15 NİSAN, ÇARŞAMBA, 2015

Art!Space’te Yekta Kopan ile Söyleştik - II -

Art!Space’te düzenlediğimiz Artful Living Edebiyat Söyleşilerimizin ikinci konuğu Yekta Kopan’dı. Kopan ile Haydar Ergülen söyleşti…

Art!Space’te Yekta Kopan ile Söyleştik - II -

Son kitabın İki Şiirin Arasında iki bölümden oluşuyor. Bir bölümü “Hayalet Gemi”de yayınlanan öyküler.

Aslında birazı “Hayalet Gemi”de yayımlandı, birazı o dönemde yazıp yayımlamadıklarım. 'Daha Önce Tanışmış mıydık?' adlı ikinci bölüm, daha önce bu Altkitap diye anlattığım, ücretsiz olarak insanların ulaşabildiği e-kitap sitesinden, sayısal yayınevinden insanlara ulaştı. 2002 veya 2003 yılında yayınlandı diyeyim, o tabii başka bir şey, güncellendi. Ve o tarihten kitabın yayınlandığı zamana kadar da yüz elli bin kadar okuyucuya ulaşmış bir kopyadan bahsediyorum. Can Yayınları bir ara bunu istedi, kitap yapalım diye. Ben de asla dedim. Onu oraya yaptım, orası için yaptım, orada olması hoşuma gidiyor. O yüzden de asla istemiyorum dedim. Sonra bu oyunbaz zihnime girecek bir cümle kurdular. Oyun seviyorum ya, oyun oynamayı sevdiğim anlayan cin fikirli cümleyi şöyle kurdular, ya dediler hep normalde bir kitap yayınlanır, daha sonra onun e-kitabı yapılır. Piyasa buraya doğru işler. Önce fizikseli olur, sonra e-kitabı olur. Böylece sen de ilk kez önce e-kitabını yapsan, sonra fizikselini yapsan dediler. Benim bir anda hoşuma gitti bu fikir. Ama tabii ki hemen salakça bu fikre yenik düşmedim. Şu durum hoşuma gitti, 'Daha Önce Tanışmış mıydık?''taki öyküler iç hesaplaşmalardır ve çoğu erkek karakterdir. Çoğu erkek karakterin iç hesaplaşmaları üzerine kurulu.  Benim 95'te falan yazdığım bir öykü var orada. Neredeyse 20 senelik bir öykü var. Ve o iç hesaplaşmalar, zihinde geçen içe dönük hesaplaşmalar vardır. Onun üstüne ben de 'Biraz Konuşabilir miyiz?' adlı birinci bölüme çalıştım. Bu birinci bölüm de içte yaşanan ama diyaloga dökülen yani erkeklerin kendi aralarında konuşarak çözebileceklerine inandıkları hesaplaşmalardır. 

Sofralardır, masalardır.

Fakat burada çok tuhaf bir şey vardır. Bu erkekler uzun uzun konuşurlar, birbirlerine anlatırlar dertlerini. Bu konuda fazla ketum değildirler. Hatta eğer rakı sofralarında falan oturuyorlarsa, belli bir saatten sonra ne ketumu, zaten buradan salya akmaya başlar. Kontrolsüzce her şeyi anlatırlar. Kadınların kendi aralarındaki konuşmaları kadar kontrollü ve dinamikleri ölçen bir halleri yoktur. Zaten belli  bir saatten sonra el, kol falan başlar. Hahaha falan diye. Çok anlatırlar ve gecenin sonunda hiçbir şey çözülmemiştir. Günün sonunda da, ömrün sonunda da aslında bütün anlatılandan hiçbir şey çıkmamıştır. Tabii ki bu bir genelleme değil, yanlış anlamayın. Böyle erkeklerin dünyasından bahsediyorum. Bütün anlatıların sonunda, günün sonunda, ömrün sonunda, o son nefeste aslında o ergenlikte birbirine tokat atan o iki adamdan farklı değildir ikisi. Yani en son nefesini verirken, en yakın arkadaşını diyelim ki ölüm döşeğinde yanına çağıracak olsa,  ''Ahmet'i de göreyim öyle gideyim'' diyecek olsa Ahmet hala ''oğlum kalk da tavlada bir ağzına edeyim.'' der. Moral vermek için ettiği laf bile hala ergencedir. Bu, çok olabilirmiş gibi görünüp hiç olmayan hesaplaşmayla, bu, içeride hep yapılabilirmiş gibi görünüp hiçbir yere gitmeyen hesaplaşmanın konuşmasını istedim kitapta, iki bölümde. Biraz karmaşık mı anlattım, anlaşıldı mı? Ben anlatırken bir tuhaf oldum.

Sen anlat, kitabı okuduktan sonra birleştireceklerdir nasılsa...

Evet, yahu. Kitabı okuyun, ben anlatmayayayım. Kitap, benden daha iyi anlatır. 

Anlat, kitabı okuyunca birleştirirler.

Ya da okumayın ben size anlatayım kitabı. Şimdi ilk öyküde... Ben size anlatayım kitabı. Dolayısıyla yine, biraz önce Haydar'ın sorusu üzerine söylediğim omurgayı oluşturmak istedim. Bir de aslında, bunu geçen gün bir söyleşide daha söyledim ama burada çok çok daha bir sohbet ortamı olduğu için itiraf edeceğim. Bir imgeyi kovalarım ben hep aslında. Bir kitabı oluştururken, bazen bir kitap bir-iki sene zihnimde dolaşıyor. O sırada başka bir kitap da dolaşıyor. Bir öyküyü, diyelim ki Karbon Kopya'dan bahsedelim. Onun giriş öyküsünü iki buçuk senede falan yazmıştım. Hep bir imgesi dolaşıyor, kafamda bir görüntü. Bu kitapta da kafamda o hesaplaşmayı, o ömrün yükünü taşıyan erkekler görüntüsü vardı. Şimdi bak sen şairsin, daha iyi değerlendireceksin. Şairle psikolog gibi oturuyorsun orada. Dolayısıyla ya zihnimin şiiirini değerlendireceksin ya da uzan şuraya al ilacı diyeceksin. Şöyle bir şey, sana soruyorum... 

Bana sorma!

Allahını seversen sana soruyorum. Yok vallahi. Sınava da çekeyim. Kendinden emin oturuyorsun, biraz o eminliği kırmak istedim. Şu, birtakım erkekler birbirlerine çok dokundukları ama birbirlerine dokunurken de birbirlerinden çok uzak oldukları, bir yükü taşıdıkları, o yükün bir ömür ve bir hesaplaşma olduğu ve bunu bir rutin içinde yaptıkları bir görüntü vardı gözümde. Bu görüntü sence ne olabilir? Ağır soru değil mi?

Çok ağır soru. 

Aslında hiç ağır değil. Hepimiz bu görüntüyü çok görmüşüzdür. Tabutun taşınma anı. Çok rutin bir şeydir. Her cenazede yaşanacak bir görüntüdür. Yer verirsin, önden arkaya geçer herkes. İtersin, birbirine dokunursun, birbirini tanırsın ya da tanımazsın yani birbirine gerçekten dokunmazsın. Ne taşıdığını bilirsin ama ne taşıdığını da bilmezsin. Çünkü bir ömrü taşırsın, bir ömrü nasıl bilirsin. Çok tuhaf değil midir? Bu görüntünün hesaplaşmasıdır bütün kitap.

“Sarnıç”, iki aylık öykü dergisi son sayısında özel bölüm, Yekta Kopan İki Şiirin Arasında...

Kapak resmi de 70 yaşındaki halim. Biraz yaşlı görünmüyor mu adam? Kapaktaki. Olsun en azından yaşlandığımda nasıl bir adam olacağımı biliyorum artık. 

Biraz böyle Amerikalı yazarlara benzemişsin.

Haa! O da doğru. O da olabilir. Yaşlanıp Amerika'ya yerleşirsem o zaman böyle bir şey olacağım. 

Mesela Orta Avrupa'dan gitmiş ABD'ye, oraya yerleşmiş, meşhur olmuş. Bosnalı Aleksandar Hemon gibi.

Evet, evet.

Onun gibi mesela. Orada da İngilizce öğrenmiş ve orada İngilizce yazılan en iyi kitap ödülünü falan almış.  Yekta kime benzemiş, çıkarabildiniz mi? 

İyi, iyi oradan yürüyeyim ben. Ama benim ya boşverin, sonuçta benim yani. 

Yekta Kopan'la İki Şiirin Arasında işte... Öyle söyleyelim. Dergide Neslihan Önderoğlu'yla yaptığın bir söyleşi var. Üç-dört çok güzel yazı var. Behçet Çelik'in, Jehan Barbur'un, Çağlayan Çevik, Erhan Sunar, Hülya Soyşekerci'nin...  Çok sıkı yazılar bunlar. 

Ben açıkçası çok da alışık değildim böyle şeylere. Çok büyük bir mahcubiyetle okudum yazıları. Mahçup olurum böyle şeylerden.

Ben Jehan Barbur'un daha önce hiçbir yazısını okumamıştım. Müzik yaptığını biliyordum ama...

Jehan çok güzel yazıyor. Bir de bu dosya ilk gündeme geldiğinde şöyle bir şey oldu, Neslihan Önderoğlu röportajı yapmak için benimle sohbet ederken, sohbet sırasında şeyi söylediler, aslında bu mahçup edecek bir şey ama durumu açıklayabilmek için göstermek zorundayım... 

Ben okuyacağım Jehan'ın yazısından zaten. Acayip güzel yazmış.

Şunu göstermek zorundayım şöyle bir şey vardı, Cihangir'in duvarlarında şöyle bir şey vardı, grafiti mi diyorlar onun başka bir adı vardır. Stensil miydi? Neyse...  Ve bunu söyledi Neslihan. Evet dedim biz de daha dün Jehan'la onu konuşuyorduk. Jehan da onu görmüş, fotoğrafını çekmiş, bana yollamış. Böyle bir şey var gördün mü, diye...  Ben de gördüm beş altı yerde var. 

Alman Hastanesi'nin orada gördüm bir duvarda, “Yekta Kopan'ın Öyküleriyiz” yazıyordu...

Evet, evet beş-altı tane var. Neslihan, Jehan'a ulaşmış.  Bana da süpriz oldu. Jehan'a böyle bir şey yazmak ister misin diye sorunca da Jehan'dan bu yazı gelmiş. 

Diğer yazılar çözümleyici yazılar da çok iyi ama bu yazı da...

Biraz duygusal değil mi? 

İnsani.

İnsanı fena yapıyor.

Çok hakiki bir yazı.

Çoook...  

Şiirsel bir yazı. O ağır yükten bahsedince kitabın girişinde; anneme, ''Hafıza yüktür, birlikte taşımazsak.'' ithafıyla verilmiş. İlginç geldi bu kitabı annene adamış olman ve bu kadar ağır hikâyeleri, erkek hikâyelerini...  Bir de asıl olarak tabii ''Hafıza yüktür, birlikte taşımazsak.'' sözü...  

Bunu hiçbir yerde söylemiyorum bu adamayı ama Haydar sorduğu için söylüyorum. Beni anlayacağınızı tahmin ederek söylüyorum.  Anneme adadım. Çünkü yaklaşık iki senedir zihnimin büyük bir bölümü orada.  Annemin hafızasını birlikte taşıyoruz. Birlikte taşıyamadığımız her an bir yük.

Yine “Sarnıç”taki Neslihan Önderoğlu'nun söyleşisinden devam edeyim. Orada çok da katıldığım bir şey söylüyorsun. Türkiye'nin bugünkü temel meselesinin ikiyüzlülük olduğunu söylüyorsun. Ve özellikle erkek dilinin bu ikiyüzlülüğü çok taşıdığını ve yeniden ürettiğini, güçlendirdiğini söylüyorsun tabii. Evet bugün temel bir sorun var, ikiyüzlülük...  Ve samimiyetsizlik var onunla birlikte. Aynı şekilde, eskiden itinayla kullandığımız, kullanmaya kıyamadığımız sözcükler vardı, vicdan gibi, merhamet gibi...  O sözcükleri çok az kullanırdık. Eskiden yazarken bile yazmazdık bile neredeyse. Kullanırken de söylemezdik. Vicdan, merhamet...  Bunlar sanki dile gelince hem büyüsünü hem anlamını, içini yitirecekmiş gibi gelirdi. Şimdi hepsi yerlerde sürünüyor, dillerde sürünüyor. Böyle bir mesele var, herkes bunları kullanıyor. En çok da erkekler kullanıyor. 

Şöyle bir şey var, Aile Çay Bahçesi, yani İki Şiirin Arasında kitabımdan önceki romanımda bu aile kurumundaki ve aile kavramındaki ikiyüzlülükle hesaplaşmak istedim. Özellikle de bu ikiyüzlülüğün bir erkek dilinin şemsiyesi altında kadınlar tarafından sürdürülür haliyle hesaplaşmak istedim. Ne demek istiyorum? Bu kadar felsefi cümlelerin pırıltısıyla anlatmayayım, çok daha net bir şekilde anlatayım. Anne, kocam beni dövdü deyince, kocandır yani kızım, otur yine evinde, çocuğun var, yapma, boşanma diyen bir şeyin, söylemin içinde...  Bu da yine çok enteresan, bunu da hemen size söyleyeyim yine aynı samimiyetle, beni orada asıl tedirgin eden ve ilgilendiren şey şuydu, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, şu, bu, falan konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Biz sanıyoruz ki, dayak yedi, tokat yedi falan filan. Kadına yönelik şiddet dediğimiz şey, ona isim takmaktan, ekonomik tehdit değil de ekonomik bası ve baskı altına almaktan, yani evin içinde onun mesela ' duşa bugün önce ben girebilir miyim?'  sorusunu bile sormaya mecbur bırakılır hale getirilmesinden oluşan, başlayan çok tuhaf bir süreç. Ve, daha da fenasını söyleyeyim. Biz kadına yönelik şiddet dediğimizde hep üçüncü sayfada bir şeymiş gibi düşünüyoruz... Biz birinci sayfada yaşıyoruz da o şiddet üçüncü sayfada yaşıyor duygusundayız. Yani biz hep birinci sayfada, çok şık, çok güzel ortamlarda yaşıyoruz da, o şiddet üçüncü sayfada, o varoşta, o arka mahallede, o Anadolu'da falan yaşanıyor diye bakıyoruz....  Kadına yönelik şiddet vakaları ne yazık ki bugünün beyaz yakalılar denilen plaza insanlarında ve şehir insanlarında daha yoğun. Orada bildiğiniz fiziksel şiddet de çok yoğun ve orada ne yazık ki bu şiddetin hiçbir karşılığı yok. Anadolu'nun bazı yerlerinde kadınlar hiç değilse şiddet gördüklerinde mor yemeni takacak kadar cesurlar. Bakın bu da çok tuhaf bir bilgi, özellikle Mersin, Antakya yörelerinde kadın eğer kocasından şiddet görürse çeyizinde olan, - bak bu çok güzel bir şey- anasının çeyizine koyduğu mor bir yemeni var, ola ki bir gün kocan seni döverse, söverse bu mor yemeniyle çık köy meydanına, o zaman herkes bilir, korur seni diyor. Kadın o mor yemeniyle çıktığı zaman gerçekten de kasabada, köyde millet bir anda duvar örüyor. Bunun herifi, heriflik yapmıyor demek ki diyorlar ve Mor Çatı'nın da buradan geldiğini bilgisini verelim... 

Konuk: Bir şey eklemek istiyorum. Zaten dünya genelinde de kadına şiddette Japonya başat durumunda. Japonya, beyaz yakalı.

Japonya'nın kültürü şiddet üzerine kurulu bir kültür. Yani kültürün bir parçası o. O şiddet sadece kadınla erkek arasında değil, o aynı zamanda bir varoluş meselesi. Dünya üzerinde sadomazo pornonun en yoğun üretildiği ülke de Japonya. Ya da bunun çok yoğun alıcısının olduğu yer de. Oradan devam ederiz. Ben şeye dönmek istiyorum izninizle kadına yönelik şiddet meselesinden Aile Çay Bahçesi'ne ve İki Şiir Arasında'ya geleceğim. Hal böyleyken böyle. Bu çok tuhaf bir süreklilik. Kadının sürekli annesi tarafından genetik bir süreklilik gibi bu kabullenme haliyle, bu kol kırılır yen içinde kalır haliyle besleniyor olması...  Bu artık hepimizin dilinde var. Bunu kabul etmiş durumdayız. Bununla yüzleşelim artık. Hiç bana ondan sonra kimse, hayır öyle de böyle de hikâyesi okuyamaz. Yapamıyoruz. Çünkü dil buradan üremiyor. Önce dilin değişmesi lazım. Bir kere dil çok erkek. Dildeki bütün argolaştırdığımız fiillerin argolaştırılmasındaki güç bile erkeğin içinde. Burada örnekler vermek istemiyorum ama herhalde zihninizde. Girerim, küfrederim ama yapmayayım şimdi gecenin bir yarısı hanımefendilerin karşısında küfretmeyeyim. Ama anladınız değil mi? Buydu bir hesaplaşma, bu ikiyüzlülükle... Ve aile kavramının bu bizim çok kutsallaştırılan aile kavramının da aslında bir erkek ikiyüzlülüğü olduğuyla ilgili bir şey. Çünkü aile kavramını vaaz eden de erkek egemen iktidarını ve dilini kurmak isteyen, hem kendi iktidarını, hem cinsel iktidarını, hem siyasi iktidarını kurmak isteyen bir erkek dili. Daha sonra bu erkek ikiyüzlülüğüyle, kadın meselesine Aile Çay Bahçesi'nde girdim. İki sene Müzeyyen'le yattım kalktım zaten. Tamam dedim, şimdi de bir erkek ikiyüzlülüğüyle hesaplaşayım. Ama buradan da şu anlaşılmasın, bundan da çok tedirgin olurum.  İşte ben bu kitabımda da erkek ikiyüzlülüğünü çözdüm, hesaplaştım falan. Ben anlamaya çalışıyorum. Ben hayatta hep anlamak için yazıyorum. Anladığımı da bir başka insanla paylaşırsam bu beni mutlu ediyor. Bu iki kitabı yazdığımda, bu iki meseleyi tamamen anladım diyemem. Ama en azından kendimi daha fazla kesebiliyorum bu konuda. Yani böyle bir konuyla ilgili bir şey düşündüğümde neşteri daha derine saplayabiliyorum. Bir tek onu biliyorum.

Evet tabii buradaki erkekler için söylenen şeyler bunlar. Kayıp erkekler, kaybeden erkekler gibi şeyler söyleniyor. Sen de diyorsun ki, gerçek kaybedenler ikiyüzlülüğüyle hesaplaşamayanlar. 

Tümüyle.

Tümüyle. Bizim edebiyatımızda da kaybedenler kulübü, o kitaba gönderme değil ama böyle bir şey var şimdi. Kaybedenler kulübü, tutunamayanlar cemiyeti gibi şeyler oldu. Nerdeyse bütün kötü edebiyatın, ucuz edebiyatın yirmi beş-otuz yıldır iki tane kavramı var; tutunamamak ve kaybetmek. Nerdeyse hepsi bunun üzerine kurulu. Hiçbir şey yazmasan da bu iki kavramı kullandığın zaman sanki... Sanki...  Sen devam et hadi... 

Neye güldüm biliyor musun? Ben çokça kısa film yarışmasında jürilik yapıyorum. Kısa film yarışmalarında çok net bir veri vardır. Jüri toplandığında, daha böyle film başladığında, tamam tamam bunu kapatalım falan deriz. Şudur abi, yerde yuvarlanan bira şişeleri ve sigara dolu bir kül tablasının yanında somyasında uyanan ve daha sonra aynada yüzünü yıkayıp, aynaya bakan erkekle başlayan filmler. Böyle bir şey var. Burada kaybettim, burada tutunamadım.

Bir de bir ucundan da Tutunamayanlar'ın ilk baskısı girmiyor mu?

Mutlaka o baskısı girer. Sinan Yayınları'ndan... Sırf film için o çocuk onu bulmuştur. O çocuğu da anlıyorum. Ama o çocuğun bununla hesaplaşmasını istiyorum. Bunun bir parçası olmasını değil. Bu bakış açısıyla veya bu ruh haliyle hesaplaşmasını istiyorum. Hele ki bugün. Hele ki özellikle ben bugünden sonra çok daha değişeceğine inanıyorum.  Hele ki o çocuk dediğim bütün bu coğrafyada yaşayan genç düşüncenin, sadece yaşça genç insanların değil, genç düşüncenin. Gezi sonrasındaki bakış açısı değişimiyle artık, tutunamamak ve kaybetmekle hesaplaşması gerektiğine inanıyorum. Bunun bir parçası olmak ve sürdürmek değil.

İsminiz? Sohbet edelim diye.

Konuk: Berk. Yeraltı Edebiyatı da genel olarak kavramsal, beat kuşağını falan da dahil edersek  kaybetmek ve tutunamamak kavramından yola çıkmaz mı?

Bir kere şimdi şu genel edebiyatta dünyadaki bir coğrafyanın, bir edebi akımın genel bir dile transfer edilmesi anlayışından kurtulmamız lazım. Bir kere Beat kuşağını anlayabilmemiz için, Beat kuşağının nerelerden geçtiğini anlayabilmemiz için tümüyle şunu bilmemiz lazım. Vietnam savaşı neydi? Kore'de insanlar niye öldü? İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaş dönemi ne oldu da Vietnam Savaşı'na kadar uzadı? Ki bütün bu denklemleri yaşayan, bunların Amerika'daki karşılığı olan insanlar neden birtakım saykodelik araştırmalara, denemelere ve kendilerini şehirden ve merkezden koparıp yollara bırakmak hisssine kapıldı. 

Konuk: Yani 68'i hazırlayan kuşak olarak mı?

Yani bakın, şunu demiyorum. Siz şu an benden eğer şeyin cevabını bekliyorsanız, bu çok uzun bir  uzun bir konuşma. Oturup bizim sizinle uzun uzun konuşmamız lazım. Sadece şunu demeye çalışıyorum. 1950 Öykücüleri Türkiye'de neden çıktı? Varoluşçuluğun kökenlerinde neler vardı? Beat Edebiyatı neden çıktı? Bu soruları sorabiliriz, bunların olağanüstü zevkli cevapları vardır ve bizi olağanüstü zevkli okuma yolculuklarına götürür. Çünkü bunları çözebilmemiz için sanat tarihi okumamız lazım, siyaset tarihi okumamız lazım, tıp okumamız lazım ve gerçekten siz tıp okumadığınız zaman Ken Keyes'nin kendi bedeni üstünde denediği birtakım kimyasaların zihne ne yaptığını anlayamazsınız ki Guguk Kuşu'nu anlayasınız gibi... Her neyse, müzik dinlememiz lazım. Ben size şunu söylemeye çalışıyorum; dünya üzerinde bir edebi akımın, bir sanatsal akımın coğrafyasından, zamanından ve onu yaratan tüm olgulardan koparılıp genel bir edebiyata genellemesinin yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Sadece bunu anlatmaya çalıştım.

İki Şiirin Arasında  kitabıyla ilgili olarak hikâye için bir bellek oluşturmaktan söz ediyorsun. Bunu biraz önce de söylemiştin ve öykülerinde mekan kullanımına ilişkin soruya da şöyle cevap veriyorsun; mekanların belleği olduğundan tabii ki ve bu coğrafyadaki belleksizlik sorununun temel nedenlerinden biri olarak da mekansızlıktan söz ediyorsun, orada örneklerin de var. Biraz da ondan konuşalım...

Yok ki. Hiçbir mekanımız yok ki. Var mı? Mesela şu an çocukluğundaki o çok sevdiği mekanı falan filan  bu gün gittiğinde bulabilen var mı? O çoluk çocukluğunda çok sevdiği, horoz şekeri aldığı bakkal amcasını bulan? Ne oluyor bu biliyor musunuz, o zaman bir yerden sonra hiç sahiplenmediğin ve hiç desteklemediğin o tuhaf nostalji havasına hapsolmuş insanlardan oluşuyoruz ve nostaljinin bir zaman sorunu olduğuna inanıyoruz. Nostalji bir zaman sorunu değil, bir zihin sorunu. Yani nostaljik bir duyguya gitmek. Çünkü bizi bir süreklilik duygusuna bağlayan hiçbir şeyimiz yok. Mekan yok, bellek yok. Hafızası güçlü bir toplum değiliz, bunu kabul edelim artık. İnsan sürekliliği yok; mesela bu en çok Türkiye'de olan sorunlardan biridir. İnsan sürekliliği yoktur. Neden? Ben Ankaralıyım, o Eskişehirli. Yani ben de Eskişehir doğumluyum ama  Ankara'da geçirdim hayatımı. Ankara, sana beklediğin hayatı, beklediğin ekonomik imkanları falan vermeyince; yani ülkenin, bu kocaman 77 milyonluk ülkenin, her biri doğduğun yerlerle seni besleyemeyince sen göç ediyorsun, herkes göç ediyor bu ülkede. Ben de aslında göç etmişim. 

Göç etmiyoruz da bir yere toplanıyoruz biz. 

Aslında öyle oluyor. Bir yere toplanıyorsun. Ve n'oluyor; mekanın belleğini oluşturacak insan sürekliliği de yok. Yani Ankara'da ben yokum artık. Dünya üstünde çok tuhaf bir şeydir. Boston'da ayrı bir edebiyat akımı vardır, San Francisco ne kadar güçleniyor, Los Angeles  ya da İngiltere'ye git Manchester müthiştir müzik alanında kendi grubu vardır... Manchester'da yaşarlar hala. Liverpool, çok güzel küçücük bir yerden bahsediyoruz. Liverpool dediğin bildiğin şu kadar bir yer ya ama düşün Beatles'ı çıkarmış ve Beatles orada yaşamış. Manchester Rolling Stones falan Londra başka gruplar... Her şehrin müziği, edebiyat akımı... Orada yaşamışlar, orası onları beslemiş, orada yaşamaya devam edebilmişler. Her yerde böyle.

Bizde düşünsene Yozgat Blues olsa mesela...

Tabii ya. Evet, biz şimdi böyle konuşuyoruz ama gerçekten gidip bütün bunları anlayabilmek için Adana'daki şairi, Yozgat'daki öykücüyü, İzmir'deki radyocuyu, Trabzon'daki roman yazarını dinlemek lazım. Herkes o kadar yalnız ve o kadar çaresiz ki. Çünkü herkesin sorduğu soru şu; İstanbul ne durumda? Yani İstanbul ya... İstanbul'a gelecek ki Haydar Ergülen'i görsün falan filan. Dolayısıyla gerçekten mekansızız, hafızasızız. Mekansızlığı zaten uzun anlatmama gerek yok. Yani gerçekten neresi var mekan ya? Neresi var?

Bu konuşma başında nostaljiye değinince, 20-25 sene önce nostalji duygusu ideoloji gibi olmuştu. Artık herkes nostaljik takılıyordı. O zaman Ece Ayhan dalga geçerdi 'Nerede o eski nostaljikler' diye... Kitapta   mektuplar da var, yani doğrudan mektup olarak yazdığın öyküler de var. Bir de tabii  Karbon Kopya'ya,  Kediler Güzel Uyanır'a göre daha klasik bir kitap. Yani öykü anlayış olarak daha klasik bir kitap. Ama yine yazı, yazar, başarısız yazarlar. Sen de bir soruya cevap olarak diyorsun istediğim kitabı yazamadım diye... Sence öyle bir şey olabilir mi? İstediğim kitabı yazdım diyebilir mi insan acaba?

Ben diyemem yani.

Var mı öyle bildiğin istediğim kitabı da yazdım diyen?

Var tabii, olmaz mı? İstediğim kitabı yazdım diyen. Şimdi konuşturma beni. Dedikodu yapmayalım.

Dedikodu olarak değil, Marquez dersin, tabii yazmıştır deriz ya.

O değil. Yurtdışından dedikodu yapalım. Yok canım yazdığıyla çok övünen bir sürü insan vardır. Ben onu diyemem. Yani ben hala iyi bir kitap yazmaya çalışıyorum. Ben yazma eylemi sırasında sürekli öğrenci olma halini  severim. Bu kendimle ilgili kısmı. Hakikaten yazdım dediğim gün zaten biter, tamam yazdım daha ne yapayım işte durumuna geçeceğime... Hiç bu konuda konuşmayayım. Başarısız yazarlar meselesine gelince de aslında biraz da kendimle hesaplaşmak için yaptığım bir şey o. 

Kitaptaki öykülerde de var...

Evet kitaptaki öykülerde  başarısız yazar karakterleri vardır. Biraz kendimle hesaplaşmak için yaptığım bir şey. Aynı zamanda da  bir de şöyle bir şey var, bu tuhaf gelecek ama...  Hikâye içinde hikâye anlatayım. İkinci kitabım falan yeni çıkmış. Evet Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri yeni çıkmıştı ve bir imza günü, Tepebaşı'ndaydı o zaman Tüyap, Tepebaşı Tüyap'ta oturuyorum. Bu imza günleri de facia bir şeydir. Yayınevinin standında oturursunuz. Önünüzde kitaplar dizilmiş olur. Siz de böyle oturursunuz. En güzel kaleminizi getirmişsinizdir. Böyle hafif pazarcıyla dükkancı arası bir şeye dönüşür.  Hafif böyle bir pazarcı ruhu vardır orada. 'Abla benim kitaplar iyi' falan diyesim gelir benim. Biraz manifaturacı gibisinizdir. Az uğranılan ama uğranıldığında çok güzel hizmet verecek dükkanlar vardır ya. Manifaturacı öyledir. Tuhafiyeci...  O bilir mesela 'kemik düğme mi istiyorsun?' falan der. Sıradan değildir. Tuhafiyeciler dünyanın en iyi satıcılarıdır. Oturuyorum. Gelen giden de yok. Ondan sonra bu mesafeden bir tane kadın geliyor. Aaa! bir baktım elinde de benim kitabım var. Gördüm. 

Kalktın mı ayağa?

Ayağa kalkma değil de görünce bir baş selamı verdim. Güldüm. Bana doğru geliyor. Güldüğümü görünce kadının gözler böyle oldu. Bir metreye kadar yaklaştı. Bunu yapmaya hakkınız yok, dedi. N'apıyorum ben anlamadım ki, dedim. Böyle hüzünlü şeyler yazıp sonra sırıtmaya hakkınız yok, dedi. İmzalatmadan gitti. 

Hak etmişsin, çok güzel söylemiş!

Benim dramım bu. Ben aslında her kitabı, her şeyi yazmaya oturduğumda komik bir şey yazmayı istiyorum. Yemin ederim. Hayattaki en büyük hayalim. Gerçekten çok istiyorum.  Böyle hani bir tatlı, Hasekler gibi, Guareschiler gibi, Aziz Nesin gibi, Rıfat Ilgaz gibi, Sulhi Dönek gibi hem böyle bir alsın... Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu ülkede konuşulmadığı için çok üzüldüğüm bir yazardır. Yani bu ülke Tanpınar konuşmaktan yorulmadı, Oğuz Atay konuşmaktan yorulmadı da bir kere de Hüseyin Rahmi Gürpınar konuşsa keşke. Dünya üstünde benzerinin az olduğu bir adamdan bahsediyoruz. Neyse...  Böyle bir şey yazmaya oturuyorum. Dördüncü sayfada ağlamaya başlıyorum. Benim dramım bu. Dolayısıyla ben hep  o başarısız yazarları onlara güleyim, dalga geçeyim diye dikkatle seçiyorum. Sonra onların hallerine üzülüyorum. 

Okuyucular da üzülüyor ve onları sen zannediyorlar ne yazık ki!

Evet, evet. Sansınlar boşver. Ben de başarmaya çalışıyorum. 

Cemal Süreya'nın, ben çok sık söylerim, bir sözü vardı. Hem okumuştum hem de dinlemiştim kendisinden. Yazmak istediklerimle, yazdıklarım arasında hep bir mesafe var, derdi. Halbuki, ne güzel şiirlerdir bunlar ne kadar konuşurduk biz gençken, okurken falan, ne güzel yazmışsın diye. Anlamıyordum niye böyle dediğini. Demek ki yazdıkça, yazmak istediğine bir türlü ulaşamamak duygusu artıyor ve o mesafe kapanmıyor. Kapanacağını sanırsın. Fakat o kapanmaz, açılır.

Ben birkaç şeyi çok kıskanırım. Kıskanmak demeyeyim de gıpta ederim ya da şaşırırım. Ama şu; Bir, röportajlar yaparlar yazarlarla, 'Tezgâhta yeni bir şey var mı?' o sıkıcı, klasik soru vardır ya...  

Son soru, sana soracaktım. 

'Tezgâhta yeni bir şey var mı?' Klasik, sıkıcı soru dedim, soracakmış. 

Sormayacağım, sorar mıyım?

'Tezgâhta yeni bir şey var mı?' ve şöyle der yazar; evet, İstanbul'da geçen, bla bla bla olan ve şöyle şöyle de ilerleyen ve adı da ... olan bir romanım var, der. İki sene sonra çıkaracağı romanın içeriği, adı, her şeyi bellidir. Ben ona gıpta ederim. Bende hiç böyle belirlilik olmaz. Çünkü aynı anda birkaç dosya olduğu için, adı ne olacak falan filan, hiç bilmem. Üstüne üstlük yazdığım her şeyde de şunu düşünürüm; Bitirdiğimde yayınlatmamaya karar verebilirim. Elimde bunu hep bir mutluluk kozu olarak tutuyorum. Ben yayınlatmak için yazmıyorum çünkü. Bunu tekrar tekrar söylüyorum. Ben gerçekten anlamak için yazıyorum. Elbette o anlama anının bir noktasına ulaştığımda yayınlatıyorum. Doğrudan çöpe attıklarım da vardır. Bir, buna gıpta ederim. İki, bir yazara kendi romanından ya da öyküsünden bir şey sordunuz mesela, bir soru geldi. Evet şimdi o sahnede biliyorsunuz Müzeyyen bilmem ne bilmem ne yaptığı için şöyle bir cümle vardır, deyip kendi cümlesini ezbere söyler ya...  Bana sorun, hiçbir şeyi ezbere bilmiyorum kendi kitabımda. Kendi romanından bir cümleyi ezbere söyleyen yazar canımdır benim, candır o.

Ben de dizelerimi bilmem. Bir dize bile bilmem!

Abi önce yazıyor, sonra da oturup ezberliyor onu. Onu anlamıyorum. Hep kendine okuyor demek ki. Candır o, can.

”Yekta Kopan'ın Öyküleriyiz” yazısı Jehan Barbur'un gerçekten çok hoş bir yazı. Yekta Kopan bugüne kadar beni şaşırtmış en önemli yazarlardan biridir, diyor.  Ferit Edgü ile Tezer Özlü'nün mektuplaşmalarını, yayınlanmadan evvel gizliden gizliye okumuş, o döneme, o duyguya tanıklık etmiş bir emanetçi adabı vardır, diyor. Edip Cansever'in şiirlerini, içte içe hatmetmiş de onları, bu yılların bir öykücüsü olarak benzer bir duyguyla ve hayatta ayakta kalarak yabancısı olmadığımız diyarlardan anlatıyor.  Bu ülkede Paul Auster okurken nasıl yabancılaşmıyorsam, başka coğrafyalarda neden Yekta Kopan okuduklarını anlayabiliyorum artık. Çünkü o bir coğrafyanın değil, yeryüzünde akıp giden suyun, taşın, evin, apartmanın, sevdalıların, oğulların, kadınların evrensel hislerine tercüman, diyor ve daha da benim ilgimi, dikkatimi çeken şunu söylüyor; konuşmanın başında işte sesinden tanırız, yüzünden tanırız, çocuk ruhundan tanırız falan dediğimiz Yekta, her yerde duyduğum sesini siliyor, diyor. Yani silerek yazmaya başlayanlardan. Bu çok önemli tabii Yekta Kopan'ı düşündüğümüz zaman. Yekta yazmaya silerek başlamak zorunda olanlardan, diyor. İnsanların kafasında bir şekilde yer etmiş kendini, sesini, görüntüsünü, olduğunu sandığımız, kendini her akşam üzeri ifşa etmek zorunda kaldığı gibi silerek başlamak. Bir yazarın anlatmaya öncelikle silerek başlaması zor olsa gerek. 

Zor. Bundan ben önceleri çok rahatsız oluyordum Haydar, çok üzülüyordum. Çünkü, siz uğraşıyorsunuz ve bambaşka bir insansınız ama bir yandan da hayatınızı sürdürmek için yapmak zorunda olduğunuz işler var. Benim de işim seslendirme. Seslendirme yapıyorum ben de ve açıkçası kırk, kırk iki senedir yapıyorum. Yani bu benim artık hücreme işlemiş durumda. Yapacak bir şey yok. Ve bilirim yazar reklamcıdır, yazar doktordur, yazar mühendistir, yazar mimardır, öğretmendir. Ve hiçbir edebiyat etkinliğinde, hiçbir söyleşide ona da doktorsa 'Ahmet bey, son ameliyatınızı anlatır mısınız lütfen, nasıl geçiyor ameliyatlar?' denmez.

Reklamcı şaire sorarlar ama! Benim de hayatım bunlarla geçti...

Reklamcıya da belli bir dönem iyi niyetli olmayan bir şekilde sorulurdu. İyi niyetli bir soru değildi o. Kırmak için. İşte aynı şey bana da vardır; Eee, burada bana yüzleşme falan diyorsun ama sonra da gidiyorsun işte bilmem ne çizgi filminde seslendirme yapıyorsun. Ne yapayım? Kötü bir şey yapmıyorum. Ayrıca da şunu yapmaya çalışıyorum; onu da iyi yapmaya çalışıyorum, elimden geldiğince ona da özen gösteriyorum. Bu, bir lanet ama. Bunu da söyleyeyim. Ben bu lanetle doğdum gibi neredeyse ve bu lanetle de öleceğim. Bunu da biliyorum. Ve bundan ilk zamanlar çok üzülüyordum. Çünkü, ODTÜ'de bir söyleşiye gittim. Nasılım biliyor musun,  ODTÜ'de bir söyleşiye gitmişim, kafam bin bir birim.  Hazırlanmışım, üç sayfa falan konuşma metni var elimde. Gireceğim yani, nerelerden gireceğim yani...  Oradan girip, buradan çıkacağım. Konuşmamı yaptım. Kendimce de iyi bir konuşma. İlk soru geldi. ''Siz Michael Jay Fox'un mu sesisiniz?'' dedi. Yapma dedim ya, yapma. Evet ama burada yapma, ODTÜ'de yapma, bana yapma, filan oluyorum ve çok üzülmüştüm. Yemin ederim günlerce uyumadım. Klasik,  bende mide sorunu vardır. Çok takarım böyle şeylere. Sonra zaman içinde bununla hem yüzleştim, hem hesaplaştım, hem de kabullendim. Ne yapayım, benim böyle bir lanetim var ve bu benim küfemde. Çünkü ben ne yazarsam yazayım ve ne yaparsam yapayım, bütün bunları anlatabilmek için önce bu sesi silmem lazım, önce bu cismi silmem lazım, önce yok olmam lazım. 

Yavaş yavaş yapıyorsun galiba. Televizyondan çekiliyorsun. 

Yok ben yapmıyorum, yapıyorlar. Benim bu hassasiyetimi anlayanlar beni yavaş yavaş televizyondan, şuradan, buradan çekiyorlar. Demek bunun için. İyilik yapıyorlar bana. Aaaa! Hiç düşünmemiştim. Yaşasın! Bu bir lanet ama bununla yüzleştim. Yapacak bir şey yok. Tamam. Çünkü bir tane ömrüm var ve ben de böyle yaşıyorum. Arkada kalacak olanlar, eğer kalırsa, eğer bir süre yaşarlarsa, kitaplardır. Ve zaten şöyle bir kaygım da yok, şöyle bir şeyi hiç düşünmüyorum; kitaplar olacak, onlar yaşayacak ya da yaşamayacak, bu da umrumda değil. Çünkü çok net bildiğim bir şey var; ben ölmüş olacağım. Ondan sonra kitap rafta mı olur, okunur mu, okunmaz mı, ansiklopediye mi geçer adım ya da çöpe mi atılır, hiçbiri umrumda deği.  Çünkü yazarken okur da umrumda değil benim. Benim gerçekten kendimle bir mücadelem var ve bunun için bunları yapıyorum. Büyük konuşmuyorum. 60'ımdan sonra birden değişip, eski şiirleri falan yayınlatan bir adama dönüşebilirim. Olur, o zaman da o zamanı çekerim. Ne yapayım? Belki de yakın arkadaşlarım, yapma falan diyerek kapatırlar beni bir yere. O da olabilir. Ama şu anda, ben yazayım, o okusun, bu beğensin, şu alkışlasın falan filanı hiç düşünmüyorum. Yazarken bunu hiç düşünmüyorum. Ama şunu hep biliyorum; ben sonuçta sırtımda bir küfeyle yazıyorum.

Peki, sondan bir önceki soru. Son bir kitap yayımladın: İpekli Mendil. Sait Faik'in öyküsünden yola çıkarak. Üç yüz öykücüden örnekler, senin bir atölye çalışman...  Ondan biraz söz edelim...

İpekli Mendil'e giden yolculuk, benim aslında her zaman öykülerdeki nesneler, karakterler, öykünün tümüyle anlattığı olay örgüsü ya da öykünün ta kendisi, ya da öykünün yazarı, öykünün kitabı değil de, öykünün bir nesnesi, öznesi, atmosferi, rengi, öyküde geçen bir koku bir atom parçası gibi bizi bütün öyküye patlatabilir mi... diye sorduğum sorulardan oluşuyor. 20'li yaşlarımdan beri hep böyle notlar alarak okudum. 

Bir de önce “Eşik Cini” dergisinde yayımladın değil mi bunları?

“Eşik Cini” öykü dergisi...  Çünkü dergici bir insanım ben. Her zaman da öyle yaşadım. Zaten edebiyat da bence, bir parantez içi olarak bunu söyleyeyim. Çünkü Haydar da öyle biri olduğu için söylüyorum. Dergicilik bir takım delilerin omzunda yürüyor. Bunu biliyorum. Çünkü bu dergici deliler beş kuruş para kazanmadan hayatlarını harcarlar. Ondan sonra da bir yerde oturup böyle sakallarını sıvazlarlar. 

Böyle...

Sonra Eşik Cini dergisinin yayın kurulundayken, yayın kurulunda olmanın biraz şımarıklığıyla, çünkü bunu bir dergiye de vermek çok da kolay olmayan bir çalışma, bunu Eşik Cini'nde yapmaya başladım. Bu dediğim şeyi ancak kitabı görünce anlayacaksınız. O yüzdeneğer ilginizi çekerse, bir kitapçıda sayfalarını karıştırdığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Türkiye'de yazılmış öyküdeki nesneler, mekanlar, coğrafyalar, karakterler... Ama öykünün ta kendisini değil. Bunları maddeleştiren bir sözlük yapabilir miyiz, hayalim buydu. Yani, Türkiye'deki öyküdeki, bir de buradan yola çıkarak aslında Türkiye'nin bir haritasını çıkarabiir miyiz? Çünkü, siz dünya üzerindeki herhangi bir öyküdeki kahve falı diye bir sözlük maddesine gidemezsiniz. Nazar boncuğu, kahve falı, İstiklal caddesi... Bütün bunlar bu kitabın maddeleridir. Ondan sonra, Cumartesi Anneleri, Gümüşlük...  Bir sürü şey. Böylece bir Türkiye haritası çıkarmak. Fakat tabii bir yerden sonra ben bunun üçte birini falan tamamladığımda kendimi artık iyice sıkışmış hissettim. Şundan dolayı sıkışmış hissettim, yetişemiyorum diye. Atölyedeki öğrencilerim çok hevesli çıktılar. Ve onlara bunu önce bir çalışma ve daha sonra da bir proje ve kitaba doğru gidecek bir şey olarak önerdiğimde harika bir çalışma yaptılar. Bir tek şu tuhaftı; kitaplara ulaşamıyorsun. Yok yani...  Türkiye'de Umran Nazif Yiğiter diye bir yazarın varlığı çoktan artık unutulmuş durumda. Selçuk Baran belki Yapı Kredi Yayınları biraz sahiplendikten sonra hatırlanır hale geldi. 

Umran Nazif hayli eski.

Ama hepsine ulaşmak istiyorsun. Bunlara hiçbir yerde ulaşamıyorsun. Hiçbir kaynak yok. Doğru düzgün bir kütüphaneciliğin olmadığı... Sahaflar...  Sağ olsunlar. İzmir'den, Bursa'dan flan nerelerden ne destekler geldi.  Kitaplar okumak istiyoruz. Çünkü yaklaşık üç yüz maddeye ulaşmak için  öğrenciler ve ben tarafından dört yüz, beş yüz yazar ve o kadar kitap tarandı, okundu. Bu da ayrıca yayıncılığın bir sorunu. Yani o dönemde Tomris Uyarları bile daha Yapı Kredi toparlayıp basmamıştı. Baskısı bitenleri bekletiyoruz. Bir toplu yapacağız falan. Yahu Tomris Uyar artık... 

O soruyu sormayacağım. 

Sor, sor

Yok sormayacağım, sen cevap verme. Başka bir şey soracağım.

Sor, sor. 

Edebi bir şekilde kapatalım. İki şiirin arasında ne var? Nasıl hazırlamışım son soruyu?

Çok iyi ya, çok iyi ya. Şimdi, boğazdan bir tekne girer. Sunay Akın cevabı vereyim. Sunay'da hep boğazdan bir tekne giriyor. O hangi tekne ya? Hmm...  Çok uzun süredir üstünde çalıştığım bir roman dosyası var masamda. Yine İpekli Mendil gibi bir proje kitap var. Ama ondan çok emin değilim. Daha bir nefes alıyorum onun üstünde. Ve yine tümüyle yayınlanmamış bir yapıda ilerleyecek bir öykü dosyası var. Ama bunlardan hangisi önce biter, hangisi biter de yayınlanır ruhu verir bana, bunu henüz bilmiyorum. Ama üç ayrı dosya, üç ayrı defter...  Defterle çalışırım. Üç defter duruyor şu anda masamda. 

Sana yapılacak iyiliklere bağlı şu anda. Televizyondan silindin. 

Açıkçası şu var. Onu da söyleyeyeyim. Bana yine çok sevdiğim bir dostum, şimdi televizyon falan olmayınca daha rahat yazarsın , daha çok üretirsin, demişti. Benim amacım daha fazla üretmek, Enis Batur'un rekorunu egale etmek ve sonra kırmak değil. Bir galiba ben ne kadar ağır koşullar altındaysam, o kadar çok üretiyorum. Beni böyle bir salınca, ben bayağı boş boş denize bakmayı, dağa, doğaya bakmayı seven bir adamım. Bırak yatarım ben.

Emekli olduktan sonraki 1 sene evde hiçbir şey yapmadım. Hiçbir şey yazmadım. Hiçbir şey yapmıyordum. Sonra kendime geldim. 

Evde ne yapıyordun? Evde de mi hiçbir şey yapmıyordun?

Hiçbir şey yapmıyordum. Bir sene falan sürdüm. Hazırlanıyormuşum demek ki! 

Vaay, hazırlanıyormuşum!

Evet, Yekta Kopan'ın okurlarıyız, diyoruz. Çok teşekkür ederiz Yekta.

Ben teşekkür ederim. 

Soru sormak isteyen?

Evet, evet...  Soru severim... Önce bir ekleme yapmak istiyorum. 2008 yılında babamı kaybettim. Daha sonra bu süreci de yaşadım. Elbette insanın yaşı ilerledikçe, çevresinde yaşadığı ölüm sayısı da artıyor. Belli yaşlarda düğünlere gidiyorsunuz, belli yaşlarda cenazelere gidiyorsunuz. Zaten sonra da siz ölüyorsunuz. Bu çok anlaşılır ve insan rutinidir. Sizin için de, bizim için de öyledir. Ama ben açıkçası şunu çok sevmem, çünkü ben kendi gerçekliğimin izdüşümü bir yazar değilim. Ben, bir gerçek dünyayı kurmaca dünyaya transfer etmeye çalışan bir yazarım. Bu kendi gerçekliğimi transfer etmek değil. Dünyada gördüğüm, bildiğim, daha da önemlisi görmediğim ve bilmediğim şeylerle hesaplaşmaya çalışan birisiyim. Dolayısıyla, yakın zamanda şöyle bir vefatı yaşadım da oturdum bunları yazdım falan dersem, bu bir tek Bir de Baktım Yoksun kitabındaki son öyküde vardır. O duyguyla yazdığım tektir. Bir de Baktım Yoksun kitabımın son öyküsü olan İyi Uykular, babamın vefatından sonra gerçekten de tümüyle o duyguyla ve gerçekten de yazmak zorunda olduğum için... Kişisel hikâyesi olan. Bir de bu kitaptaki Öğretmen öyküsü. Pardon. Çok kişisel hikâyesi olan, bire bir kişisel hikâyesi olan sadece bu iki öykü vardır. Bugüne kadar yayınlanmış olan yüz elliden fazla öyküm var. Bu yüz elli öykü içinde iki öykü için dürüstçe o itirafı yaparım. Onun dışında ben bir kurmaca yazarım. 

Konuk: Soru değil, sadece bir şey söylemek istiyordum. İki Şiirin Arasında kitabınızdaki ikinci bölümün sanırım birinci öyküsüydü: Daha Önce Tanışmış mıydık? Ben onu okuduktan sonra, üç kere daha okudum. 

Kötü mü yazmışım, anlaşılmıyor mu?

Konuk: Sonra kitapla ve öykülerle ilgili öğrendiğim şeyler, kitabı bitirdikten sonra oldu. Ve ikinci bölümdeki öykülerin çok daha önceki yıllarda yazıldığını öğrendim. Herhangi bir bilgi edinmeden okumak istedim. Birinci taraftaki öykülerde biraz dil farkı sezdim. Sanki birinci taraftaki öyküler hemen tükendi. Herhangi bir kitabı kapattıktan sonra ne kalır deriz ya... Bir 'Şerbetçi' , bir de 'Daha önce tanışmış mıydık?' kaldı bende. Bunu size söylemek istedim. Çünkü son öykünün son parafrafını biraz önce yolda gelirken okudum. 

Soru sormuyorsunuz ben de sohbetinize sohbetle cevap veriyorum. Dil falan çok anlaşılır şeyler. Bir tek ben şu bilgiyi de ekleyebilirim, ikinci bölümle ilgili özellikle bu yaz kitabı yayınevine vermeden önce en az bir ay şunu düşündüm; ikinci bölümdeki öyküleri yeniden yazabilirdim. Yeniden yazmak derken zımparalayabilirdim, temizleyebilirdim, ince işçilik yapabilirdim ve onları biraz daha bugünkü beynimle nasıl algılarım çerçevesine oturtabilirdim. 

Elektronik makyaj... 

Hatta birazcık yaptım da bunu. Biraz çalıştım. Ondan sonra bu yaptığım şeyden, yapmakta olduğum anda hepsinden nefret ettim. Hepsini çöpe attım. Hepsi orjinal halindedir. Hepsi yirmi yıllık küf kokan haliyle geçmiştir. Ama şöyle bir şey var; birinci bölümdeki öyküler daha ana sıkıştırılmış öyküler. Çok teknik bir şeye girmek istemiyorum ama orada... 

Bir şey söyleyeceğim bu söylediğinle ilgili. Orhan Gencebay'ın 45'liklerini dinlerken gençken, onlar tabii kusurlu, pürüzlü plaklar, hoşumuza giderdi. Sonra baba stüdyoya girdi, bunları yeniden okudu. Ben sonra aldım onları kızım da dinlesin diye. Ama dinleyemedim, aşırı süslü olmuş, elektronik makyaj. 

Devam ediyorum. İkinci taraftaki öykülerden özellikle iki ya da üç tanesi, özellikle  'Şerbetçi' o tek bir ana çok yayılan bir öykü. 'Şerbetçi' aslında tek bir an. Tek bir an olmak zorunda. Şerbetçi'de öykü zamanı neredeyse saniyedir. İki, üç dakika, dört dakika, beş dakika... Dolayısıyla da okuru zamana çok rahat kilitleniyor, zaman içinde yolculuk anı çok fazla genişliyor. Algısının daha fazla olacağı tartışılmaz bir şey. Teknik bir şey o yani. 

Konuk: Ben “Hayalet Gemi”nin çok iyi bir takipçisiydim. Son dört yıl hatta serisini orjinal olarak aldım. Hatta bazıları imzalı. O yüzden “Hayalet Gemi” bence birçok insanın hayatına çok şey katmıştır. O ayrı bir şeydi. Başucu kitabı gibi. Herhangi bir konuya sıkıştığımda hala devamlı karıştırırım. Ben on beş yıldır mütemadiyen yazıyorum. Aslında yazmaktan çok okuyorum. Ama mesela bir zamanlar yazdığım bir seri var benim. Bir gün bir kitap çıkarırsam ilk onla çıkarım dediğim şeye, geçen gün dönüp baktığımda 'ne kadar anlaşılmaz yazmışım.' dedim. Kendim bile yazdığımı anlayamadım. Çünkü o zamanlar belki ne kadar uzun cümleler kurarsam, ne kadar bir şeyi havalandırırsak o kadar iyi yazdığımızı düşünüyordum. Ama o kelimelerden, o yalınlıklardan...  Toyluk gittikçe belki de...  Bir forma gidiş ya da...  Gerçekten şu an onları kimse okusun istemem. Sizin de böyle bir noktanız var mı? 

Bunu dersem şöyle bir şey demiş olurum, onu söylemeyeceğimin biraz önce söyleşide çerçevesini çizmeye çalıştım. Benim bir noktam var, o noktadan sonra ben şu formu buldum ve o formda dersem ben zaten tamamlanmışlık hissiyle konuşuyor olurum. Tamamladım, buldum.  Ben metodumu buldum, formulüm bu, burada yazıyorum gibi...  Bilmiyorum.

Ama zaten bunu söylememektir asıl yazarlık...

Evet yani bilmiyorum. Bunun neden arandığını da bilmiyorum. Gerçekten anlamadığım bir başka şey var. Sorunuzdan yola çıkarak şunu da söyleyeyeyim; bu tamamlanmışlık hissinin okur tarafından da yazar tarafından da niye arandığını da bilmiyorum. Okurun da, yazarın da tamamlanmamışlık hissiyle bir kitaba ya da bir sanatsal ürüne saldırmasını isterim. Buradaki tamamlanmamışlıktan kastımı anlıyorsunuz sanırım. Yazarın okura, okurun da yazara alan bırakmasını isterim. Çünkü okurun ve yazarın arasında bir zihni güven olduğuna inanırım.  Ben eğer okurun zihnine güvenmiyorsam, bu sadece bir kibirdir. Öncelikle okura, daha sonra da kendi ürettiğime bir saygısızlıktır ve bütün bunlarının çerçevesinde yazmak eyleminin ta kendisinin ve buradan yola çıkarak yazarın kutsallaştırılmasını da anlamam. Bir yazarlık durumu vardır ya. İlham gelir onlara ve gözlem yaparlar. Onlara da hayranım ben. Kendi eserlerini ezbere bilen, ilham gelen ve gözlem yapan yazarlara hayranım ben. Onlar müthiş insanlar. 'İlham geldi.' Mesela o hareketi de anlamam. O ilham geldi hareketini yapsanıza. Filmlerde falan hep yukarıdan gelir değil mi? Abi niye ilham yukarıdan geliyor, ilham nerede ki yukarıdan geliyor? Çünkü tanrısal bir yere gidecek kendisi. O kutsiyet arayışı. Aslında ilkel insanın, pagan insanın, paleontolojik dönem insanının korkusundan öte bir şey değişmemiş. Hala yukarıya bakıyoruz. Bilmediğimiz bir yere bakıyoruz ya. İki şeyi bilmiyoruz; orada ne var, ölüm sonrasında ne var? Bunun korkusunu aşmanın tek yolu da kutsallaşmak. Yazar ya, ilham geliyor. Bizim bir yazar var, dört numarada her gün ilham ona böyle geliyor, bir de gözlem yapıyor. Gözlem yapmak ne ya? Hiç anlamadığım bir şey. Sen zaten hayatın içindeysen, bir şeyi zaten özellikle gözlemene gerek yok. Hayatın içindeysen, hayat sana bütün verileriyle gelir. Sen de o hayatı doya doya yaşarsın. Bunun için yazar olmana da gerek yok. Şu köşedeki simit satıcısı benden daha çok gözlem yapıyordur, hayatı dolu dolu biliyordur.

Yekta Kopan'a ve okurlarına çok teşekkürler, sağolun.

0
1236
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle