
Portfolyo; Aslı Sungu
Ece Pazarbaşı, Aslı Sungu'nun işlerini ve sanat pratiğini inceliyor. Aslı Sungu’nun sanatında takip ettiği yegane rotanın, ''kendisi ve kendisini oluşturan bileşenler'' olduğunu belirtiyor.
Dünyayı, yaşamı ve bu her ikisini oluşturan parçaları anlamanın tek yolu kendimizi anlamaktan mı başlar? Eğer dünyaya bakarken başlangıç noktamız ilk önce fiziken içinde bulunduğumuz vücudumuz ise; diğer bir deyişle dışarıyı kendi filtrelerimizden geçirmeden önceki ilk kontağımızın kendi gözlerimiz olduğunu hatırlarsak, ulaşmak istediğimiz anlayışın tek yolunun kendimizden geçtiğini bilmemiz gerekir. Çünkü durum her ne olursa olsun, ilk elden tek kaynağımız her zaman için kendimiziz.
Bu bağlamda Aslı Sungu’nun sanatında takip ettiği yegane rota da kendisi ve kendisini oluşturan bileşenler. Katman katman kendi derisinin altına inerek, belli ki bazen korkarak ama yılmayarak yürütüyor sorgulamasını. Sungu, işlerini üretme sürecinin her aşamasında kendini adeta tekrar tekrar sınayarak, kendini sınırlarını bir daha keşfetmeye ve hatta bazen talan etmeye kadar giderek; canını acıtsa da, ruhunu tekrar tekrar delik deşik edecek bir arayışa çıkıyor. Zaman zaman sadece ruhen değil, fiziken de onlarca kilometrelerce aldığı bu yolda kesin olan tek bir şey var: Sungu kendinden yola çıkarak dünyayı anlama güdüsü üzerinden en korkulu kabuslarını tekrar ziyaret etmekten çekinmeden, hafızasını ve hatırasını tekrar tekrar canlandırarak gerçeği arıyor.
Sanatçının bu otobiyografik yaklaşımının en dikkat çeken örneklerinden birisi olan Sticky (2008) bir anlamda Sungu’nun sanata ve kendi üretimine dair önemli ipuçları barındırır. Resme dayalı bir eğitim aldıktan sonra kullandığı malzemeyi farklılaştıran ve çeşitlendiren Sungu’nun bu işinde kendisinin resim ve boya ile ilişkisine paralel olarak sorguladığı temelleri görüyoruz. Destek almadan, bireyin kendi yapı malzemesini değiştirmeden, sağlam gördüğü tüm yapıları etrafından kaldırarak hayatta kalabilme savaşını vermek, hayatta kalabilmek mümkün müdür? Berlinli (!) olmanın doruğundayken yaptığı bu işte, özü aynı ama formatı değişmiş gayet afilli ve göz alıcı turuncu boyanın varlığı kendi materyalini sorgularken, ama yinde de yanındaki duvardan ya da yakınından bir anlamda “yapış yapış” bir ilişki yumağının izlerini taşırken, diğer taraftan bu beyaz dümdüz formel ve tanımlı duvarın yanında kendi başına dik duramamayı, kırılganlığı, ama yakınlıktan dolayı çok da kırılmayı yaşamayadıgını, adeta büküldüğünü gösteriyor.
Sungu’nun kendini üzerine oturttuğu güvenlik kolonlarını diğer işlerinde birebir görmek mümkün. Untouchable (2010) sanatçının bir süre önce kaybettiği annesi ile üzerine kurulmuş, annesi ile kendisini belki de eşit görmeye çalıştığı, ulaşmaya çalıştığı, yakındayken uzağına düştüğü, kilometrelerce uzaktayken yakınında bulduğu ama bir türlü eşit düzlüğe gelemediği hepimizin mutlaka içine düştüğü yoğun ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor. Günümüz teknoloji seviyesini düşündüğümüzde bir nevi ‘eski’ bir teknolojiyle, bir dia makinası ile gösterilen iş, ‘anne’nin kendi habitatında, dia makinasının popüler olduğu zamanları hatırlatan bir anne evinde çekilmiş bir seri fotoğraflardan oluşmakta. Serinin içindeki her fotoğrafta sanatçının kendi algı koridorundan annesinin fiziki olarak durduğu noktaya yaklaşmakta oluğunu fakat, yaklaştıkça annesinin küçüldüğünü; uzaklaştıkça ise büyüdüğünü görüyoruz.
Aslı Sungu’nun yapı sökücü, sonra da o söktüğü yapıları tekrar yapıştırdığı bir başka işi ise bir video serisi olan Faulty (2008). Hayatımızda ilk önce bir dış ses olarak tanıştığımız, daha sonra içselleştirdiğimiz ve sağduyumuz haline getirdiğimız ebeveyinlerimizin eleştirel seslerinden yola çıkan Sungu, hünerli bir saptırma ile artık içselleştirmiş olduğumuz bu sesi tekrar dışarı çıkarıyor. Kulaklarınızı tıkayıp duymak istemediğimizi düşündüğümüz, fakat iç sesimiz haline gelmiş ailemizin kaynak olduğu otoriter, yaptırıcı ve bizi aslında şekilendirmeye yönelik ses dalgalarının kaynaği bu sefer de bir aşçı, bir dişçi ve bir de temizlikçi. Tamamen kişisel sınırlarının içine alarak, sanatçının kendi evinde gerçekleşen ev temizliği, diş fırçalama ve yemek hazırlama talimi süresince Sungu günlük hayatımızın normal düzeni içinde olan bu işleri uzmanları tarafından kamera arkasından verlilen ultimatomlara uyarak yapmaya çalışıyor. Bu ‘uzmanlar’ işin içinde görüntüden çok ses olarak yer aldıklarından halen iç ses/ dış ses polemiği de devam ediyor.
Sanatçının son işlerinden Dreams (2011) ise ses üzerinden olan yapılan yapı sökücülüğü imgeye taşır. Serinin başlangıç noktasının Sungu’nun annesini kaybettiği zamana rastlayan bu işler psikanalitik bir yaklaşımla, sanatçının gördüğü rüyaları teker teker, parça pinçik ayrıştırdığı, gördüğü her sembolün altındaki olası açıklamalara odaklandığı kolajlardan oluşuyor.
Sanatçı bu zor dönemde gördüğü rüyaları tekrar iki boyutlu bir zemin üzerinde yaratır. Bunun için rüyasında gördüğü, görmüş olabileceği mekanları arar, araştırma yapar, seyahatlere çıkar. Parçalara böldüğü ve katmanlarına ayrıştırdığı, artık neredeyse bir rüyadan çok imgeler yığını haline gelmiş buluntularını bir araya gertirip bir düzlem üzerinde yeniden kurar.
Hiç şüphesiz, Sungu’nun işleri kendi benliğinin (alt ve üst, hatta sağ ve sol olmak üzere) tüm parçalarını taşıyor. Her işinde kendi benliğinin yapı sökücüsü olup, sonra bu ayrıştırdığı parçaları tekrar birleştirerek hafızasında yer almış gerçekliği tekrar oluşturuyor. Bu eylem, kendisine içinde bulunduğu durumun daha da derinliklerine girme olasılığı yaratırken, diğer bir yandan da konu ile kendisi arasına bir mesafe koyup muhakeme kapasitesini artırıyor. Bu bir kendini iyileştirme yöntemi ya da tam tersine şeytan çıkarma olarak da görülebilirse de, belki de dikkate alınması gereken en önemli nokta sanatçının tüm cesareti, çıplaklığı ve kırılganlığıyla kendi ‘ciğerini’ ortaya çıkarmasıdır.
Aslı Sungu'nun solo sergisi, 25 Mayıs 2013'e kadar Pi Artworks Tophane'de.