26 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2020

Distopyanın Gölgesine İnterdisipliner Bakış

Sıra dışı çalışmalarıyla son zamanlarda kendisinden sıkça söz edilen çok yönlü ve başarılı sanatçı Beyza Boynudelik ile Labirent Sanat’ta dahil olduğu proje sergi ve geçmiş çalışmaları bağlamında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Distopyanın Gölgesine İnterdisipliner Bakış

Labirent Sanat’ta açılan “Kusurlu Bakış” başlıklı proje sergide siz de yer alıyorsunuz. Fotoğrafın yakaladığı gerçekliğin bakışla olan ilişkisi göz önüne alındığında, fotoğrafın bir eksikliğe işaret ettiğini düşünüyor musunuz?

Bu soru aslında benim için ilginç. Resim bölümü mezunu bir ressam olarak yüksek lisans tezimi imge, fotoğraf, resim ve mimesis kavramları etrafında şekillendirmiştim. Fotoğrafın, referans aldığı çıkış noktasına yabancılaşabilme ve yepyeni bağlamlarla yeni ve neredeyse sonsuz olasılıklı okumalar yaratabilme imkânı var. O yüzden benim için çağdaş sanat içinde vazgeçilmez bir yere sahip. Teknolojiyi de içine alarak –veya ödünç imgeyi yapıbozuma uğratmak adına tersine kullanarak özgürleşen ve tam da bu yüzden bu dönemin sanatsal üretiminde belki de en çok söz söyleyebilen mecra. İçerdiği ikilemler, yanılsamalar ve her türlü argüman sanat yoluyla söz söyleme adına avantaj. Her birimiz bu denli yoğun görsel bombardıman altındayken zaten yöntem olarak kullanılmaması şaşırtıcı olurdu. Eksikliğe işaret etmek bir yana, oldukça zengin bir ifade yöntemi diye düşünüyorum.

Bu sergide görsel oyunun içinde kendi görsellerinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Bu sergi, projeye dahil olan bizlere oldukça demokratik ve yatay düzlemde yapılanan bir alan açtı. Her birimizin bir önceki sanatçının ilettiği görsel üzerinden ürettiği ve bir sonraki sanatçıya gönderdiği imgeler ve bu imgeler yoluyla aktarılan duygu, algı, doku, kompozisyon, renk – artık ne taşındıysa – bizim hem deneysel alanımız oldu, hem de iletişim yolumuzu belirledi. Hangi duyguyla ve sebeple çekildiği bilinmeyen bir görselin ardından, onu anlık bir güdüyle yorumlayıp, yeni bir görsel üreterek devamını sağlamak ve bir sonraki sanatçıdaki yolculuğuna uğurlamak, bu süreci oyuna çevirdi. Oyunun ikinci etabı ise 9 sanatçının birbiri ardına çektiklerini tek planda görmek oldu. Aslında görsel algı haritamızı anlamak adına benim için de ilginç bir deneyimdi. Kurgusal veya teknik olarak bir mükemmellik beklemediğimiz ve iddiası sadece algısal olana işaret etmek olan bu oyunda, benim ürettiğim fotoğraf ve ardından sergiye dahil ettiğim işler de, bu sezgisel süreci destekler nitelikte sanırım.

“İntergalaktik” sergisinde, çini mürekkep, epoksi led gibi farklı teknikleri içeren çalışmalarınız var. Çok disiplinli çalışmalarınız, sanatsal arayışın bir göstergesi olarak yorumlanabilir mi?

Tabii ki. Üretim sürecim de hayatı algılayışımla paralel şekilde yol alıyor diyebilirim. Yaşadığım, gözlemlediğim her yeni durumu değerlendirmemde ve çözümlememde, yöntemlerim kişisel deneyim ve dönemin şartları üzerinden çeşitlilik gösteriyor. Yapıt üretirken de hem kendi sınırlarımı genişletmek, hem de bu döneme ait sanatsal yöntemler ile zamansız olanların harmanını yapıp sonuca ulaşmak, yapıtın en doğru dille okunmasına olanak veriyor. Öte yandan da bana kendi sanatsal yolculuğumla ilgili ipuçlarını alıp, sonraki adımlar için hazırlanma şansı veriyor. Her malzeme ve yöntemin söyleyecek sözü, iletecek bir duygusu olduğuna da inanıyorum.

Çalışmalarınızda teknoloji-doğa, insan-doğa gibi ikilemler üzerinden distopik ögeler yer alıyor. Örneğin “Sahte Karşılaşmalar Alanı” isimli serginizde yer alan çalışmalar, modern öznenin sosyal yaşam içinde takındığı maskelere, apatikliğine, öteki’ne karşı kayıtsızlığına işaret ediyor. Bu temalara yönelmenizde neler etkili oldu?

Tamamen toplumsal olarak verdiğimiz –veremediğimiz tepkiler, bireyin özelinde ise, bu çağda, kalabalıklar içinde yalnızlaşan ve kendini şablon bir yaşama mahkûm eden hâli etkili oldu. Kısa hafızalı hâle gelen dönemin kentli bireyi, toplumun genelinin kendi üzerinde kurduğu baskıya eşdeğer olarak, uydurulan ve dayatılan normlarla yaşayıp mutlu olmaya çalışıyor. Birbirine çokça temaslı görünen ancak teğet geçen ve sadece “öteki”nin gözetleyeni hâline gelen bireyin yaşantısı, ancak kısa süreli mutluluklarla ve hemen unutulan trajedilerle anlam buluyor. Bu arada bence en büyük tehlike de bu kayıtsızlık ve duygusuzluk hâli. Bauman’ın 1960’larda Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup kitabındaki “Kent bir sahte karşılaşma alanıdır” cümlesinden yola çıkarak isimlendirdiğim sergi, o dönemki kimlik araştırmalarımı kentli yaşamla bir arada ele aldığım ve hem simgesel hem de varoluşsal olarak maske ve kostümleri- bir yandan da “sosyal medya avatarlarımızı” masaya yatırdığım bir deneyim alanı olmuştu.

İlk bakışta üretimlerinizde boş/dolu, açık/koyu gibi zıtlıklar ve bir temas eylemi dikkat çekiyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Hayatın kendisi de dualiteden besleniyor. Kadim öğretilerden başlayıp Jung’a kadar karşımıza çıkan bu bilgi, bireyden tüm yaşamın geneline yayılan bir tamamlayıcılık içeriyor. Ben anlatacağım konuyu biçimsel olarak da konusal olarak da zıddıyla güçlendirme eğilimindeyim, kaldı ki bir yapıt üretirken de kompozisyon, ancak birbirini var eden karşıt ögelerle okunur hâle geliyor. Distopyayı anlatırken de tatlı bir şekilde anlatma güdüm sanırım buradan kaynaklanıyor.

​Temas ise oldukça önemsediğim bir konu. Daha önce de bahsettiğim gibi, hem fiziksel hem duyusal teğet geçmelerin tek ilacı “öteki”ne gerçek anlamda temastan ve hem öteki hem de kendi ile ilgili durumları içselleştirmekten geçiyor. Öteki türlü, birey kendi duygusuna ve hayatına bile gerçekten temas edemeden ömrünü tamamlıyor.

Yüzeyin pürüzsüz olmayışı ve lekeler, Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın sözünü ettiği “pürüzsüzün estetiği”ne karşı çıkış olarak yorumlanabilir mi?

Dünya tarihinin bu dönemi, benim için hem materyal hem de teknolojik olarak yetkinliklerle ve baş döndürücü hızdaki gelişmelerle dolu olsa da, aradaki insan faktörü hem zaman organik olana, tektipleşmemiş bireysel değerdeki olana, benim için “gerçek” olana referans verir nitelikte. İnsani kusurun plastikleşmemiş ve duygudan arınmamış yapısı, gerçek yaşamın hâlâ oralarda bir yerlerde var olduğuna işaret ediyor. Byung-Chul Han’ın sözünü ettiği saplantılı pürüzsüzlük isteği, tam da benim düşündüğüm nesneleşmeyi- bu bağlamda duygudan yoksun olanı tanrılaştırma amacında. Ancak pürüzsüz yüzeye dokunursan güvenli alanında, ideal algı ortamında kalırsın ve dokunduklarını tüketim nesnesi hâline getirirsin. Evet, pürüzlü, lekeli yüzey bir noktasında benim için doğal olana, kendinden kusurlu ve biricik olana işaret ediyor. Yapıtın ürünleşmesine, adeta kusursuzca paketlenmiş süpermarket nesnesi hâline gelmesine içgüdüsel olarak aldığım önlemlerden biri diyebilirim.

Çağdaş sanatla ilgili düşünceleriniz nedir, özellikle yeni medya bağlamında üretilen yeni işler söz konusu. Sanat, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi giderek bir tüketim nesnesine mi dönüşüyor?

Çok sesli, çok demokratik bir sanat üretimi çağındayız ve birbirinden oldukça farklı anlayışlarda yoğun bir üretim skalası görmek mümkün. Ama bir önceki soruda bahsettiğim “ürünleşen” yapıt, tabii ki bir tüketim nesnesi hâline geliyor. Diğer yandan bu çağın yapısının tüketim üzerinden kurulduğunu düşünürsek, toplumsal algı gerçekten sanatsal kaygıyla üretilen yapıtın da içini boşaltabilecek güçte. Sanat dünyasının bir tür reklam dünyası gibi kurgulanmasıyla oluşan muğlak alanlar, yapıtı ancak algılayanın ve değerlendirenin gözünde oluşacak mertebeye ait kılabiliyor. Dolayısıyla bundan kaçışın ancak bilinçli sanat izleyicisi ile gerçekleşebileceğini düşünüyorum.

Freud, “Mona Lisa'nın tebessümü, uzun zamandır uyur durumda bulunan bir şeyleri uyandırdı Leonardo’nun zihninde, muhtemelen eski bir anıyı. Bu anı onun için o kadar önemliydi ki, bir kez uyandıktan sonra bir daha asla kurtulamadı pençesinden” der. Sizin için böyle bir an, söz konusu oldu mu üretim sürecinde?

Aslında sürece yayılan anlar bütününden bahsedebilirim. İçinde üretme isteği olan, ancak üreteceklerinin anlamlı hâle gelebilmesi gerekli kıvılcımı arayan bir sanat öğrencisi olarak uzunca bir süre geçirdim. Yapıt üretmek için kullanacağı malzemeye hakimiyet / deneyim / yetenek –adına ne derseniz deyin- bir yanda, aslında söylemek istediğim bir söz- hatta birçok söz olduğunu fark etmek küçük ama önemli bir keşifti. Bunun devamında, yapıt üretmek için nelerin beni motive edebildiğini fark ettiğim zaman o bahsettiğiniz “an”da yakalanmış oldu. Tabii tüm bunlar için hem yaşamsal deneyim, hem içselleştirilmiş gözlem gerektiği kadar, üretmeye içgüdüsel yaklaşımın önemi de yadsınamaz.

Çalışmalarınıza ve bir sanatçı olarak var oluşunuza, cinsiyetçi bakışın etkilerini nasıl yorumluyorsunuz?

“Kadın sanatçı” yerine “sanatçı kadın” olarak adlandırılmayı sanırım sadece ben değil, tüm kuşakdaşlarım olan kadınlar dilemekte. Zira kadın bireyin farklı kulvarda veya ikinci sınıf sanat üreteni olarak görülmesi kadar, bu konuda pozitif ayrımcılık yapılması da yeterince sıkıntılı sonuçlara götürüyor bizleri. Cinsiyetin veya cinsel yönelimin sanat üreten bireyi ayrıştırmak için değil, kendisini oluşturan tüm diğer bileşenleri gibi zenginleştirici bir özellik ve deneyim alanı olarak algılanması çok da ütopik bir beklenti olmamalı. Yapıtlar öz deneyimden ortaya çıkıp üretiliyorsa ve yeterince samimi ise, kadın birey, erkek birey veya lgbt bireyin üretmesinin bir farkı olmadığı aşikâr. Toplumsal kodlar aslında cinsiyetçi bakışı da şablonlaştırmış durumda. İstisnalar haricinde acımasızca bir yaklaşım var. Toplumsal cinsiyetçi bakış ekseninden görmeye çalışırsak, tabii ki bizlerin üretim süreçlerini etkilemeyen, ancak ortaya düzeltilecek önyargılar bütünü bırakan bir sistemden söz ediyoruz.

Sanatsal üretimin bilinç ve bilinç dışı ile olan ilişkisini nasıl açıklarsınız?

Bence sanatsal üretimin bilinç akışıyla, dönemin tanıklığıyla, yaşam ve gerçeklikle olduğu kadar, zihnin derinlikleriyle de bağlantısı var. Sadece bilinçle beraber reçete oluşturur gibi yapıt hazırlansa, başkalarına dokunacak bir etki noktası oluşmayacağını düşünüyorum. İşin üretim sürecinde ise yine benim için bilinç ve bilinç dışı edim kolkola ilerliyor. Bu işleyişte birini diğerinden keskin bir şekilde ayırmak bana göre mümkün değil.

Rene Magritte, resimlerinin akla gizemi getirdiğini ve manasının olmadığını söyler. Resmin bir anlamı var mıdır yoksa resim, karşısında bizi bir hisse yönelten ürün müdür? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Burada tekrar bilinç ve bilinç dışı noktasına dönebiliriz bence. En manasız, konusuz görünen yapıtın bile yorumlanıp okunduğunda referans vereceği başlıklar olacağını düşünüyorum. Bilimsel araştırma gibi kurgulanan yapıtlardan tutun sadece sanatçının bilinç dışı ürettiğini düşündüğü işlerde bile anlam ve sebep bulmak mümkün diye düşünüyorum.

Günümüzde sanatçıların çalışmalarını, sosyal medyadan da görmek mümkün. Bu bağlamda sanal deneyimin, bireyin sanat eseriyle gerçek deneyimi yaşamasının önüne geçtiği söylenebilir mi? Sanat eserinin anlamlandırma, sorgulama, eserin karşısında estetik haz duyma gibi birincil amaçların yerini, bugün daha çok eserle birlikte selfie çekimi ve sosyal ağlarda paylaşımın almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal ağlarda sanatçıların kendileri de izleyiciler kadar paylaşım yapıyor. Görünür olmak, bu dijital görsel kalabalığın içinde hatırlanır olmak bunun sebeplerinden başlıcaları. Bu arada yapıtı gerçekten yakından deneyimlemek isteyen izleyici, imkânlar dahilinde bir yolunu bulup yapıta ulaşıyor. Genelgeçer izleyici için ise birebir eserle karşı karşıya gelmek şu noktada ikincil duruma düştü, hatta bu izleyici, eserin yakınındayken dahi onu ekranın arkasından görmek ve deneyimlemek gibi bir davranış alışkanlığı geliştirdi diyebiliriz. Kendine ve herkese “orada” bulunduğunu kanıtlamak ve onaylanmak, izlemesi popüler hâle gelen çağdaş sanat ortamı için artık oldukça olağan. Ama şu da bir gerçek ki, bu çağın belirleyicilerinden olan rating tanrısı aracılığıyla onaylanmak, aslında bize yine içselleştirilmeyen deneyimi işaret ediyor. Belki durumun olası tek avantajı, bir şekilde daha çok dijital dolaşıma giren ve ciddi izleyenine ulaşma şansını artıran sanat yapıtına geliyor.

0
3501
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage