12 MART, SALI, 2013

Açık Mektup - Rüştü ile Muzaffer

Geçenlerde “Cumhuriyet” gazetesinde “Kim Kime Dum Duma” köşesinde bir band
karikatürü vardı Behiç Ak’ın: Şehirde mimar var, reklam var, reklamcı var, her şey vardı da bir ‘şair yok’tu! Bu tip acımasız yargılar beni çok rahatsız eder, özellikle de benzer
uğraşlar içindeki kişiler arasında.

Açık Mektup - Rüştü ile Muzaffer

Geçenlerde “Cumhuriyet” gazetesinde “Kim Kime Dum Duma” köşesinde bir band karikatürü vardı Behiç Ak’ın: Şehirde mimar var, reklam var, reklamcı var, her şey vardı da bir ‘şair yok’tu! Bu tip acımasız yargılar beni çok rahatsız eder, özellikle de benzer uğraşlar içindeki kişiler arasında. Behiç Ak da ünlü bir karikatürist, hikâyeleri ve çocuk kitapları da var. Yazar yani. Ak’ın şiire dair bu kibrini neye borçluyuz bilmiyorum. Şu köşelerinde artık ‘İsmet abimden, Attila Kaptan'dan ve Can Baba'dan sonra şiir de kalmadı şair de…’ diye köşe boşluğu münasebetiyle yazan parçalı köşe yazarlarından olsa gülüp geçecektim, köşede boş yeri kalmış, doldurmak istemiş diyecektim ama… Değil! Sevdiğim bir çizer, tarzı da ilgimi çekiyor. Öykülerini okumadım ama hem yazıp hem de resimlediği çocuk kitaplarından hayli okudum kızıma, okumayı da sürdürüyorum.

Hem zaten mesele de sevdiğim bu çizer değil, ne yazık ki onun da koroya katılmış olması. Öykü yok! Roman var mı? Deneme mi o da ne? Karikatür mü o çoktan öldü… Böyle yakınmaları kolay kolay duymazsınız. Gerçi son yıllarda romanla ilgili kimi tartışmalar var ama, o daha çok popüler yazarlar ve çoksatan romanlar üzerinden süren bir tartışma. Yoksa, kimsenin roman yok filan dediği yok! Hem ağır yargılardır hem de sorumluluk isteyen cümlelerdir. Yıllar önce Fethi Naci “Türkiye’de ne kadar futbol varsa, o kadar da roman vardır!” dediğinde yer yerinden oynamıştı, oynardı, oynamalıydı. O Fethi Naci’ydi, Türkiye’nin en önemli ve değerli roman eleştirmeniydi, herkes ağzının içine bakardı. Elbette futbolla romanı karşılaştırmasının da bir nedeni vardı. O da bunları tek tek yazardı, yazdı.

Kimse ‘Ah nerde Sait Faik, seni çok arıyoruz Sabahattin Ali!” demiyor. Onların yeri apayrı, sonraki dönemlerde yazanların yeri apayrı. 50

Kuşağı öykücülerinden bugüne pek çok iyi öykücü yetişti, Tomris Uyar’dan Hulki Aktunç’a, Füruzan’dan Murat Yalçın’a, ve başkalarına. Deneme için de aynı şey geçerli. Herkes Nurullah Ataç’ı saygıyla anıyor ve kitapları yeniden basılıyor, okunuyor. Ama öte yandan Salah Birsel’den Uğur Kökden’e, Enis Batur’dan Nurdan Gürbilek’e, Türkiye’de denemenin çok iyi kalemlerinin olduğu gerçeğini de görmezden gelmiyor. Karikatür için de kimsenin kalkıp 50 yıl önceki ustaları özlemle arayarak ‘ah onlar olsaydı nasıl çizerlerdi bu dönemi?’ diye hayıflandığını duymadım.

Ama şiir… Ah şiir… Türkiye’nin ‘geleneksel’ yazısı olduğundan mı nedir, herkesin gözü üzerindedir. Bir şairin bir dizesini değiştir ya da ne bileyim bir sözcüğü çıkar dizeden, kıyamet kopar, yer yerinden oynar! Yunus Emre’nin şiirindeki bir dörtlük ders kitaplarından çıkarılınca olanları hatırlasanıza! Yurttaşlar gösteriler düzenlemiş, yetkililer özür dilemiş, bununla da yetinmeyip televizyonlarda, radyolarda ve halka yaptıkları konuşmalarda bu şiirin kesilen bölümlerini de okumuşlardı! O nedenle şiir yüzünden duyarlı bir toplumuz ve bu nedenle de şiire karşı çok duyarlıyız! Her şey bir yana, şiir bir yana!

Yine de Behiç Ak’ın karikatür kişisine söylettiği ‘Şair yok!’u ben şiire özel bir önem vermesine bağlıyorum. Herhalde o genel geçer şiir ve şair değerlendirmelerinden farklı bir anlamda söylemiştir. Yoksa bunca şiirli bir topluma da, o şiirleri yazan şairlere de haksızlık olur. Zannımca bugünlerde Yılmaz Erdoğan’ın “Kelebeğin Rüyası” filmiyle tanıdığımız kuş gönüllü, kelebek ömürlü iki şairin Muzaffer Tayyip Uslu ile Rüştü Onur’un da anılarına biraz saygısızlık olur diye düşünmeden de edemedim.

0
1743
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle