15 NİSAN, CUMA, 2016

“Radyonun İçindekiler”

Sığınmacı sorununun dünya gündeminin en büyük başlıklarından biri olduğu şu zamanda Radyonun İçindekiler, siz sesi kapatsanız da kulaklarınızı tıkasanız da, ne kadar sıradanlaşmaya başlasa da orada yaşanmaya devam eden Suriyeli mültecilerin hayatlarına dikkat çekiyor. 

“Radyonun İçindekiler”

Farklı ülkelerde sığınmacı konumunda 4.5 milyon Suriyeli mülteci bulunuyor. 2016 Nisan’ı itibariyle Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybeden 700’ün üzerinde mülteci olduğu ifade ediliyor. Hemen her gün kulağımıza çalınan bu durum, gittikçe gündemimizden çıkıyor, gittikçe sıradanlaşıyor. Birilerinin hayatı, krizin çeperlerinde yaşayan bizler için bile, birer rakam, birkaç üzücü resimle işaretlenip, tarihin sayfaları arasına karışıyor. İnternet çağı hız çağı, hafıza bu günlük haberleri belki hiç olmadığı kadar telaşla yok ediyor.

Oysa her gün en sert haliyle yaşam mücadelesi verenler, radyoyu kapatsak da hayatın en sert köşeleriyle her an örselenmeye devam ediyor. Reklam arası onlara hiç gelmiyor.

Radyonun İçindekiler, mültecilerin hikayesini anlatmak üzere, perdelerini ilk kez 6 Nisan’da açtı. Yazarı Cenk Gündoğdu’nun sahnelenen ilk oyunu. Gündoğdu, Issız adlı kitabıyla ödüllü bir şair, Şiir Defteri’nin eşhazırlayıcısı, kurucusu olduğu Üç Nokta dergisinin de editörü. Metin, en hassas konuları incelikle ve hassasiyetle ele alırken Gündoğdu’nun yetenekli yazarlığı kendini gösteriyor. Yönetmen Ragıp Yavuz’un oyunu sahneye aktarmasındaki ustalığının da altını çizmek gerekiyor. 

Oyun, bir geminin ambarında, birbirinden farklı hikayeleri olan dokuz mültecinin savaştan bilinmezliğe kaçış yolculuğuna tanıklık ediyor. Geminin iki çalışanıyla beraber, iki saat boyunca, Ortadoğu’nun açmazlarında boğulmaktan yorulup, bir umut ihtimali için yola çıkan insanları somutlaştırıyor ve karşımıza oturtuyor. Gündoğdu’nun deyimiyle ‘yokinsan’lar, ete kemiğe, duyguya bürünüyor, bu da bizi pek çok meseleyle yüzleşmeye zorluyor.

Yaşam, ölüm, hayat mücadelesi, ekmek parası, umut, geçmiş ve gelecek, günlük hayatında iyi kötü bir rutinle devam edebilenler için çoğu zaman birer felsefi soru, birer iç sıkılması, birer rakı sofrası meselesi. Mülteciler içinse, bu sorular günün her anında, ivedilikle karşılık buluyor. Analizlik bol zamanlar yok.

Oyun ilk dakikalarında, Hoşnav’ın, “Deseniz ki bana, ‘Gelecekten mi geçmişten mi korkarsın?’ Her ikisi de derim. Ama gelecekten her zaman umut vardır.” demesiyle açılsa da, tahmin edeceğiniz gibi, devamında umudun mülteciler için ne büyük bir kumar işi olduğu hissiyle devam ediyor. 

Mülteciler sık sık, umutsuzluğa düştüklerinde, birbirlerine kaba davrandıklarında, içlerinden birinin “Çocuk var” diyerek uyarmasıyla toparlanıyor. Belki de mülteciler umudu çocukları için böyle canhıraş arıyor. Bu arayışta Fadale’nin ağzından, içimizde saklı kalan hüzünlerden birine değmeyi de ihmal etmiyor: “Oğlum, ekmek almaya giderken, döner miyim demesin.”

Ambardakilerin arasında endişeden sıyrılıp ana gelebilen tek karakter Fadale’nin oğlu Sabit. Kuşların sesine dikkat kesilen: “Kuşların pili hiç bitmiyor!”, ailesinin yanında bir gemide savrulan Sabit. Ambarda hayat, yalnızca bir kısa soluk alıyor, o da Sabit’in sorusu üzerine tiyatrocu bir oyun sahnelediğinde. Bu oyun, Musa Peygamber’in hikayesini anlatırken, tüm kaçışları unutturuyor ve sanatın nefes almak için ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

Şair Taha Ahmet, “İnsanlarda şiire bakacak hal mi bıraktılar?” sözüyle sanatın ölüm-kalım dünyasında bir lükse dönüştüğüne not düşüyor elbet, ama derin duyguların ifadesine belki de en çok şiir derman oluyor.

Sudan oluşan insan, suyun ortasında, susuz ayakta durmaya çalışırken, kadının hikayesi, babanın hikayesi, çocuğun hikayesi, aşığın hikayesi, oyuncunun hikayesi, şairin hikayesi, Halepçe’den kurtulan acımasızlaşmış Cabir’in hikayesi, yazarın hedeflediği gibi, simulakra olmaktan çıkıp, bedene bürünüyor. Yaşamlara isim koyduğun, savrulan mültecilere insanlıklarını iade ettiğin andan itibaren, kişiler üç boyutlu hale geliyor.

Cabir Davut’la bir diyaloğunda, her gün, tüm yapısal şiddete ve haksızlıklara nasıl göz yumduğumuzu, yani aslında ortak olduğumuzu söylerken, gündemin orta yerine daha da zor sorular bırakıyor. Ambardaki bir mültecinin dediği gibi, gerçekten, dünyanın kaderini değiştiremiyorsan, kendi kaderini mi değiştireceksin? Yoksa tek başına kurtuluşun olmadığı düşüncesine mi meyledeceksin? Oyun, eminim pek çok izleyenini benzer sorularla yüzleştirecektir.

Radyonun İçindekiler, son dönem sahnelenen en önemli oyunlar arasında yer alıyor. İzlemesi hiç kolay değil, zira anlatılan hikayelerin her biri tek tek en ufak ayrıntısına kadar gerçek ve güne dair. Oyun bittiğinde salonu hüzünlü bir alkış sararken, karakterlerin her biri şu an bir yerlerde yaşamaya, yaşamından kalan kırıntılara sahip çıkmaya çalışıyor.

Oyunculuk, sahne, dekor, kurgu, Arapça ninniler, hepsi detay detay işlenmiş ve özenle bir araya getirilmiş. Her şeyin bu kadar gerçek olmasının bir sebebi de bu. Oyuncular Hüseyin Köroğlu, Zeki Yıldırım, Ümit Bülent Dinçer, Çağlar Yiğitoğulları, Cem Baza, Bensu Orhunöz, Gürol Güngör, Aslı İçözü, İskenden Bağcılar, Nurdan Kalınağa ve Onur Şirin usta oyunculuklarıyla karakterlere nefes veriyor. Oyunun umutlu çocuğunu Yiğit Ali Uslu canlandırıyor. Her biri hikayeleri yaşamamıza en güzel şekilde aracılık ediyorlar. Oyun, sahne ekibinden Barış Dinçel, Mustafa Türkoğlu, Ersin Aşar, Yasemin Gezgin ve pek çok gönüllünün titiz emeğiyle sahneleniyor.

İzleyin ki, mülteciler radyoda seslerden ibaret kalmasınlar. Bunca mücadele en azından bir saygı duruşunu hak ediyor.

Radyonun İçindekiler, 16 Nisan’da saat 15.00 ve 20.00’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlenebilir.

0
2576
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle