26 HAZİRAN, PERŞEMBE, 2014

Benim Annem Yaşamaktan Korkardı

Hâle Seval yazdı... Benim annem yaşamaktan korkardı, ölmekten korktuğu için yaşamaktan korkardı. Bir fazla kahkaha, bir gereksiz yolculuk, evin dışında olmak, o dünyaya atılmışlığının, insanın tekinsiz, yersiz yurtsuz,  kimsesiz oluşu duygusuyla  baş başa bırakır,  ölecekmiş hissini verir, korkuturdu.

Benim Annem Yaşamaktan Korkardı

Benim annem yaşamaktan korkardı, ölmekten korktuğu için yaşamaktan korkardı. Bir fazla kahkaha, bir gereksiz yolculuk, evin dışında olmak, o dünyaya atılmışlığının, insanın tekinsiz, yersiz yurtsuz,  kimsesiz oluşu duygusuyla  baş başa bırakır,  ölecekmiş hissini uyandırır, korkuturdu. Anne derdim, ölüm meleği çadırını her yere kurar. Yok derdi, gereksiz ortalıkta dolaşmamak gerekir. Öyle de yaptı, çok gezmedi, çok gülmedi, çok mutlu olmadı, belki de hiç çok sevmedi, sadece sevildi. Yalova'da büyük evinde kurduğu küçük dünyasında yaşadı, balkonundan seyrettiği deniz ve geçip giden gemiler ona renkli  bir dünyanın gölgesini  yansıttı, o gerçek sandı. Evinin sokak kapısı usta bir marangozun sihirli elleriyle yapılmışçasına dışarıdan içeri giren sayısız misafiri zamanlı zamansız konuk eder, ama o  aynı kapı annemin içeriden dışarı çıkıp gezmesine, eğlenmesine izin vermezdi. Her akşam yatarken üzerine annesinden kalan ince güvez rengi battaniyeyi örter, hatta sıkı sıkı sarılır, annesinin artık çok uzaklarda kalan kokusunu duymaya çalışırdı. Onu öyle her gördüğümde zaman perdesinin üzerindeki tozları silkelemeye çalıştığını anlardım,  o fark etmezdi ama tozlar hiç yerinden kalkmazdı.

İşte böyle günlerden birinde, apansız,  o  sokak kapısı aralandı ve evden çıktık. Yahya Kemal'in dizelerindeki gibi  ücra ve fakir İstanbul'un "mü'min, mütevekkil, yoksul insanları"  annemin ve benim hayatıma giriverdi. III.Murad ve III.Mehmet'in saray cerrahı olup, kendi adına camii yaptıran Cerrah Mehmet Paşa Camiinin önüne  geldiğimde, buradan kim bilir kimler geldi kimler geçti diye düşünmeden edemezdim onu görmeye giderken. Altı fil ayağına oturan ana kubbesi, tek minareli, tek şerefeli Camii görünce otobüsün camına başımı dayayıp bir hayale dalardım. Hayaller hep mutlu olmaz ki, benim ki de mutsuz bir hayal olurdu.

Camiinin karşısında  kesme küfeki taşından yapılmış, ön avlusuna taç kapısıyla girilen Gevherhan Hatun külliyesinin yeni restore edilmiş duvarları ve o kilitli kapısı bana artık usta marangozun yaptığı zamansız kilitlenen annemin evinin kapısını hatırlatır, anne, seni evden çıkarmak ancak böyle mi olacaktı diye sorgulamaya başlarken o hiç bitmeyen, fırtınalı bir denizi andıran "anne-kız" ilişkimizi  didik didik eder, 35 no'lu Eminönü-Kocamustafapaşa otobüsünden İncir Ağacı adlı cafenin önüne gelip indiğimde  öyle yorgun olurdum ki, hemen Cerrahpaşa'nın bahçesine  giremezdim. Bilirdim ki benden önce odasına o çok sevdiği Makedonyalı güzel doktor Afrodite gülerek  gelip, nasılsın bugün, bir akciğer filmi çekelim demiştir.

Annemin odasının camına bakarak ağır adımlarla ana caddede yürür, 1485 yılında II.Bayezid'in sadrazamı Davut Paşa'nın Sıbyan Mektebi olarak yaptırmış olduğu okulun taş duvarlarına sırtımı dayar, biraz uzak, biraz yandan ağaçların arasından bir görünen bir yok olan odanın camını gözler, aynı duygusal acıları yıllar önce yaşayan  Haydar Ergülen'in  "35C Kocamustafapaşa-Taksim" adlı çalışmasında yazdığı gibi bir gün "gidecek kimsem yok, dönecek kimsem de yok" olacak bu semtte diye düşünür, o günlerin hiç ama hiç gelmesini istemezdim.

Bahçeye adımımı attığımda tıpkı semtin insanlarına benzeyen mütevekkil, yoksul ama bir o kadar güzel kedileri, akasya, yeni dünya, çam ve çınar ağaçlarının hastalar rahatsız olmasın diye sessizce çırpınan yaprakları ve dalları  karşılardı beni. Gri taş duvarına asılı kararmış metal  levhada  "Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz" yazan binaya girdiğimde, dökme çini taşlardan

oluşan aşınmış merdivenleri  beni şifa bekleyen hastalar ve annemle buluştururdu.  İşte o zaman anlardım "nefes almak incelik ister" sözünün anlamını.

Prof. Dr. Tunçalp Hocanın kilitli oda kapısına bakarak ona ilk geldiğimiz gün  annemin giydiği lacivert döpiyesli halini hatırlar, koridorda Prof. Dr. Nurhayat Hocanın etrafındaki öğrencilere ders verişini uzaktan dinlerdim.  Bütün bu olanlar  bana, çok uzun sürecek bir yüzyılın başlangıcı gibi gelirdi oysa ne kadar kısaymış. Yanında kalan ablam, yıllarca benden  kıskandığı annemin odasında kalesini kaybetmiş, silahları alınan, teslim olmaya giden komutan gibi durur, onun o düşmüş gözlerini, düşmüş suratını her gördüğümde arkasında kalan külleri karıştırır, bulabildiğim ateşleri alıp, o yıkık kaleden yeni fakat bana ait "anne-kız sevgisi"  inşa etmeye koyulurdum. Elime aldığım her kül biraz sıcak avucumda oyalanır sonra açık camdan Marmara denizinin derin sularında açılmaya bekleyen tankerlere, gemilere doğru uçar giderdi, yakalayamazdım. Ona hediye aldığımda hiç beğenmediği ama anneannemin battaniyesi gibi son haftalarda yanından hiç ayırmadığı V yakalı somon rengi hırka hep yatağının kenarında olurdu. O hırkayı kaybetmek hayatı ve sevgiyi kaybetmek gibi gelirmiş ona biraz geç anladım.

Cerrahpaşa'nın bahçesinden çıktığımda vakit erkense, mihrabı mukarnes dolgulu, barok süslemeli yeni onarılmış Haseki Sultan Külliyesinin önünden geçer, sokak arasında bulduğum eski ve dar evlerin arasına sıkışmış eskici dükkanının vitrinine bakar, zaman varsa yürür, köşedeki büyük eskici dükkanını gezer, sahibiyle içerideki eşyalar üzerine sohbet eder, elime aldığım fincanların, cam kaselerin geçmişini sorar, şeceresini çıkardığım tüm eşyalara o günlük veda eder, sonra birbirine bitişik evlerin arasından geçerek Haseki Tramvay istasyonunun sıralarında oturup  Bağcılar-Kabataş yazan tramvayı beklerdim. Sirkeci'ye geldiğimde iner, garın yan bahçesinde bulunan ıhlamur ağacının o baygın kokusunu içime çeker,  Marmaray'ın merdivenlerini inmeye başlarken kalbim bir an için hüzünlü bir rüyadan uyanmışçasına çırpınır, geç vakit semtime geri dönerdim Koca Mustafapaşa'dan.  Orada kaldığım gecelerde bahçenin her köşesine sessizlik yayılırdı. İlerleyen  zamanda güzel bahçede tek tük görünenler de dönerdi odalarına.  Göğü delen  bahar yağmurunun ardından açan hava gibi ertesi gün yeniden doğardı beklenen ama gelmeyen umut o eski binalara o eski odalara.

Her yeni gün kendi içinde aynı gün olarak açılıp kapanırdı. Bir gün dayanamayıp Cerrah Mehmet Paşa, "ver annemi evime gideyim" dediğimde,  Tanrı izin vermiyor, dedi.  O zaman anlamıştım uğurlamak vaktinin geldiğini. Her uğurlamak bir kavuşmaksa eğer ben uğurlarken annemi Bizans zamanında kızlar manastırı olup sonra yanına külliyesi yapılan (Sünbül Efendi)  Yusuf-u Sünbül-ü Sinan Hazretlerinden, o  kavuştu Mevlasına. Yahya Kemal "Serviliklerde sükun, yolda sükun, evde sükun./ Bu taraf bu halkıyla ezelden meskun./ Bir afif aile sessizliği var evlerde;/ Örtüyor fakrı asaletle çekilmiş perde./ Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak../ Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak/ Hüznü bir zevk edinenler yaşıyor burada" der  "Koca Mustafapaşa" şiirinin dizelerinde, inanmak ve hüznü bir zevk edinmek  için  Mayıs sonlarında   ben de katıldım onlara.



1 Çaldığım Kadın Yüzleri adlı dosyadan bir bölüm.

0
1288
0
Fotoğraf: Dominik Dietrich
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle