Advertisement
08 TEMMUZ, CUMA, 2016

Küratöryal Yöntemler Söyleşi Dizisi # 1-Christine Litz

Her ay farklı bir uluslararası küratör ile gerçekleşecek olan, Didem Yazıcı’nın hazırladığı söyleşi dizisi “Küratöryal Yöntemler”; farklı sergi formatları, küratörlerin sanatçılarla çalışma biçimleri ve değişmekte olan sergi yapım pratiklerine odaklanıyor. Dizinin ilk söyleşisi, Freiburg’da birlikte çalıştığı müze direktörü Christine Litz ile beraber hazırladıkları, gelecek hafta Freiburg’da açılacak olan ve Türkiye’den de birçok sanatçının yer alacağı sergi üzerine gerçekleşti. Bu anlamda, günümüzde müze ve kurumların bağımsız koleksiyonlarla ilişkisi aynı zamanda kültürel bağlamlarla ilgili yeni sorular doğurabilir mi?

Küratöryal Yöntemler Söyleşi Dizisi # 1-Christine Litz

Bugünkü anlamıyla küratörlüğün ilk kuşak temsilcilerinden olan ve beş sene Kasper König ile Ludwig Müzesi’nde (Museum Ludwig, Köln) çalışan Litz, ayrıca geniş kapsamlı ve beş senede bir gerçekleşen sergi formatı documenta’nın son edisyonu olan dOCUMENTA (13)‘ün de sergi departmanı yöneticiliğini üstlenmişti. 2012 senesinden bu yana direktörlüğünü yapmakta olduğu Museum für Neue Kunst, Freiburg (Freiburg Modern Sanatlar Müzesi’nde) kalıcı koleksiyon sunumu, video ve film çalışmaları için müze sineması kurumu ve sergi alanı ışıklandırmasının yenilenmesi gibi çalışmalarda bulundu.

*Sanatçı listesi ve sergi programı bilgileri aşağıda yer almaktadır.

Müzenin kendi koleksiyonu ile farklı koleksiyonları ilişkilendiren, her iki senede bir gerçekleşen “Freundschaftsspiel” (Dostluk oyunu/maçı) isimli bir sergi formatı var. Bu fikir nasıl gelişti? Bu formatı şekillendiren ana fikirler neler oldu? Serinin bir sonraki sergisi, İstanbul’da yer alan iki bağımsız koleksiyon ile işbirliği içinde gerçekleşiyor. Bu serginin başlığı, dili, içeriği ve yaklaşımı anlamında aramızda pek çok hararetli diyalog geçti. Benim başlıkla ilgili çekincelerim, sizin ise merak uyandırıcı görüşleriniz vardı. Sergi yapımı bağlamında dostluk maçı ne anlama geliyor?

Spor alanında kullanılan bu terim, sanat bağlamında kulağa ilkin tuhaf gelebilir. Dostluk maçında; aynı alanda oynayan ve muhakkak aynı ligde olması zorunlu olmayan iki takım; sadece pratiğe, egzersize ve keyfe dayalı bir oyun oynarlar. Bu anlamda başlık, hem eğlenceli hem de çeşitli hareket alanı sağlayan bir formda; bu yüzden de birçok yeni perspektif ve anlayış sunma potansiyeli taşıyor.

Değişen taktikler, alınan riskler, alışılmadık şeyler denemenin ruhu, oyunculara ve görevlerine, hatta oyunun kendisine olan bu yapmacıksız bakış açısı özgürleştirici bir özelliğe sahip. Sergi formatının akıl haritası ve ortak zeminini bunlar oluşturuyor. Farklı zaman çizelgeleri, arkaplanları, jeopolitik özellikleri ve ilgileri olan; özel ve kamusal iki koleksiyon buluşup, diyaloğa giriyor.

Başlığın diğer ilginç yönü ise futbolun siyasallaşması. Futbol, farklı milliyetlerden insanların bir araya gelip, tek bir takım için oynadıkları neredeyse tek alan. Gezi eylemleri sırasında düşünülmez olan gerçekleşti ve dört büyük rakip futbol takımının taraftarları ilk defa bir araya gelip, birlikte direndiler. Bunun çok güçlü bir an olduğundan  bahsetmiştin bana. Bu durum sporun birleştirici özelliğinin olağanüstü bir örneği. Rekabete ve hiyerarşiye dayanmayan bu yaklaşım, müze programının tamamına uyguladığımız bir tutum.


Nilbar Güreş, Den Ball treffen, 2011, Galerie Martin Janda, Vienna & Rampa, Istanbul´un izniyle

Serginin hazırlık sürecinden, Ayşe Umur koleksiyonunu ve  video-film programı için Agah Uğur koleksiyonunu davet etmeye nasıl karar verdiğinizden konuşalım. Bu koleksiyonlarda sizi yakalayan şey ne oldu? Müze koleksiyonuyla birlikte bu üç koleksiyonu bir araya getiren yaklaşımdan bahseder misiniz?

İstanbul Bienali’nde, işlerini takip ettiğim ve daha önce birlikte çalıştığım birçok sanatçının çalışmalarını görmek için şehirdeydim. Orada Ayşe Umur ile tanıştım. Evini ziyaret edip, koleksiyonunu gördüm. Gerçek bir güncel sanat tutkunu.

Koleksiyonundaki çalışmalardan bahsedişi, nasıl yerleştirdiği ve onlarla nasıl yaşadığı, derin sanat bilgisi ve anlayışı üzerine kurulmuş. Mesleği dolayısıyla da, basılı malzemeler, kitaplar, kağıtlar, sözcükler ve harflerle çok ilgili. Koleksiyonu, toplumsal cinsiyet, dil, kimlik ve mizah gibi tarihsel ve politik anlamları olan konuları inceliyor. Çok akıllıca, yavaşça ve bağımsızca bir araya getirdiği bu koleksiyonu, kendi gözüne güvenerek ve kalbini takip ederek kurmuş. Freiburg’a döndüğümüzde, müze koleksiyonuna yeni bir gözle baktık. Belirli parallelikler, bütünleyici yönler ve ilginç açılmalar bulduk. Tüm bunlar; Ayşe Umur’a sergi önerisi götürmemizde rol oynadı.

Müzenin cep sineması formatında ise; ağırlıklı olarak video-film gösterimlerine ve tartışma programlarına, kimi zaman da performanslara yer veren, Schau_Raum adında bir oda var. Buranın programı, müzede gerçekleşen sergilerlerle ilişkilenen, izleyiciye farklı perspektif ve deneyimler sunan bir gündem içeriyor. Sen ve Ayşe Umur, Agah Uğur koleksiyonunda bulunan, bir kısmını önceden bildiğim, bir bölümü ise bana tamamiyle yeni olan; düşündürücü ve akıl çelen video-film işlerinden bahsetmiştiniz. Toplumsal meselelerle ilişkilenen bu çalışmalar düşünceli ve bilgili bir şekilde bir araya getirilmiş. Koleksiyonlar arasında bu anlamda müthiş bir uyum oldu. Agah Uğur koleksiyonu gibi saygın ve renkli bir koleksiyondan bir seçki göstermek gurur verici.

Christine Litz - Foto: Rosa Maria Rühling 

Müze koleksiyonu, hem Güney Almanya bölgesinde yaşayan sanatçılarla yerel; hem de sanat tarihi kitaplarından tanıdığımız sanatçılarla uluslararası bir dinamiğe sahip. Sergide beni ilgilendiren, sanatsal tavır ve yaklaşımlar arasındaki diyalogları görmek. Nilbar Güreş’i, ender sergilenmiş ve tartışılmış avantgart bir sanatçı olan Hanni Rocco ile birlikte; Cevdet Erek’in kendine has kavramsal dilini, Raymond Waydelich ve Joseph Kosuth gibi müze koleksiyonundaki sanatçılarla birlikte ya da Ali Kazma ve Dellbrügge & de Moll’u ve diğerlerini düşünmek. Bu sergiyi anlamlı ve tartışmaya değer kılan karşılaşmalar neler, biraz örnek vererek açabilir misiniz?

Hanni Rocco görsel sanatçı olarak çok tanınmıyor. Müzik eğitimi görmüş ve neredeyse tüm hayatını kemancı olarak geçirmiş. Birinci ve ikinci dünya savaşlarını atlatmış ve yaşamını birçok farklı yerde sürdürmüş. 1953’te Freiburg’a taşınmış ve burada birçok ilginç insanı evine okuma ve tartışmalara davet etmiş. Ancak 80’li yaşlarına geldiğinde, sanat objeleri üretmeye hazır hissetmiş kendisini. Küçük vitrin işleri ile bir yandan cinsiyet ayrımcılığını yansıtırken, bir yandan da cinsiyet ve kimlik kavramlarını sorguluyor. Şiddet ve gücün farklı formlarıyla da ilgileniyor. Bu formlar çok keskin, korkusuz, alabildiğine komik ve samimi, aynı zamanda toplumsal anlamda eleştirel ve oldukça bireysel olarak ortaya çıkıyorlar. Pek fazla tanınmayan bu çalışmalar, Nilbar Güreş’in pratiği ile müthiş bir paralellik içindeler.

Sergilenen birçok işin, mekânla güçlü bir bağı var. Çünkü Museum für Neue Kunst, 20. yüzyılın başlarında kız ilköğretim okulu olarak inşa edilmiş ve kullanılmış. Bir hayli geniş olan merdivenler ve koca bir sınıf odası büyüklüğünde olan sergi mekânları,   mekânın tarihiyle ilgili fikir veriyor. Bugüne kadar bu bina, Freiburg kent müzeleri için workshoplar düzenlemiş, restorasyon departmanı ve idari bölümlerini ağırlamış. Bu bağlamda Ali Kazma’nın video yerleştirmesi de yakalamış olduğu belirli bir bürokratik aktivite üzerinden geliştirilmiş bir becerinin sürdürülmesi, onaylanmış oluşumlar ve monoton işlemler gibi işgücünün durumunu ve politiğini haritalandırıyor. Bu işin    hemen yanında, ikili olarak çalışan kavrsamsal sanatçılar, Dellbrügge & de Moll’un eğitimin bilgi aktarımı ve toplumsal kollara ayrılmasını sorgulayan bir çalışmalarını sergiliyoruz. İki çalışmanın ortak zemini, otorite ve güç mekanizmalarını gözden geçirmeleri.

Çalışmaların sunduğu paralleliklerden bir diğeri ise tarih. Hem Ola Kolehmainen hem de Şevket Dağ’ın çalışmaları, İstanbul’un en tanınmış yapılarından biri olan ve günümüzde müze olarak işleyen; hem hristiyanlık hem de islam tarihini kapsayan Ayasofya ile ilgili. Dağ, geç Osmanlı döneminden, erken dönem Türk Cumhuriyeti’ne geçişi deneyimleyen ressamlar kuşağından. Kolehmainen ise güncel Finlandiyalı bir sanatçı ve dışarıdan gelen bir perspektif sunuyor. Dışardan gelen bu bakış açısı, Fransız sanatçı Raymond Waydelich’in 1990 Almanya’sının yeniden birleşmesi ile ilgili yaptığı çalışmasıyla karşılaştırılabilir. Bu enstelasyon, sadece duvar yıkımına sebep olan,1989 öncesi orta ve doğu Avrupa’da devrilmekte olan siyasi hareketlere değil, aynı zamanda Alman tarihinin farklı bir bölümü olan Nazi rejimine de referans veriyor.

Raymond Waydelich, Große Deutschland Uhr, 1990 Foto: Museum für Neue Kunst Freiburg

Serginin konumunu bugünkü siyasi iklimde nasıl okuyorsunuz? Özellikle 2013 Gezi eylemlerinden bu yana, tutuklanan gazeteci sayısı, 8 Mart Kadınlar Günü’nde yürüyüş yapanlara ve Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısı, sanat kurumlarının ve sergilerin sansürlenmesi, Kürt halkıyla barışamamak… Sanatsal ifade özgürlüğü elzem bir soru.

Bu gibi zamanlarda, sanatsal özgürlüğün korunması için küresel dayanışmanın aciliyetini hissediyorum. Sanatsal özgürlük ve sansür alanında araştırma ve çalışmaları ile aktif olan, Siyah Bant‘ın kurucuları Pelin Başaran ve Banu Karaca’yı bu konuda konuşma yapmaları için Freiburg’a davet ettik. Sergide yer alan sanatçılar; siyaset, toplumsal cinsiyet, dil, tarih ve kimlik meseleleri üzerine düşündürüyor. Diyarbakır’da yaşayan sanatçı, Şener Özmen’in Sanatçı Aslında Ne İster? isimli  video çalışması, jeopolitik dinamiklerle doğrudan ilişkileniyor. Aykan Safoğlu ve Erdem Taşdelen’nin çalışmaları kişisel olanın aynı zamanda politik olduğunu gösteriyor. İstanbul doğumlu ve Rum-Ermeni kökenli sanatçı Hera Büyüktaşçıyan’nın metin odaklı çalışması Mektup / /ԼԷԴԸՐ/ Letter ise Ermeni dilinin yer değişimi ile ilgili. Bu soruların sadece Gezi’den sonra belirmediğini, daha önce de sorulduğunu vurgulamak önemli. Cevdet Erek’in sergide yer alan, Sanatçıyı Gölgeleyen Anıt yerleştirmesi, İspanya iç savaşı için yapılan anıtlardan alıntılanan ve yansıyan gölge ile okunan cümle; günümüzde de anlamlı ve önemli bir bağlamda okunabilir: "Kahramanca bir sanat mücadelesinde, özgürce üretebilmek için, memleketlerinden uzak kalan sayısız insanın anısına. Birçoğu kendilerini yanlız, izole veya mağlup hissettiler, ama asla pes etmediler. Ve bu bütün dünyaya ilham verdi."

Sanatçılar: Hera Büyüktasçıyan | Handan Börtüteçene | Selim Birsel | Cansu Çakar | Aslı Çavusoğlu | Şevket Dağ | Dellbrügge & de Moll | Max Diel | Merike Estna | Cevdet Erek | Ralph Fleck | Nilbar Güreş | Eugen Gomringer | Stefan Hösl | Ali Kazma | Joseph Kosuth | KOMET | Merve Kılıçer | Anselm Kiefer | Ola Kolehmainen | Kurucu Koçanoğlu | Aleksandra Mir | Ciprian Mureşan | Laure Prouvost | Raqs Media Collective | Max Radler | Necla Rüzgar | Hanni Rocco | Abigail Reynolds | Viviane Sassen | Michel Sauer | Richard Schindler | Fritz Schwegler | Kemal Seyhan | Nedko Solakov | Curt Stenvert | Serra Tansel | Yavuz Tanyeli | Erdem Taşdelen | Amalia Ulman | Mehmet Ulusel | Raymond Waydelich

Raqs Media Collective, Forthcoming Titles, 2012,  Sanatçı & Project 88, Mumbai'nin izni ile.

Video & Film Programı

Aslı Çavuşoğlu | CANAN | Annika Eriksson | İnci Eviner | Şener Özmen | Ferhat Özgür | Didem Pekün | Zeyno Pekünlü | Aykan Safoğlu | Hale Tenger  | Erdem Taşdelen Schau_Raum :  Agah Uğur Collection

Kitap Sunumları & Konuşmalar

28 Eylül 2016

Kasa Galeri, İstanbul

0
12039
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Advertisement
Geldanlage