
GOLESTANI, SANATORIUM iş birliğiyle, Erol Eskici’nin “Fields of Encounter” başlıklı kişisel sergisine 25 Nisan-30 Mayıs tarihleri arasında Düsseldorf’ta sanatseverlerle buluşturuyor.
Erol Eskici, bu seride izleyiciyi yaşayan dünya ile kurduğumuz kırılgan ilişki ve bu ilişkiyi şekillendiren görünmez bağlar üzerine düşünmeye davet ediyor. “Fields of Encounter”, formların birbirine yaklaştığı, temas ettiği ve kısa süreli karşılaşmalarla yeni anlam alanları oluşturduğu bir görsel evren sunuyor. Sanatçı, tanımlı ve sabit nesnelerden ziyade, kökeni tam olarak izlenemeyen oluşum süreçlerinin izlerini taşıyan biçim kümeleri üretiyor. Bu formlar kimi zaman kabuk parçalarını, yaprakları, kanatları ya da mineral yüzeyleri çağrıştırırken; kimi zaman bastırılmış, bükülmüş ya da zaman içinde tortulaşmış yapılar olarak beliriyor. Bu yaklaşım, durağan bir gerçekliği temsil etmekten çok, sürekli dönüşüm hâlindeki bir oluş alanına işaret ediyor.
Sergi boyunca tekrar eden morfolojik bir dil dikkat çekerken yelpaze biçimleri, kıvrımlı zarlar ve dişli kenarlar hem tekil çalışmalarda hem de çok katmanlı kompozisyonlarda yeniden ortaya çıkıyor. Bu tekrarlar, eserler arasında görsel bir akrabalık kurarken, aynı zamanda sabit ya da hiyerarşik bir düzen önermeyen açık uçlu bir yapı oluşturuyor. Bir form başka bir çalışmada dönüşerek yeniden beliriyor; böylece sergi, kendi içinde süreklilik ve devinim barındıran bir bütünlük kazanıyor.
“Fields of Encounter”, keşfedilmiş bir dünyayı temsil etmek yerine, kendi görsel evrenini kuruyor. Doğa, biyoloji ya da mimariye yapılan göndermeler yalnızca birer iz olarak kalırken, asıl öne çıkan unsur; formların dolaştığı, dönüşerek çoğaldığı ve sürekli yeni olasılıklar ürettiği bir morfolojik alanın inşasıdır. Erol Eskici’nin Düsseldorf’taki ilk kişisel sergisi, organik formlar ve dönüşüm süreçleri etrafında şekillenen son dönem işlerini bir araya getiriyor.
Uzman klinik psikolog ve çocuk kitapları yazarı Büşra Tarçalır’ın yuva kavramına geniş bir açıdan yaklaşan kitabı Herkes Başka Sever Beni, Zişan Özeke’nin resimleriyle Redhouse Kidz’ten çıktı.
5 yaş ve üzeri okurlara yönelik bu kitap, rutinler, farklı ev kuralları ve sevgiyi ifade etme yollarına dair sağaltıcı bir öykü anlatıyor. Ebeveyn ayrılığı, seyahat ya da tatil nedeniyle birden fazla evde vakit geçiren çocuklardan ilham alan yazar, sevginin iyileştirici gücünü hatırlatıyor.
“Işık’ın büyük bir ailesi, aile üyelerinin her birinin de kendilerine ait evleri vardır. Her ev başka bir yaşam şekli demektir. Annesinin evinde eğlenceli planlar beklerken onu, babasının evinde daha özgür bir çocuktur. Teyzesiyle yepyeni ülkelere yelken açar, amcasıyla çılgınca tezahürat yapar. Anneannesi, babaannesi ve dedesi ile birbirinden farklı dünyaların kahramanı olur. Hepsinin ortak noktası ve değişmeyecek tek şey, ona duydukları sevgidir.”
Netflix, Türkiye’deki 10. yılını kutlamak üzere hayat geçirdiği özel etkinlik serisi “N 10 Yıl Ama: Bir Netflix Festivali” kapsamında 2-3 Mayıs’ta Kültürpark İzmir’de, 9-10 Mayıs’ta İstanbul Zorlu Center’da ve 16-17 Mayıs’ta ise Ankara Atlıspor Kulübü’nde izleyicileriyle buluşacak.
Türkiye’deki 10 yıllık yolculuğunda 80’den fazla yerli hikâyeyi dünyaya; dünyanın dört bir yanından hikâyeleri ise Türkiye’ye taşıyan Netflix, 10. yılını kutlamaya hazırlanıyor. “N 10 Yıl Ama: Bir Netflix Festivali” kapsamında Netflix evrenleri, bu kez şehirlerin ikonik noktalarında hayat buluyor. Etkinlikler boyunca ziyaretçileri, favori hikâyelerinin dünyasına adım atabilecekleri tematik alanlar, interaktif deneyimler, özel fotoğraf noktaları ve daha birçok sürpriz bekliyor.
Etkinlik, cumartesi ve pazar günleri 10.30-21.30 saatleri arasında ziyaretçilerini ağırlayacak. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek ve sınırlı sayıda ziyaretçiyi ağırlayacak etkinliğe katılım için N10yilama.com sitesi üzerinden rezervasyon yapılması gerekiyor.
Galerist, Lara Ögel’in “Locus Affectus” başlıklı kişisel sergisini 27 Nisan-13 Haziran tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
“Latince locus affectus, duygunun tutunduğu yeri; bedende ya da mekânda bir şeyin hissedildiği, harekete geçtiği ve dönüştüğü alanı ifade eder. Tıp, felsefe ve şiir kadar, bedenini içeriden okumayı öğrenmiş birinin sezgisel bilgisine de ait olan bu kavram, Ögel’in sergisinde iki yönüyle ele alınır: beden bir locus’tur; duygu ise bizi hem konumlandıran hem de dönüştüren bir kuvvettir.
Seramik heykelleri, artık var olmayan bir katmanın izini taşıyan sulu boya çalışmaları ve süregelen kitap kapağı çalışmalarını bir araya getiren sergi, tek ve süreklilik taşıyan bir sorunun izini sürer: Bizi bir arada tuttuğunu sandığımız katmanlar birer birer soyulduğunda geriye ne kalır? Kil, Ögel’in başlıca malzemesi ve aracısıdır. Düşünceyi temsil etmekten çok onu bedenselleştirir; dilin çözemediği sorulara biçim, yüzey ve maddenin direnci üzerinden karşılık verir. Çalışmalar, sınırların belirsizleştiği formlar etrafında gelişir: birbirine karışan, aynı anda açılıp kapanan, parçalanırken biriken bedenler. Yere atılan kil yarılır, açılır; tülün sulu boyayla teması ise önceden hesaplanmamış karşılaşmalar üretir.
Serginin merkezinde, kayıp olarak değil, bir arşiv olarak düşünülen ayrılma edimi yer alır. Uzaklaşan her katman kendi tanıklığını taşır; her parça aynı zamanda korunur. Ögel’in eserleri, bir bedenin ne kadar şey taşıyabileceğini ve ne zaman bırakmak zorunda kalacağını sorar. Lakin beden, yalnızca katmanlanan ya da çözülen bir form olarak değil, aynı zamanda, sembolik ve ritüel yüklerin, inanç ve teslimiyet hâllerinin madde üzerinden hissedilebilir olduğu bir eşik olarak da yer alır. Tam da bu yüzden açıklıklar, yarıklar ve geçirgen yüzeyler bir eksilmeden çok, ışığın, temasın ve anlamın içeri girebildiği koşullar olarak belirir. Simone Weil’den ödünç alınan yerçekimi ve inayet arasındaki gerilim, sergi boyunca hem yapısal bir hat hem de sessiz bir inanç olarak işler: neyi ağırlığa bırakırız, neyin yükselmesine izin veririz.
‘Locus Affectus’, ikilik, geri dönüş ve kendi içinde birden fazla hâli taşımanın ne anlama geldiğine dair sürdürülen bir araştırmadan beslenir. Eserler bu düşünceyi doğrudan temsil etmez; onu devralır ve biçim üzerinden sürdürür. Formlar çoğuldur ama tutarlılığını korur; aynı iz tekrar tekrar bırakılır, katmanlaşır, değişir, fakat tanınabilirliğini yitirmez. Sergi, bu çoğul benlikleri tek bir mekânda bir arada tutar ve bu birikim içinde duygunun nihayet nerede yerleştiğini sorar.”
October, October’ın yazarı Katya Balen’ın otizmli bir çocuk olan Frank'in hikâyesiyle farklı insanların dünyayı farklı şekillerde deneyimlediğini gösterirken ailenin, kardeşliğin ve arkadaşlığın önemini hatırlattığı kitabı İkimizin Dünyası, Laura Carlin’in illüstrasyonlarıyla Genç Timaş’tan çıktı.
Frank’in dünyası düzenli, mantıklı ve tahmin edilebilir olmalıdır. O, evreni, yıldızları ve galaksileri düşünmeyi sever çünkü uzayda her şey belirli kurallara göre hareket eder. Ancak Frank’in evinde hayat hiç de böyle değildir. Küçük kardeşi Max dünyayı diğer insanlardan biraz farklı algılar ve bu durum Frank’in ailesinde zaman zaman karmaşaya yol açar. Frank ise hem kardeşini anlamaya hem de kendi duygularını çözmeye çalışırken, içinde bulunduğu dünyanın sandığından çok daha karmaşık olduğunu fark etmeye başlar.
Günler geçtikçe Frank, kardeşi Max’in davranışlarının arkasındaki nedenleri anlamaya çalışır. Okul, arkadaşlıklar ve aile içindeki değişen dengeler Frank’i bazen zorlar. Kardeşini sevse de diğer yandan yaşadığı hayal kırıklıkları kardeşinden bazen nefret etmesine bile yol açar. Bu süreçte Frank, herkesin dünyayı farklı şekillerde deneyimlediğini ve insanların birbirini gerçekten anlayabilmesi için sabır, empati ve cesaret gerektiğini keşfeder.
CRR Senfoni Orkestrası, 2025–2026 sezonunda daimî şefi Nil Venditti yönetiminde, ödüllü viyolonsel sanatçısı Petar Pejčić’in solist olarak yer alacağı konserle 28 Nisan’da Ataşehir İnal Aydınoğlu Kültür Merkezi’nde müzikseverlerle buluşacak.
CRR Senfoni Orkestrası, İBB Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nun yenilenme sürecinde İstanbul’un farklı mekânlarında müzikseverlerle buluşmaya devam ediyor. İstanbul içi turnesine devam eden CRR Senfoni Orkestrası, Nil Venditti yönetiminde vereceği konserde Geç Romantik dönemin iki büyük eserini seslendirecek. Konserin solisti, Queen Elisabeth ve Paolo Cello Competition başta olmak üzere birçok önemli yarışmada ödüller kazanan ve “yaşının ötesinde derinliğe sahip” bir virtüoz olarak tanımlanan Petar Pejčić, ilk yarıda Antonin Dvořák’ın görkemli Viyolonsel Konçertosu’nu yorumlayacak. Konserin ikinci yarısında ise Çaykovski’nin trajik eseri Dördüncü Senfoni dinleyicilerle buluşacak.
28 Nisan Salı akşamı saat 20.00’de Ataşehir İnal Aydınoğlu Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Burak Dak, Gülin Hayat Topdemir ve Sefa Karakuş’un eserlerini Beren Boran’ın küratörlüğünde bir araya getiren, adını David Lowery’nin aynı isimli filminden alan “A Ghost Story” sergisi, 24 Nisan - 23 Mayıs tarihleri arasında x-ist’te sanatseverlerle buluşuyor.
“Zamanın öğretisi, akrep ve yelkovanın birbirini usulca takip ettiği o düz çizgide ilerler. Yaşam, yalnızca ardışık anların toplamıymış gibi algılanır. Oysa zaman bu kadar itaatkâr değildir. Ölçülüp düzenlenen bir tasniften ziyade sürekli biriken, silinen ve yeniden üst üste binen katmanların bıraktığı izlerden oluşur. Her iz, bir öncekini saklamak yerine onunla birlikte var olur. Böylece zaman, kendi içinde çoğalan canlı bir belleğe dönüşür.
‘A Ghost Story’de sanatçılar, bu geleneksel öğretinin yapısını bozarak kendi saatlerini kurar, zamanın yolunu Kronos’tan alıp Aion’a vererek, yaşamın tek bir çizgide değil, farklı katmanların eş zamanlı varlığında saklı olduğunu yüzey üzerinde görünür kılarlar. Geçmişin hayaletleri bugüne musallat olurken geleceğin tomurcuklarını da içinde taşır; hatıralar, canlı bir organizma gibi genişleyerek bugünü ve yarını içinde saklarlar. Dehlizlerden yeşeren tohumlar yüzünü yarına çevirirken, kronolojinin keskin sınırları bulanıklaşır; zaman, lineer akışını yitirerek birbirine karışan katmanlar hâlinde yeniden kurulur.
Palimpsest kavramı etrafında şekillenen bu sergi, silinmiş ama tamamen yok olmamış izlerin, imgelerin ve hafızanın aynı yüzeyde birlikte var olabildiği bir alan açar. Yüzey, yalnızca görüneni değil, altında biriken zamanı da taşır; her katman, geçmişi geri çağırırken geleceği de içeri davet eder. Böylece sergi, zamanı sabitlemek yerine onu çoğaltan, derinleştiren ve yeniden düşünen bir deneyim alanı sunar.”
Künye:
1. Gülin Hayat Topdemir, Spectral Picnic, Tuval üzerine yağlı boya | Oil on canvas
2. Burak Dak, Ruhani, Kağıt üzerine kurşun kalem, kuru boya, toz pastel ve akrilik boya | Pencil, colored pencil, powder pastel and acrylic paint on paper
3. Sefa Karakuş, Erosion, Tuval üzerine yağlı boya | Oil on canvas
Can Göknil’in hayata ve doğaya umutla bakan, dünyayla bütünleşen insanları anlattığı öykülerinden oluşan kitabı Gelişigüzel, Can Yayınları’ndan çıktı.
Dünyaya nefretle değil sevgiyle, öfkeyle değil sağduyuyla, hayal kırıklığıyla değil umutla bakanlar, bu öykülerde kendilerine yeni bir direnme alanı buluyor. Birlikte olmak için mücadele eden, birbirine değer veren, sadece “ben”i değil “biz”i de düşünen insanlar bu öykülerde yer alıyor.
“Ben hayal toplarım. İnsanları anlamalı diye düşünürüm. Konuşmalardan seçtiğim sözcükleri biriktiririm. Hayal kurarım. Yel gibidir hayaller. Bir görünür, bir yok olurlar. Biriktirmeye gelmezler. Uçucu hepsi. Kimini yakalarım. Yakaladığımı görünür kılmak isterim. Çizerim, boyarım, az buçuk yazarım da.”
Garanti BBVA, Unesco tarafından ilan edilen ve her yıl tüm dünyada 30 Nisan’da kutlanan Uluslararası Caz Günü’nde, “Beş Konser, Tek Akşam” sloganı ile müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.
Blind’da Shabaka, Nardis Jazz Club’ta Bulut Gülen Quartet, Salon İKSV’de Makaya McCraven, Zorlu PSM %100 Studio’da Jazzanova ft.Wayne Snow, Bova’da ise AMG, performanslarıyla dinleyicilerle bir araya gelecek.
Müzisyen, besteci ve prodüktör Shabaka Hutchings, çağdaş İngiliz caz sahnesinin en etkili isimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Sons of Kemet ve The Comet Is Coming gibi projelerdeki çalışmalarıyla uluslararası alanda tanınan sanatçı, son dönemde “Shabaka” adıyla sürdürdüğü üretimlerinde caz ile elektronik ve spiritüel gelenekler arasında gidip gelen akışkan pratiğiyle caz ve deneysel müziğin global algısını yeniden şekillendiriyor. Blind sahnesinde gerçekleşecek konserinde dinleyicileri güçlü doğaçlamalar ve ritmik derinliklerle meditatif bir yolculuğa çıkaracak.
Her biri kendi alanlarının en iyilerinden oluşan Bulut Gülen Quartet; piyanoda Kürşad Deniz, kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Berke Özgümüş ve trombonda Bulut Gülen'den oluşuyor. Lirik ve melodik ifadesi güçlü besteleri dinamik ritmik yapıyla güçlendiren ekip, Nardis Jazz Club’ta tamamıyla yeni ve daha önce sanatçının yayınlamadığı bir projeyi seslendiriyor. Daha önce yayımladığı iki albümle müziğini ortaya koyan sanatçının yeni albüm projesi; artık olgunluk döneminin başlangıcında ve kariyeri için mihenk taşı niteliği taşıyor.
ABD’li davulcu, besteci ve prodüktör Makaya McCraven, caz, hip-hop ve elektronik müzik unsurlarını bir araya getiren yenilikçi yaklaşımıyla tanınıyor. In The Moment ve Universal Beings albümleriyle geniş kitlelere ulaşan sanatçı, canlı performans kayıtlarını stüdyo prodüksiyon teknikleriyle yeniden kurgulamasıyla “beat scientist” olarak anılıyor. McCraven, Salon İKSV sahnesinde dinleyicilerle buluşacak.
Berlin merkezli kolektif Jazzanova, caz, soul ve elektronik müziği bir araya getiren prodüksiyonları ve canlı performanslarıyla uluslararası alanda tanınıyor. Konserde sahne alacak vokalist Wayne Snow ise neo-soul ve alternatif R&B etkilerini caz estetiğiyle harmanlayan tarzıyla biliniyor. Jazzanova (Live) ft. Wayne Snow performansı, Zorlu PSM %100 Studio’da gerçekleşecek.
Paris çıkışlı genç caz topluluğu AMG, modern cazın güncel yorumlarını groove temelli yapılarla birleştiren enerjik performanslarıyla dikkat çekiyor. Kolektif, çağdaş cazın doğaçlama geleneğini elektronik ve funk etkileriyle zenginleştiriyor. AMG, Bova sahnesinde dinleyicilerle buluşacak.
Ara Güler’in Cannes Film Festivali’nde farklı yıllarda çekmiş olduğu fotoğraflardan oluşan “CANNES!” başlıklı sergi 11 Ekim’e kadar Ara Güler Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
Ara Güler arşivinden ilk kez gün ışığına çıkan fotoğrafların yer aldığı “CANNES!” sergisinde Brigitte Bardot, Sophia Loren, Monaco Prensesi Grace Kelly, Federico Fellini, Orson Welles, Jean Cocteau, Michelangelo Antonioni, Kim Novak ve François Truffaut gibi dönemin pek çok ikonik sinema figürünün Ara Güler tarafından çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Sergiyi oluşturan kareler, yalnızca tanınmış isimleri değil, sinemanın büyüsünü ve bir dönemin ruhunu bugüne taşıyor. Ara Güler, Cannes’ı yalnızca yıldızların sahnedeki ya da kırmızı halıdaki anlarıyla değil, festivalin arka planındaki gündelik sahnelerle birlikte anlatıyor. Şöhreti Cannes’da yakalamaya çalışanları, foto muhabirlerini, hayran kitlelerini bazen bir arada bazen de bir yıldız ile aynı karede buluşturuyor. Böylece izleyiciye festivalin gerçek ritmini ve atmosferini hissettiriyor. Sergi, üç ana anlatı etrafında kurgulanıyor. Sahne bölümünde Cannes, La Croisette boyunca uzanan plajları, otelleri ve kalabalığıyla bir film seti gibi ele alınıyor. Gündelik hayat ile sinema dünyası arasındaki geçişler, Ara Güler’in karelerinde görünür hâle geliyor. Festival bölümünde film gösterimleri, basın toplantıları ve ödül törenleri merkeze alınıyor. İzleyenler ve izlenenler arasındaki ilişki bu bölümün odağını oluşturuyor. Kutlama bölümünde ise festivalin renkli gece hayatı sahil boyunca yapılan partiler, davet ve kutlamalar ile ortaya çıkıyor.
1950’li yılların sonu ve 1960’lı yıllar, sinema tarihi için olduğu kadar Cannes Film Festivali açısından da belirleyici bir dönemi temsil ediyor. Cannes, bu yıllarda filmler kadar sinemacıların, oyuncuların ve onların etrafında oluşan kültürel atmosferin de merkezinde yer alıyor. Fransız Rivierası’nın ünlü sahil şeridi La Croisette boyunca uzanan plajlar, oteller ve kalabalıklar dönemin ışıltısını ve festivalin cazibesini besleyen başlıca unsurlar olarak öne çıkıyor. Sergiye adım atan ziyaretçileri karşılayan fotoğraflar da bu atmosferi yansıtıyor. Kırmızı halının pırıltısı kadar, festivalin gündelik akışı ve sürpriz karşılaşmalar da görünür hâle geliyor. Ara Güler Müzesi’nin yeni sergisi “CANNES!” sinemanın, şöhretin ve Fransız Rivierası’na özgü yaşam tarzının iç içe geçtiği bir dönemi, Ara Güler’in kendine özgü bakışıyla gözler önüne seriyor.
Künye:
1. Ara Güler, Cannes
2. Ara Güler, Sophia Loren, 1959
3. Ara Güler, Prince Rainer III of Monaco and Princess Grace Kelly , 1958
4. Ara Güler, Brigitte Bardot, 1957
5. Ara Güler, Betta St. John, June Laverick ve Anne Heywood, 1957
6. Ara Güler, Cannes, 1967