19 HAZİRAN, PERŞEMBE, 2014

Bana Adını Söyle

24 yazardan 24 ayar bir kitap. Bana Adını Söyle...

Bana Adını Söyle

“İsminle müsemma olasın!”, “Adınca yaşayasın!” dileklerini duymayan var mıdır? Bazen “adı batasıca” denmiştir arkamızdan, kimimizin istemediği işlere “adı karışmıştır”, “ismi lazım değil” dendiği de olmuştur birçoğumuza. Kimimiz isyanla “adım çıktı dokuza, inmez sekize” demişizdir. Kimi zaman, “adım gibi biliyorum ki…” diyerek ayak diremişizdir. Bazen de “adım deliye çıktı” diye yakınmışızdır.

Adımızla ilgili öyle çok söz işitmişizdir ki, adımızın bir “kader” gibi bize koşut bir hayatı ya da bazen bize inat, gizli ya da hükümran bir hayatı olduğunu zaman zaman düşünmeden edememişizdir.

Peki, ömürlerini kelimelerle ve hayatı anlamlandırma gayretiyle geçiren, kelimeleri kılıktan kılığa sokan ve onlara durmadan yeni kılıflar, yeni anlam çeperleri kuran yazarlar, kendi seçmedikleri bir adla nasıl ilişki kurarlar? Yazarlar kendi adlarının anlamlarıyla nasıl bir bağ inşa ederler?

Filiz Özdem’in hazırladığı Bana Adını Söyle’de yazar ve şairler, kaleme aldıkları otobiyografik metinlerde bu konuyu duvarsız ve perdesiz, içtenlikle okurlarla paylaşıyor.

Yazarlar:

Aslı Serin, Ayşegül Çelik, B. Nihan Eren, Berat Alanyalı, Betül Dünder, Burhan Sönmez, Doğan Yarıcı, “Emine” Sevgi Özdamar, Faruk Duman, Filiz Özdem, Gürsel Korat, Haydar Ergülen, İnan Çetin, Karin Karakaşlı, Mahir Öztaş, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Yalçın, Nalân Kiraz, Nursel Duruel, Ömer F. Oyal, Özen Yula, Semra Topal, Uğur Yücel, Yiğit Bener.

Kitaptan tadımlık parçalar:

Aslı Serin

herkes kadar aslı olmakla uğraşıyordum
anlamak dediğimiz şeyin fenalığını ilk,
çocuklar öldürüldüğünde hissettim ve ben
aslı olarak bir şey yapamıyordum
aslı olarak bir şey yapamamak ne kötüdür bilemezsiniz
çok pis kandırılmıştım
sen farklısın çünkü aslısın diyen annem beni kandırmıştı
aslı dururken kopyaları olur mu, sen benim aslımsın diyen sevdiğim de
herkes beni benimle kandırıyordu ve
ben buna da çok ağlamıştım

Ayşegül Çelik

Herkes bir hayalin peşinden isim koyar çocuğa, Görkem diyenin de, Ali diyenin de bir düşü var.  Çünkü insanın dünyadaki yeridir isim ve kadim hikâyeler harflerin kaderinden bahseder. Öyle ya da böyle, insan tepesine kondurulan o harflerle yaşar gider.

B. Nihan Eren

Bu dünya üzerinde seni çağırdıkları, andıkları, seslendikleri, olmanı umdukları kişi olarak gezinirken, varlığına ve bütün olanlara şaştığın yetmiyormuş gibi o çok tanıdık eski utancı taptaze taşıyarak yazmaya devam edebilmek, tek ve büyük bir endişeyi sürekli hissetmekten ve bununla yorgun düşmekten başka hiçbir şey değil.

Berat Alanyalı

Kişinin kendilik imgesi aynı kaldıkça ismin bir önemi var mı? Belki yok, ama insan kendisini adından ayıramıyor. Kişinin dünyayla kurduğu ilişkide bir tanışma eşiği, bir anahtar gibi adı. Her eşikte önce adını söylersin. İsim, öteki için başlangıçta içi boş bir imge zarıdır. Sonra o imgenin içi özgün varoluşunla dolmaya başlar: Vefakâr, dost canlısı, sakin... Bencil, hırçın, öfkeli...

Betül Dünder

İnsan bir adı, bir adın uzaklığını öyle, o acıyı, o hin sızıyı yaşamak için dönüp bakmaz, aranmaz ama… Ben bile bile işte, bile isteye Betül’e bile öyle dönüp bakmam. Tutar Bengü’ye bakarım. O istasyon uğultusunu duyarım sonra oradaki gitmeler kalmalar, göndermeler karşılamalar ha bi gurbetlik ha bi gurbetlik; kimse beni duymuyor da ben duyuyorum onları gibi biri çıkar “Bengüü, Bengüü...” diye bağırır da illâ… Bakarım kimse irkilmez, ilgilenmez. Bense hep o camı indiririm. Kafamı uzatırım o ağlayanlı, gülenli, bi dalgın bakışlı kalabalığa ve Ufff! Soran olursa diyemem neden yediğimi o yumruğu, kimden yediğimi, adımın da “üstelik” BENGÜ olmadığını…cık diyemem.

Burhan Sönmez

Bir yıl önce köy ikiye ayrılmış ve büyük bir kavga yaşanmıştı. Kavga aylarca hem köyde hem kentte sürmüş, insanlar bıçaklanmış, evler kurşunlanmıştı. Karşı tarafın adamları, intikam için zaman kollamış ve nihayet o gün tuzak kurmuşlardı. Köyün girişindeki dereye saklanıp tüfekleri ve tabancalarıyla beklemişlerdi. Güneş tepelerin ardına düşmüş, yıldızlar çıkmış, hava serinlemişti. Ama gelen giden olmamıştı. Tarladaki kazanın haberi köye ertesi gün ulaştı. Feodal ahlakın hüküm sürdüğü zamanlardı. Düşmanları, her şeyi öğrendikten sonra bile, Burhan’ın traktör altında kaldığını, babası tarafından çiğnendiğini ihbar etmediler. Ölüm ve intikam, bozkırda kendi bildiği yolda, kendi asaletiyle ilerlerdi.

Doğan Yarıcı

İnsan adlarında olduğu kadar yer adlarında da dayatmacıyız. Cunda’ya Ali Baba, Bellapais’e Beylerbeyi, Dersim’e Tunceli dedirtiriz. Kökünü, hikâyelerini inkâr ederiz. Bir şahsiyetin adını tutup bir caddeye veririz, sonra başkası gelir onun adını kaldırır bir başka ad verir, çok eskilerden kalmış sokakların ilk adları bizim ülkemizde değişmiştir. Çok anlam yüklemişizdir ada.

“Emine” Sevgi Özdamar

Annem, ben daha çocukken gözlerime bakıp “Sevgi ateştir, Sevgi ateştir, Sevgi ateştir” diye bir şarkı mırıldanmıştı. Tuhaftır, bu “ateştir” lafını ben kendime yorumladım, adıma değil. Yani, ben ateştim. Bu da hoşuma gitmişti. “Ben ateşim, ben ateşim, ben ateşim.”

Faruk Duman

Adalet, sevgiden yol alır. Dünyayı sevmiyorsa kişi, doğayı, insanı, hayvanı sevmiyorsa ortada ne haklı kalır ne haksız. Özsevgi de gereklidir elbette. Özsevgi, Nermi Uygur’un dikkat çektiği “başka sevgisi”nden ne ölçüde ayrılabilir? Öyle ya, benim, “başkası”ndan ya da “başka şey”den ne farkım olabilir ki, özsevgim başka sevgimden büyük olsun? Ama çoğunlukla dış dünyayı başkalaştırıyor insan, moda deyimle, ötekileştiriyor onu. O zaman adaletsizliğin de, sahte vicdanın da usul usul başladığı gözden kaçıyor.

Filiz Özdem

Esra, gölgemden eksilen parçamdı benim. Peki, gölgem eksildiyse nasıl oluyordu da hâlâ uzayıp duruyordu. Öyleyse, iyice karanlıktaydım. Hem parçam eksildiyse, içimde gitgide daha da derinlere batan diken neyin nesiydi? Doğrusu bütün bunlara dair hiçbir şey bilmiyordum, ancak belki de bu bilinmezlik sahası yazının çopurlu tarlasıydı.

Gürsel Korat

Ben oluşumun bir gün sonu geldiğinde, yani öldüğümde fiziki varlığım yok olur; adım yalnızca ad olarak kalır. Ne tuhaf! Öldükten sonra anımsanmak, benliğimiz yok olduğu halde pek çok insanda da aynısına rastlanan bir adla mümkündür.

Haydar Ergülen

Aynaya yalnızca yüzümüzle mi bakarız, hayır, adımızla da bakarız. Aynaya bakan kim?

Yüzüm mü adım mı?

Kim kimi taşıyor: Ben mi bu adı taşıyorum yoksa adım mı beni taşıyan?

Bir de adını yaşamak var, adınla yaşamanın yanı sıra. “Adınla bin yaşa” dedikleri de olur insana, bana da oldu, hem de çok, galiba adımın sonsuza dek sürmesi dileğiyle eşanlamlıydı adımla bin yıl yaşamam temennisi. Şimdilik bir ve birlikte yaşıyor ve yaşlanıyoruz.

İnsanın adı da yaşlanır mı? Yoksa zaten bazıları yaşlı adlarla mı doğarlar? Adları mıdır onları erkenden yaşlandıran? Kendilerini yaşlı doğmuş ya da hep ihtiyar bir çocuk gibi görmelerine sebep olan şey adları mıdır?

İnan Çetin

Yalnızca haz almak için midir adımızın anlamı, işlevi üstünde kafa yormamız? Elbette değil. Öyleyse bir kişinin adı, o kimsenin geleceğinin işaretlerini taşıyan bir aracı mıdır? İlle de öyle olması gerekmez ama bilinmezliklerden yana zengindir hayat, ya harflerin ifade ettiğini aşan özel bir anlamı varsa adımızın?   Bir de şu var: Adlarda her zaman bir gelecek vardır.

Karin Karakaşlı

Dillerin reçel kavanozu misali etiketlendiği gün yekpare zaman sonlandı, ben de ikiye bölünmüş oldum.

İki dilli olmak kelimenin gerçek anlamıyla böyle bir şey olmalı. Meselenin sadece evin ve sokağın diliyle sınırlı olmadığını, aslında bu iki dilin iki ayrı dünya demeye geldiğini de zamanla öğrendim. Ermeni okulundaki ilköğretim yılları gökten yağmur misali yağan harflerle başladı. Meğer, benim bu Ermenicenin alfabesi de farklıymış! Hal böyle olunca 29 Latin alfabesi harfine, 38 Ermenice harf de eklendi ve sonuçta ben gözleri çizgi film karakteri gibi kocaman olmuş, dehşetle önümdeki sözcüklere bakarken buldum kendimi.

Mahir Öztaş

Unamuno'ya göre Habil'in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesi bir ekmek kavgası değil, tanrısal bellekte var olma kavgasıydı. Bir başka deyişle, bana sorarsanız, soyunu sürdürme ve adını yaşatma kavgasıydı. Ekmek kavgası çözümlendiğinde yaşam savaşı daha korkunç bir biçimde ortaya çıkacaktı. Ne de olsa kıskançlık, ruhsal açlıktan başka bir şey değildi. Peki ama, sonuçta geriye bir yapıt kalacağına göre, adımıza duyduğumuz bu bağlılığın nedeni nedir? Bana kalırsa, ad dediğimiz şeyi ölümsüzlük, ya da kalıcılık kavramlarının dışında düşünmek çok zordur. Derler ki, tanrının dünyayı yaratmasındaki neden bile, ününü duyurmak içinmiş.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu

Kendimi göremiyorum dışarıdan, ayna gerekiyor, adımı göremiyorum dışarıdan başka sesler, başka akıllar gerekiyor beni bana yansıtan. Sonunda bir ayna buluyorum. Yazdığım öykülerin, şiirlerin aynasını. Benden doğan, benim hücrelerimi barındıran ve bana geçmişten seslenebilen tümceler, sözcükler, düşünce parçaları. Bunlar benim.

Murat Yalçın

Bazen adlarımın bu tepinmelerine öfkelenip, “Şu okullar, bir de askerlik bitsin, hayatımın resmiyeti sona ersin, ilk işim mahkemeye vermek olacak Ömer ile Şahin’i. Onlardan kesinkes kurtulacağım” derdim. Murat’ın beni rahatsız etmediğini düşünüp onu daha çok benimserdim. Murat biraz da bendeki adlara isyanın bayrağı, askeri diktaya karşı gelen bir demokratik örgütün adıydı. Ne de olsa sivildi, hafifti, eşitlikçi, paylaşımcıydı. Halktı Murat, filmlerdeki “fakir ama gururlu” adamın adıydı. Mertti, dürüsttü, iyi niyetliydi, samimiydi. Saftı belki biraz ama bundan zarar görmezdi.

Nalân Kiraz

Keder ile mutluluk arasında gidip gelmeyi seven bir zamana doğmuşuz biz. Bu yüzden de (nostalji falan değil ama) sanki biraz daha safmış çok şey; arı, duru…

Nursel Duruel

İnsanlığın tarihi sanattan bilime, dinden siyasete, akla gelebilecek her alanda iz bırakmış adlarla dolu. Bıraktığı ize göre adın iyisi var, kötüsü var: Yapanlar, yıkanlar; onduranlar, öldürenler…

Ömer F. Oyal

Camlardan giren ışık içerideki loşluğu yer yer parçalara ayırıyor, toz zerreciklerini görünür kılıyor, duvardaki vefat etmiş müdürlerin yüzlerinde parlıyordu. Beni tanımlayan iki isme ve üstelik de aynı soyadına sahip kişinin benimle alakası yoktu. Dahası o ben değildim. Bu garipti. Ürkütücü olduğunu hatırlıyorum. Ben değildim ama beni tanımlayan tüm adlara sahip olarak duvardan bana bakıyordu. Ona hiç benzemiyorum ki, bu böylesi bir durumda iç ferahlatıcı olmalıydı. Yine de bu farklılık durumu pek kurtarmıyordu.

Özen Yula

Herkes fazlasıyla başkasına ait. Kendine ait insanlar az. Dünyaları hep birbirine benziyor bu sebepten. Her bir birim kendi içinde korunaklı alanlara yerleşmiş. Babalar bu doksan, bilemedin yüz yirmi metrekarenin tanrısı oluyor. Anneler his rüzgârı estirip hatalı evlatlar yetiştiriyor. Yanlış sevilen çocuklar büyüyor, büyüyor, ama her seferinde daha küçülüyor. Yanlış seviyorlar, üzüyorlar, üzülüyorlar da! Ama geçiyor, çabuk unutuyorlar. Hepsi bir araya gelip ait oldukları bir yer, birtakım kurallar bütünü arıyor. Bu kurallar bütününü içine doğdukları ve yazıldıkları milliyetle, dinle bulduklarını düşünüyorlar. Sonra insanlar kendileri gibi olamamanın utancıyla kendileri gibi olmayanlara saldırıyor. Yanlış seviyorlar, yanlış nefret ediyorlar. Çünkü kendileri olamıyorlar. Hiç ders almıyorlar ne öznel ne genel tarihlerinden ve sevdiklerini sanırken sevmiyorlar… Sevemiyorlar… Gelmiş geçmiş bütün özetimiz bu! Maalesef bu! “Özen” ise gitgide bir masal oluyor buralarda.

Semra Topal

Bana  adımla  en  çok  annem  seslenmiştir, onu  hiç  tanımamış  da  olabilirdim, ama  ne  olursa  olsun  adım  annemi  yansıtır. Çocukken  sevdiğim  herkesi  yansıtır, sevmediklerime  yer  yok, onları  hiç  taşımam. Sevmediklerimin  adımda, bedenimde  hiç  yeri  olmamasını  isterim. Bu  doğaldır, çünkü  onlarla  hiçbir  bağ  kurmamışımdır, adını  yüreğimden  sildim  ya  da  adını  anmak  istemiyorum, adı  lazım  değil  deriz  ya. Benden  uzak  olsunlar  hesabı, ama  zaten  uzak… çok  uzaktırlar.  Bir  yıkıma  sebep  olduklarında  onları  köklerinden  tutup  atmaya  çalışırız  dilimizden, bedenimizden. Bize  pahalıya  patlamış  olanları  adlarıyla  birlikte  cehenneme  postalarız  hep. Akıbetleriyle  ilgilenmeyiz, umursamayız.

Uğur Yücel

Çocukken mahallede benden başka Uğur yoktu. O nedenle Kuzguncuk gibi bir yerde neredeyse lakapsız yegâne adam ben oldum. Hangi Uğur yok! Bir tane. Anneler çocuklarını akşam indiğinde haykırarak çağırırlardı. Mesela “Hüsametttiiiiin!” İnletir mahalleyi. Benim annem, “Uuuğuuuur!” diye bağırdığında kumru sesi gibi gelirdi. Bir de usullacık bağırırdı yavrum. İsimlerin insanın kendi üzerinde bir efekt yarattığını bilirim. Demircan, Bünyamin, Haşmet. Koysanıza gürültülü bol heceli isimler. Uğur! Ne oldu şimdi? İki hecelik yalnızlık. Fakat iki Uğur arasında niyet tutayım mevzuunun benim için de diğer Uğur için de özel bir hazzı vardır. Teyzemiz araya girer kendine niyet tutar, kızına tutar, dedesini çağırır. Ancak, çocukluktan beri adımla birlikte beni şans nesnesi olarak tanımlamaları psikolojimi bozmuş olabilir.

Yiğit Bener

Üniversite yıllarımda ise uslu uslu okumak yerine militanlığa kalkışmamda, yiğitlik kaygısının rolü olmuştur sanırım. 12 Eylül’den sonra, hakkımda on yıl sürecek bir dava açılmasına neden olan da yine adımdan vazgeçemeyişimdi: Savcıların işini kolaylaştırmaya ne gerek vardı denebilir, ancak darbecilere karşı yapılan bir toplantıda takma ad kullanmayı bir türlü yiğitliğe yakıştıramamıştım…

Gerçi, bu konuda daha sonra akıllandım, yurtdışında on yılı bulan “sürgünde beynelmilel parti militanlığım” boyunca, Türkçe bilmeyen yoldaşlarım tarafından daha kolay telaffuz edilebilecek bir takma isim seçtim kendime. Baş harfleri başlı başına bir rumuz sayılabilirdi, çünkü tek derdi yuvaya dönmek olan film kahramanı uzaylı yaratığınkiyle aynıydı: E.T.

0
1169
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle