
Farklı disiplinlere ve bakış açılarına yer vermeyi hedefleyen Lenzart space, “Büyüsü Bozulmuş Dünya” sergisiyle kapılarını 15 Ekim’de açıyor.
12 sanatçıyı Derya Yücel küratörlüğünde bir araya getiren sergi, mitlerin, kadim sembollerin ve ritüel düşüncenin çağdaş dünyadaki izlerini farklı varoluş biçimleri, hafıza, dönüşüm ve yeniden büyülenme kavramları üzerinden ele alıyor.
“Büyüsü Bozulmuş Dünya”, kadim anlatıların, mitlerin, sembollerin ve ritüel düşüncenin çağdaş sanatta yeniden belirişine odaklanıyor. Buradaki geri dönüş, geçmişe duyulan doğrusal bir özlem ya da kaybolmuş bir kutsal çağın onarılması anlamına gelmiyor. Sanatçıların bu imgeleri bugünün krizleri içinden geçirerek dönüştürme, tersyüz etme ve yeni ilişkiler içinde kurma biçimlerine bakıyor. Yılan, kuş, su, taş, bitki, göz, elma, melez beden, yeraltı, şifa ve yeniden doğuş gibi farklı kültürlerde karşılık bulan imgeler, sabit anlamlarından çözülerek güncel deneyimlerle temas ediyor.
Sergide Kezban Arca Batıbeki, Hilal Can, CANAN, Okyanus Çağrı Çamcı, Hande Dilaver, Bawer Doğanay, Nazlı Gürlek Hodder, Betül Özkan, Pinprick, Ali Şentürk, Ayşenur Şentürk ve Serpil Yeter’in eserleri yer alıyor.
“Büyüsü Bozulmuş Dünya” sergisini 15 Ekim-29 Kasım tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz.
Adres: Valikonağı Cad, Kodaman Sok, Bahar Apt: No 6/4 Nişantaşı / İstanbul
Künye:
1. Hilal Can
2. Serpil Yeter, Lilith, 2003, Akrilik - Tuval, 80 x 80 cm
3. Bawer Doğanay - Toplu
Conce Codina’nın bir çocuğun merakından yola çıkarak doğadan insan yaşamına uzanan, hayatın en büyük sorularını çocukların yalın bakışıyla ele aldığı hikâyesi Bir Gün Eksiliriz, Aurore Petit’nin resimleri, G. Gülce Karagöz’ün çevirisiyle İlksatır Çocuk’tan çıktı.
Çocuklar bazen en büyük soruları en sade hâliyle sorar: “Anne, ölmek nasıl bir şey?”, “Yaşayan her şey ölür mü?”, “Kimler ölür?”, “Ölüm de ölür mü?” Bu kitapla Codina, solan bir çiçekten kaybedilen bir evcil hayvana, doğadaki değişimlerden insan yaşamına uzanarak, ölümü yaşamın doğal bir parçası olarak ele alıyor.
Çocukların merakına, korkusuna, üzüntüsüne ve özlemine alan açarken ebeveynlere de önemli bir şey hatırlatıyor: Her sorunun cevabını bilmek zorunda değiliz. Bazen birlikte düşünmek, “Bilmiyorum.” diyebilmek ve yalnızca yanında olmak yeterli. Çünkü ölüm üzerine konuşmak, aynı zamanda yaşamı, sevgiyi ve birbirimiz için taşıdığımız anlamı konuşmak demek.
İş Sanat, klasik müzikten flamenkoya uzanan zengin 27. sezon programına 5 Kasım’da başlayacak.
İş Sanat’ın yeni sezonu 5 Kasım Perşembe akşamı şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) ve dünyaca ünlü keman virtüözü Viktoria Mullova’nın vereceği konserle başlayacak. Açılış konserinde Hasan Ferit Alnar’ın “Prelüd ve İki Dans” eseri, Beethoven’ın Re Majör Keman Konçertosu ve Çaykovski’nin 5. Senfonisi seslendirilecek.
Sezon boyunca İş Kuleleri Salonu; Lisette Oropesa, Maxim Vengerov, Schönbrunn Sarayı Orkestrası, Michel Camilo ile Tomatito ikilisi, Estrella Morente ve Youn Sun Nah gibi uluslararası müziğin usta isimlerini ağırlayacak. Ayrıca flamenko efsanesi Paco Peña, Londra Sadler’s Wells Tiyatrosu’nda prömiyerini yapan ve dans ile tiyatroyu buluşturan "Solera" projesiyle 9 Aralık Çarşamba akşamı sahnede olacak. Yerli projelerde ise Musa Eroğlu’nun “Karacaoğlan İzinden” ve Yeni Türkü’nün “Olmasa Mektubun” konserleri müzikseverlerle buluşacak. Yeni sezon genç yeteneklerin desteklendiği Parlayan Yıldızlar konserlerinden çocuk oyunlarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor. Programın detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.
Künye: Gürer Aykal (Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası Onursal Şefi) Fotoğraf: Bennu Gerede
Dilara Altınkepçe Arslan’ın kişisel arşiv, hafıza ve unutma kavramları etrafında şekillenen “Env. No. 26.004.511” başlıklı sergisi 22 Ekim-20 Aralık tarihleri arasında Nelumbo Studios’ta sanatseverlerle buluşacak.
Nil Nuhoğlu küratörlüğünde gerçekleşen sergi, sanatçının biriktirme pratiğini bir tür kazı ve arşivleme süreci olarak ele alırken, kişisel tarihin nasıl saklandığı, dönüştüğü ve yeniden hatırlandığı üzerine bir araştırma alanı kuruyor. Sergi, gündelik hayatın içinde kanıksanan, unutulan ya da göz ardı edilen şeylerden yola çıkarak sanatçının kişisel tarihine ve hafıza biçimlerine uzanıyor.
Gerçeklik ana çatısı altında temelleniyor ancak bu gerçeklik analitik verilerden ziyade sanatçının tanımıyla “tıpkı yaşam gibi biriken, akışkan ve iyi-kötü arasındaki o geniş yelpazeyi tamamıyla kabul eden bir doğallık” olarak izleyici karşısına çıkıyor. “Env. No. 26.004.511” adını müze gibi kamu kurumlarının arşivlerinde kullandığı envanter numaralarından alıyor. Sanatçının bir kazı çalışması olarak tanımladığı araştırma ve biriktirme süreci, serginin biçimsel yapısına dönüşüyor ve sergiyi müze konseptinde kurgulanıyor.
Çalışmalarında ham pamuk kumaş üzerine iplik kullanan Dilara Altınkepçe Arslan, sergi kapsamındaki yeni üretimlerinde kumaş üzerine nakış işleri ve enstalasyonlarında, metal işçiliği ve birçok pratiği bir araya getiriyor. Ayrıca sergi kapsamında ilk defa hareket etkileşimli bir ses enstalasyonuyla karşımıza çıkıyor. Uzun zamandır üretimlerinde katmanlı ve görece örtük anlatımlar kullanan sanatçı bu sergide biraz daha açık iletişim kurduğu bir hikâye kurguluyor. Kendisini özne olarak kullandığı bir üretim biçimi deneyimliyor.
Lucy Steeds’in yaratıcılık, özgürlük ve sanatın gizemli bir aşk ekseninde kesiştiği romanı Ressam, Oya Özaltın’ın çevirisiyle İthaki Yayınları’ndan çıktı.
Steeds’in ilk romanı olan ve Women’s Prize ile British Book Awards gibi ödüllere aday gösterilen, 2025 yılında Watersones Yılın Romanı seçilen Ressam, bir erkeğin fırçasının ucundaki tuvalden çıkıp büyük resmi görmeye, kendi fırçasıyla kendi kaderini çizmeye çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Provence, 1920. Gazeteci Joseph Adelaide, aksiliğiyle bilinen ve yeğeni Ettie’yle gözlerden uzak bir yaşam süren usta ressam Edouard Tartuffe hakkında bir makale kaleme almak için onu çiftliğinde ziyaret eder. Ne var ki ressamın ihtiyacı olan bir yazar değil, üzerinde çalıştığı eseri için bir modeldir. Joseph’in hayranlık beslediği ressamı yakından tanımasının, o gizemli zihnine girip dehasına tanık olmasının tek yolu bu teklifi kabul etmesinden geçer.
Uzun zamandan beri ressam amcasının yanında yaşayan ve onun sanatını icra edebilmesi için evle ilgili her şeyi üstlenen Ettie de tıpkı amcası gibi dış dünyadan kopuk bir hayat sürmektedir. Joseph’in gelişi bu genç kadına kabuğunu kırıp kendi içindeki sanatçıyı ortaya çıkarması için ilham verebilecek midir?
“Ben gerçeği söylemek istiyorum. Sanatın amacı bu değil mi?
Başka şekilde ifade edilemeyen bir gerçeği dile getirmek?
Bir şeyi açıklamak, onu şekillendirmek?”
İtalya’nın Türkiye’deki arkeolojik çalışmalara sunduğu katkıları odağına alan İtalyan Kültür Merkezi Arkeoloji Sempozyumu, 17. edisyonuyla 13 ve 14 Ekim’de Denizli’de gerçekleşecek.
İstanbul İtalyan Kültür Merkezi ve Ankara İtalyan Büyükelçiliği himayesinde, Pamukkale Üniversitesi iş birliğiyle hayata geçirilen buluşma; Türkiye’nin farklı noktalarında kazı ve araştırma yürüten İtalyan arkeologları Türk meslektaşlarıyla bir araya getirerek sahadaki güncel sonuçları paylaşma ve karşılaştırma imkânı sunuyor.
Bu yıl “Keşifler, yöntemler ve iş birliği: Araştırmanın sürekliliği ile yenilikçilik arasında Türkiye’deki İtalyan arkeoloji heyetleri” başlığı altında gerçekleşecek sempozyumda; Arslantepe, Hierapolis, Karkamış, Kültepe, Uşaklı Höyük, Porsuk-Zeyve Höyük, Hattuşa, Tripolis ve Tokalı Kilisesi gibi köklü alanlarda faaliyet gösteren uzman arkeologlar konuşmacı olarak yer alacak.
Etkinliğin açılışı, 13 Ekim akşamı Hierapolis Antik Tiyatrosu’nda diplomatik, siyasi ve akademik temsilcilerin katılımıyla halka açık ve ücretsiz olarak düzenlenen özel bir konserle yapılacak. Sempozyumun bilimsel oturumları ise 14 Ekim saat 09.00’dan itibaren Pamukkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Prof. Dr. İsmail Çetişli Konferans Salonu’nda gün boyu devam edecek.
İki bölümden oluşan oturumların ilki, prehistorya ve protohistorya dönemlerine odaklanarak Pamukkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Söğüt moderatörlüğünde gerçekleştirilecek. Klasik ve Bizans dönemlerini kapsayan ikinci bölümün moderatörlüğünü ise Arkeoloji Enstitüsü Başkanı ve Laodikeia Kazı Başkanı Prof. Dr. Celal Şimşek üstlenecek.
İtalyanca-Türkçe simultane tercüme eşliğinde ücretsiz olarak takip edilebilecek oturumlara katılmak isteyen dinleyiciler, iicistanbul.esteri.it adresi üzerinden kayıt oluşturabiliyor.
Barın Han, Ceren Oykut’un işlerinden oluşan “Kavuşma” başlıklı kişisel sergisini 29 Kasım’a kadar sanatseverlerle buluşturacak.
Küratörlüğünü Yasemin Nur’un üstlendiği “Kavuşma” sergisi, Barın Han’ın eski bir su kuyusuna açılan -1 katından Çemberlitaş’a bakan balkonuna kadar tüm yapıya yayılıyor. Sergi, Ceren Oykut’un üretimini kronolojik bir sırayla sunmak yerine farklı dönemlerden işleri; İstanbul ve Berlin başta olmak üzere sanatçının yaşadığı şehirlerin, çalıştığı mekânların ve kişisel hafızasının izleriyle kavuşturuyor. Sergide çizim, kâğıt, kumaş, animasyon, ateş, ışık ve ses farklı katlarda birbirine eklenirken, Barın Han’ın kendine özgü mimarisi de serginin aktif bir parçasına dönüşüyor.
Bodrumdaki su giderinden Emin Barın’ın hat ve yazı çalışmalarına, The Shy Installation’dan yeni desenlere ve balkonun rüzgârıyla ses üreten enstrümanlara uzanan sergi, Oykut’un farklı dönemlerde ürettiği işleri yeni karşılaşmalar üzerinden bir araya getiriyor.
1. Ceren Oykut, Sırlı Hek’yat enstalasyonundan detay, 2025
2. Ceren Oykut, Kavuşma sergisinden görünüm, Barın Han, 2026
3. Ceren Oykut, Kavuşma sergisinden görünüm, Barın Han, 2026
4. Ceren Oykut’un The Shy Installation (2020) enstalasyonundan detay
Tayfun Erdoğmuş’un kırk yılı aşkın bir süreye yayılan pratiğinin çeşitli dönemlerinden geniş bir eser seçkisini yeni üretimleriyle sunan Arter’deki “Atlas 1/137,035999” başlıklı sergisine eşlik eden yayın Arter Yayınları tarafından okura sunuldu.
Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi “Atlas 1/137,035999”a eşlik eden, sanatçının pratiğiyle güçlü bir bağ kuran metin ve görsellerden oluşan bu kitapta, serginin küratörü Eda Berkmen’in yazısını takiben Yağız Özgen, Bejan Matur, Stefan Körner ve Murathan Mungan’ın metinleri yer alıyor. Tasarımını Umut Altıntaş’ın üstlendiği yayındaki yazılara Hadiye Cangökçe, Orhan Cem Çetin, Eflâtun Derin Çetin ve Fırat Rüzgar’ın çektiği fotoğraflar eşlik ediyor.
Serginin küratörü Eda Berkmen, kitabın açılışında yer alan “0 – 0 – 0” başlıklı yazısında, Erdoğmuş’un madde, zaman, doğa, bilgi ve yaşam arasındaki ilişkileri araştıran üretim pratiğini; hayret, merak ve bilinmezlik duyguları üzerinden ele alıyor. Berkmen’in yazısı, Erdoğmuş’un yapıtlarında sıklıkla tekrar eden simetrik yapıya atfen, yarı şeffaf dokuya sahip sayfaların ardından okunuyor. Sanatçı Yağız Özgen, “Yaparak Düşünmek: Tayfun Erdoğmuş’un Asamblajları Üzerine Bir Deneme” adlı yazısında hocası Tayfun Erdoğmuş’un çalışma rutinini birinci ağızdan aktarıyor. Özgen, bu deneyimi; insan emeği, bitkiler, kimyasal süreçler ve diğer maddi unsurların birlikte yapıtın oluşumuna katıldığı, “yaparak düşünmeye” dayalı bir üretim pratiği şeklinde niteliyor. “Çürümeye, Solmaya ve Ölüme Saygılı Bir Meydan Okuma” başlıklı metinde, şair ve yazar Bejan Matur, Erdoğmuş’un görsel ve düşünsel evrenini keşfe çıkıyor. Sanatçının paletindeki renkleri ve eserlerindeki metaforları, çocukluğunun geçtiği coğrafyaya referansla tasnifleyen Matur, atölye ziyareti esnasında defterine düştüğü notları da okurla paylaşıyor. Sanat tarihçisi Stefan Körner’in “Sonsuzluğun Peşinde: Yeşil Prens Pückler, Erdoğmuş’un Yapraklarıyla Buluşuyor” başlıklı yazısı ise Tayfun Erdoğmuş’un Branitz Parkı’nda sergilenen eserlerini mercek altına alıyor. Parkın kurucusu Prens Pückler’in doğa, kitaplar ve Doğu kültürüne duyduğu ilgiye atıfta bulunarak, sanatçının yaprak ve diğer organik malzemeleri katmanlayıp kalıcılaştırmasını, doğanın geçiciliğine ve iklim krizine karşı bir arşivleme ve koruma pratiği olarak değerlendiriyor. Yayın, Murathan Mungan’ın Hamamname kitabında yer alan “Nokta” başlıklı yazısıyla sona eriyor.
Türkçe ve İngilizce iki farklı edisyon olarak yayına hazırlanan Tayfun Erdoğmuş: Atlas 1/137,035999, Arter Kitabevi’nden satın alınabilir veya kitabevi@arter.org.tr e-posta adresi üzerinden sipariş edilebilir. Sergiyi Arter binasında 3 Ocak’a kadar ziyaret edebilirsiniz.
İlk kez 1998 yılında Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen Afife, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin yeni yorumuyla 28 yıl sonra yeniden, 10 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde prömiyer yapacak.
Bestesi Turgay Erdener’e, librettosu ve koreografisi Beyhan Murphy’ye ait eser; Türk tiyatrosunun öncü isimlerinden Afife Jale’nin özgürlük tutkusu, sahnede var olma mücadelesi, aşkları ve yaşamının farklı dönemlerini çağdaş bir sahne diliyle izleyiciye aktaracak. Yapım, Afife Jale’nin sahneye çıkma cesaretiyle attığı adımın kendisinden sonra gelen kadın sanatçılar üzerindeki etkisine ve Türk tiyatro tarihindeki öncü konumuna da vurgu yapıyor.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nı İbrahim Yazıcı’nın yöneteceği prodüksiyonun dekor tasarımını Efter Tunç, kostüm tasarımını Bahar Korçan, ışık tasarımını Cem Yılmazer, video tasarımını ise Aisha Hajiyeva üstleniyor. Eserde Afife karakterini dönüşümlü olarak İlke Kodal ve Melike Manav canlandıracak. “Altın Afife” rolünde Berin Günay ve Aslı Ulu, “Kırmızı Afife” rolünde Gizem Atik Tuncay, Büşra Ay ve Nisa Deniz Ekmekçi, “Mor Afife” rolünde Deniz Kılınç Tunçeli, Büşra Ay ve Aslı Ulu, “Gümüş Afife” rolünde ise Berfu Elmas, Berin Günay ve Naz Kurtuluş sahne alacak.
Afife balesi, prömiyerinin ardından 14, 15, 17 ve 29 Ekim 2026 tarihlerinde de Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sanatseverlerle buluşacak.
9 ülkeden 60’ın üzerinde sanatçıyı Çanakkale’de buluşturmaya hazırlanan Çanakkale Bienali’nin 10. edisyonu 10 Ekim’de başlıyor.
“Metcezir // Ebb & Flow” başlığını taşıyan 10. Çanakkale Bienali, 10 Ekim - 20 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerle bir araya gelecek. 2006 yılında başlayan ve ilk edisyonunu 2008’de gerçekleştiren Çanakkale Bienali, kültür-sanat alanında 20 yıllık birikimini yansıtan yeni üretimler, uluslararası iş birlikleri, yerel ortaklıklar ve farklı disiplinleri bir araya getiren kapsamlı bir programla kurguladığı 10. edisyonuyla izleyici karşısına çıkacak.
Bienal, suyun çekilmesi ve yükselmesiyle ortaya çıkan hareketi, yalnızca fiziksel bir doğa olayı olmasının ötesinde, hafızanın, coğrafyanın ve zamanın sürekli dönüşümünü çağrıştıran bir metafor olarak ele alıyor. Su, toprak, hafıza ve dönüşüm kavramları etrafında şekillenen program, biriken zamanın ve değişen hafızanın izlerini çağdaş sanat aracılığıyla takip ediyor.
10. Çanakkale Bienali’nin programında, Çanakkale’nin güçlü seramik mirasına ayrılan “Özel Odak: Seramik” de önemli bir yer tutuyor. Seramiği bir üretim tekniği olarak görmenin dışında; hafıza, arkeoloji, tarih, coğrafya ve dönüşümle ilişkili bir malzeme olarak ele alan seçki, Troya Müzesi başta olmak üzere MAHAL, Korfmann Kütüphanesi ve Mavi Ev’de farklı kuşaklardan sanatçıların üretimlerini bir araya getiriyor. Çanakkale’nin tarihsel üretim geleneğiyle çağdaş sanat pratikleri arasında bir bağ kuran seçki, kentin arkeolojik ve kültürel mirasının güncel sanat üzerinden yeniden okunmasına da alan açıyor.
Künye:
1. Laurent Lacotte Do I have name
2. Annika Boll – Underwater Digital Gardening
3. Johannes Vogl – Summer Rain - The Smell of Memories
4. Kay Aplin – seramik calışma
5. Troya müzesi