir tez var. Mesela, Sultanı Öldürmek'de Fatih'in ölümü... Fatih dönemi üzerine adeta bir tez hazırlığı yapar gibi çalışıyorum. Gidip mekanları da geziyorum. Edirne'ye gidiyorum. Bursa'ya gidiyorum. Bab-ı Esrar mesela, Konya'ya gidiyorum. Mevlana... Orada yaşıyorum. Yemeklerine kadar her şeylerini yaşıyorum. Bir yıl kadar araştırma sürüyor. Bir yıl sonra yazmaya başlıyorum. Ve bu bir yıl boyunca kurgu sürüyor, yani kurgusunu yapıyorum. Bir yandan okuyorum. Çünkü hiç bilmediğim bir şey. Mevlevilik mesela. Hiç bilmediğim bir şey. Bir Ses Böler Geceyi'de Aleviliği anlatıyorum. Alevi değilim ama onun üzerine çalışıyorum ve gidip Alevilerle yaşıyorum. Onların törenlerine, Cemlerine katılıyorum, köylerine gidiyorum.

Anteplisin, Antep'te çok vardır Alevi. 

Tabii, çok var. Pazarcık'ta çok var. Bir de arkadaşlarım çok var benim tabii. Bir yıl araştırma sürüyor, bir yılın sonunda yazmaya başlıyorum. O araştırma kısmı da şey değil, 'off çok zor'' falan değil. Çok eğlenceli. Benim için öyle, renkli bir hayatım oldu, şahane bir hayatım oldu benim.

Şahane hayat dediğin habire  roman yazıp, araştırma yapmak mı?

Ondan önce de güzel. Sürekli kaçmaca, kovalamaca, kavga, dövüş. Büyük heyecanlar.

Polisiyeye o yüzden başladın yani...

Tabii, büyük heyecanlar. Doymayan, bitmeyen bir tek şey var; bilgi açlığı, öğrenme açlığı. Ben romanlarımı araştırırken o açlığı gideriyorum. Yoğun bir şekilde okuyorum. Bu beni ayakta tutuyor, diri tutuyor. 'Bildiğim, hiçbir şey bilmediğim' hikâyesi var ya. Bildikçe bilmediklerinin çoğalması var ya. O yüzden o araştırma kısmı o kadar güzel ki... Şimdi ben bir roman üzerine çalışıyorum. İttihat Terakki. Paris'e gittim, Selanik'e gittim, Üsküp'e gittim, Yunanistan'ın çeşitli yerlerine... Bir de oraların yemekleri. Şahane bir şey. Bundan güzel bir şey olabilir mi? Bir de ben bu kitabı yazacağım, yüz binlerce satacak, yolda insanlar elimi sıkacak. Güzel bir şey yani. Daha ben ne isterim, daha yapacak bir şey yok hayatta? Çok güzel. Geçip gidiyoruz. 54 yaşındayız. Sağlık olur, ölüm olmazsa 20-25 yıl sonra bitti. Hesapla, 7 bin gün. 7 bin gün.Başka bir şey yok.

Öyle miymiş?

Öyle tabii... Hesapla 365,'i 20'yle çarp. Abi bu kadar ya... Ne olacak ki? 90 olsun. 10000,  gün değil. Bize büyük geliyor.  Ya, bu kadar...

Peki bu romanları 1.5-2 senede araştırmayla birlikte yazıyorsun. Nasıl saptıyorsun? Mesela, Alevi meselesi, İttihat Terakki, mitoloji, Osmanlı... Sürekli bir Türkiye'nin geçmişi, bugünü, hep meselesi olan şeyleri, yazıyorsun. Bu çok ilgi çeken bir şey tabii. Ayrıca tabii şu çok doğru; yazar, roman da yazsa, öykü de, deneme de yazsa,önce kendisi bir şey anlamak için yazıyor genel olarak. Senin dediğinle çok aynı. Sen de yazarken öğreniyorsun aslında.

Yüzde yüz.

Tabii roman için bu çok daha geçerli. 

Tabii. 

Bir de senin gibi, bir anlamda tezli diyeceğimiz romanları yazarken... Tezli derken, bir tez gibi, yazanlar için bu çok geçerli. Bunlara nasıl karar veriyorsun? Yani şu konuyu işleyeceğim diye? Mevlana'dan nasıl etkilendim?

Şimdi şöyle, mesela Bab-ı Esrar'ı nasıl yazdığımı anlatayım. Mevlana... 2005 yılında Konya'da bir kitap fuarı vardı. Kitap fuarına gittim ben. Yazar olarak, imza ve etkinlik için. O kaldığımız otelden çıktım. Mayıs ayı. İnanılmaz güzel bir koku var. Misk, amber... Nasıl güzel bir koku. Kokuyu takip ettim ben. Koku Mevlana Türbesi'ne götürdü beni. Gittiniz mi Mevlana Türbesi'ne bilmiyorum. Türbeden içeri girdim. Yeşiller giymiş, senin gibi ak sakallı bir adam, neredesin Ahmet, dedi bana. Tabii böyle olmadı. Böyle olunca herkes ''Aaa! müthiş!'' diyor. Böyle bir şey olmadı. Ya buraya kadar geldik, Mevlana Türbesi'ne de bir gidelim, dedim. Gittim. Uzun saçlı, küpeli bir oğlan: '' Abi ben senin kitaplarını okuyorum. Neden Mevlana'yı yazmıyorsun?'' dedi. Niye yazayım, ne var, dedim. Abi dedi acayip hikâyeler var burada. Nasıl yani, dedim. Abi dedi şimdi burada Şems var ya dedi, bu Şems öldürüldü. Kim öldürdü? Abi 7kişi öldürdü, bunlardan biri de Mevlana'nın ortanca oğlu Alaaddin Çelebi, dedi. Aaa! Çok ilginç, dedim ben de tabii. Enteresan oldu gerçekten. Döndüm ve okumaya başladım. İşi şakası bir yana...

Elif Şafak'ın kitabını okumuşsundur herhalde. 

Elif Şafak'ın kitabı benden sonra yayınlandı

Şaka yapıyorum. 

Fikir bana ait. Orada onu söyleyeyim. Ben hiçbir yazara benden çaldı demem. Ama...

Şaka yaptım haaa...

Bu vesileyle açıklamış olayım. Şimdi hakikaten yazarlıkta, biraz önce konuştuk, sanatta önemli olan biricik olmaktır.  Bir fikriniz vardır. Bu fikri siz anlatırsınız. Bu biricik olmaktır. Şimdi, Mevlana üzerine çok roman yazıldı. İlk kez Mevlana’yı Şems üzerinden anlatmak bana aittir, bir. İki, benim romanımda karakter olarak enteresan, bir kadın var. Roman kahramanı. Bitmedi. Bu kadın yabancı bir kadın. Ve bu kadın yurtdışından Türkiye’ye geliyor. Elif hanım sekiz ay sonra... Benim kitap2008’in kasım ayında çıktı. Onun kitabı mart ya da nisan emin değilim. Bir kitap çıkardı ‘’Aşk’’ diye. Mevlana, Şems üzerinden anlatılıyor. Bir kadın kahraman. Benim kadın kahramanım Londra’dan geliyor, onun kadın kahramanı Boston’dan geliyor. Elif hanıma soruyor gazeteciler. Benim kitabım önce çıktı ya... ‘’Bu kitabı yazarken Ahmet Ümit’in kitabını okudunuz mu?’’ Sormaz mısın? Sorarsın. Çok benziyor çünkü. Ben diyor okumadım. Etkilenmemek için okumadım. Benim kitabımda bir cümle var. Şöyle yazmışım; ‘’ rüzgarla gelen babam, rüzgarla gitmişti.’’ Elif hanımın kitabında da şöyle bir şey var;’’Ben rüzgarla gelmedim ki rüzgarla gideyim.’’ Bunlar kitapta var.

Sana nazire yapmış...

Ben tabii şimdi hiçbir yazarı suçlamam. Hiç öyle bir niyetim yok. Bu şekilde gerçekleşti. Neyse konumuza dönelim. Romanların konusu bana bu toprağın kültüründengelir. Gittiğim her yerde, gördüğüm her yerde, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Büyük Konstantin, Jüstinyen, Hititler, Hattuşili, Kargamış... Yani nereyi görürsen, diyor ki bana o gördüğüm şeyler ’’Ahmet, bizi yaz! Bizi yaz Ahmet!’’ Tabii ilgi alanım biraz da, onun için böyle duyuyorum bu sesleri. Biraz yarı şizofrenik bir durum tabii ki var. Böylece yazmaya başlıyorum. Ama güzel bir şey. Çünkü, çok sıkılıyorum. Siz sıkılmıyor musunuz? Hayat ne kadar sıkıcı ya.  Bunu yazarken çok eğleniyorum. Acayip eğlenceli. Bir sürü yeni şey öğreniyorum. Bir de cinayet var ya, öldürüyorsun, kaçıyorsun falan... Güzel yani. Eğlenceli bir şey.

Polisiye nereden? 

Polisiye? Şimdi, Roland Barthes diye Fransız bir düşünür var ya, bu ağabey bir şey söylüyor: ‘’Yazarın uslubunu belirleyen şey, kişisel tarihidir.’’ diyor. Yani, nasıl yaşarsanız öyle yazarsınız. Şimdi Kafka mesela, Avusturya-Macaristanİmparatorluğu’nda bir Yahudi.  Sağlıksız bir çocuk. Baba gürbüz, bu zayıf filan. Eserlerine baktığınızda genel bir karamsarlık havası görürsünüz. Bir de bizim Yaşar ağabey, Allah uzun ömür versin şimdi hastahanede, gümbür gümbür. Çünkü, Çukurova... Tepede bir tane ay çiçeği, üzerinde güneş var. Dolunay var. Çubuğu toprağa sok. Öteki bahar çiçeklensin. Şimdi böyle yaşayan insanlar, ben de mesela 14 yaşımdan 30 yaşıma kadar on altı yıl… Kaçmaca, kovalamaca, vurulmaca, dövüş, dava. Biraz önce anlattım. Sahte pasaportla yurt dışına gitmece. Bu hayattan polisiye çıkıyor. Adrenalin istiyor vücut artık, uyuşturucu gibi.  O yüzden yazarken bunlar gerekiyor. Böyle ağır şey yapamıyorum ben. Eğlenmem lazım benim, korkmam lazım. Şimdi bir tane şey yazıyorum. Şemsi Paşa’nın vurulmasını yazdım. Çok önemlidir. Meşrutiyet dönemi, 1908... Onun vurulmasını yazıyorum. Sanki ben oradayım. Mülazım Atıf Bey tabancayı çekiyor böyle, kaldırıyor. Şahane bir şey. çok güzel. Bayılıyorum.

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Seyirci-Şimdi Ahmet Bey, İttihat ve Terakki dipsiz bir kuyu, bir kaynak. Hikâyeler, hikâyeler, hikâyeler… 

Tabii.

Seyirci- Bitmek bilmez. Benim de orada bir hayalim vardır. Birisi de Doktor Nazım’ı yazsa.

Yazılacak çok insan var.

Kemal Tahir romanlarında vardır ama...

Seyirci- Hikâye olarak var.

Başlı başına anlatılmalı. 

Evet.

Hocam orada yazılacak asıl başka bir adam var. Ahmet Rıza... O adam inanılmaz. O adam pozitivist. 100-120 yıl önce dinsiz. Dinsiz olup olmamasına övgü olarak söylemiyorum. Öylesi bir toplumda, bu kadar aykırı olabilmiş bir insan... Olağanüstü bir tip, olağanüstü bir karakter. Paris’te onun içtiği, Jön Türkler’in kaldığı bir mekanı buldum; Bonaparte Sokağı, 25 numara...

Adı da güzelmiş. Bonaparte...

O da matrak. Şimdi orada fotoğraf çektireceğim. İki tane kadın geldi. 25 numara. Tam  kapıda kadınlar sohbet ediyorlar. Dedim bir tur atayım, geri geleyim. Ağabey inanmazsın bak, abartısız söylüyorum. 35 dakika kadınlar sohbet etti. Köşede bir tane kitapçı var, oraya girdim. Bir tane Fransız Nobel aldı ya bu yıl, onun kitaplarını koymuşlar. Gitmiyor kadınlar. Gitmiyor, gitmiyor, gitmiyor. Bekledim ben de.

Sen böyle romanlara kendini, rüzgarı falan sokuyorsun ya, bu kadınları da romana koyabilirsin...

Tabii, matrak olur. O şey de olur böyle bir suikasta falan engel olur. 


NOT: Söyleşimizin ikinci yarısı yarın yayımlanacaktır.

0
1778
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle