GÜNDEM
  • 15-10-2026

    Çağdaş dansın öncü koreograflarından Angelin Preljocaj, klasik balenin başyapıtı Kuğu Gölü’ne getirdiği distopik ve çağdaş yorumla dokuz yıl aradan sonra yeniden İstanbul’a geliyor. Tatlı Ekşi Production organizasyonuyla sahnelenecek yapım, 10, 11 ve 12 Aralık’ta Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izleyicilerle buluşacak.

    2020 yılında Fransa’da dünya prömiyerini yapan Ballet Preljocaj imzalı Kuğu Gölü, Çaykovski’nin ölümsüz eserini klasik bale mirasıyla çağdaş dansı buluşturan güçlü bir sahne diliyle yeniden yorumluyor. Preljocaj, Petipa ve Ivanov’dan gelen mirası korurken eserin tanıdık karakterlerini ve hikayesini bugünün dünyasına taşıyor.

    Preljocaj’nın Kuğu Gölü yorumunda Odette ve Siegfried’in aşk hikâyesi özünü korurken, onları çevreleyen dünya tamamen değişiyor. Angelin Preljocaj, kuşaklardır izleyicileri büyüleyen bu hikâyeyi günümüz dünyasına taşıyor. Odette, doğanın korunmasına duyarlı genç bir kadın; Siegfried ise petrol sondaj platformları satan güçlü bir şirketin yöneticisinin oğlu. Gölün çevresinde değerli fosil enerji kaynakları keşfeden Rothbart, bu toprakları ele geçirmek isteyen acımasız bir iş insanı. Planlarını engelleyebileceğinden korktuğu Odette'i engellemek istiyor.

    26 dansçının sahne aldığı yapımda Çaykovski’nin ölümsüz müziği, 79D imzalı elektronik müziklerle buluşuyor. Klasik partisyon ile elektronik sesleri bir araya getiren yapımın karanlık ve sinematik atmosferini Boris Labbé’nin video tasarımları ve Éric Soyer’nin ışık tasarımı tamamlıyor. Kostümlerde ise Igor Chapurin’in imzası bulunuyor.

    ​Biletlere Biletevo ve Passo üzerinden ulaşabilirsiniz.

    0
    0
    77
  • 15-10-2026

    Londra’da yer alan Victoria and Albert Müzesi (V&A), İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemlerini kapsayan “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk” sergisine ev sahipliği yapacak. Koç Holding iş birliğiyle düzenlenen sergi, 7 Kasım 2026-9 Mayıs 2027 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak.

    Victoria and Albert Müzesi, Koç Holding iş birliğiyle ve Huo Ailesi Vakfı desteğiyle, “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk” sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sergi, bir zamanlar Konstantinopolis olarak anılan İstanbul’un, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarına başkentlik yaptığı 1600 yıllık dönemde yaratıcı üretimin nasıl şekillendiğini anlatacak. M.S. 330’dan 1922’ye uzanan tarih aralığını kapsayan sergi, Akdeniz dünyası ve ötesini şekillendiren bir imparatorluk başkentinin kalıcı mirasını gözler önüne sermek üzere sanat, tasarım ve mimarî alanlarından olağanüstü eserleri bir araya getirecek. V&A Kıdemli Küratörü Tim Stanley ve Proje Küratörü Bella Radenovic tarafından hazırlanan sergi, Birleşik Krallık’ta bu yolculuğu ilk kez bu denli kapsamlı şekilde ele alacak.

    Sergi, yaratıcı sahnelemesi ve duyusal tasarımıyla Hipodrom ve Ayasofya’dan, Topkapı Sarayı ve Galata Kulesi’ne uzanan rotada sanatseverleri şehrin limanları ve hareketli sokaklarında bir zaman yolculuğuna çıkaracak. Serginin öne çıkan eserleri arasında, Vehbi Koç Vakfı’na bağlı Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’ndan 19. yüzyıla ait Osmanlı kadın kıyafetleri ve hat sanatının seçkin örnekleri yer alacak. İmparatorluk başkentindeki moda anlayışının inceliğini yansıtan üçetek entari ile sokak kıyafetleri sanatseverlerle buluşacak. Ayrıca sergide, Osman Hamdi Bey’in Yapı Kredi Koleksiyonu’nda bulunan ve Osmanlı toplumundaki kadınları Sultanahmet Camii avlusunun önünde tasvir eden Gezintide Kadınlar adlı tablosu yer alacak.

    ​Koç Holding’in katkılarının yanı sıra T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığının koordinasyonunda bakanlığa ve Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar Başkanlığına bağlı müze ve kuruluşlar da sergiye ödünç eserler verdi. Sergilenecek 200 eserin birçoğu; aralarında Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Ayasofya Tarihi Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul Harbiye Askeri Müzesi, Atina Benaki Müzesi, Venedik San Marco Hazinesi, British Museum ve British Library'nin de bulunduğu kurumların koleksiyonlarından ödünç alındı. Bu eserlerin bazıları Birleşik Krallık'ta ilk kez sergilenecek.

    0
    0
    106
  • 15-10-2026

    Annie Ernaux’nun bir çocukluk travmasından hareketle utanç duygusunun nasıl doğduğunu, nasıl sürdüğünü ve insanın dünyayla ilişkisini nasıl değiştirdiğini irdelediği kitabı Utanç, Siren İdemen’in çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.

    Utanç; yazarın mahrem olanı toplumsal olanın diliyle okumaya başladığı, yazarlığının çekirdeğini oluşturan en temel metinlerinden biri olarak tanımlanıyor. Ernaux, bir duygunun kökenini salt insanın içinde değil, onu biçimlendiren toplumsal dünyada arıyor.

    5 Haziran 1952. On iki yaşındaki Annie, bir pazar günü babasının annesini öldürmeye kalkışmasına tanık olur. Annie Ernaux yıllar sonra bu olaya dönüp o günün tüm bileşenlerini, taşra Fransa’sının sınıfsal hiyerarşilerini, Katolik ahlakını, aile içi sessizlikleri, gündelik davranış kurallarını ve insanın kendine bakışını biçimlendiren görünmez kodları yeniden kurar.

    “Utancın en kötü yanı, onu hisseden tek kişinin kendin olduğunu sanmaktır.”

    0
    0
    209
  • 14-10-2026

    Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası, sonbahar programı kapsamında 22 Ekim’de Szigeti Quartet’i, 19 Kasım’da ise keman virtüözü Sara Dragan ile piyanist Kenny Broberg’in sahne alacağı “Godowsky: Zamansız Ezgiler” konserini dinleyicilerle buluşturacak.

    22 Ekim Perşembe akşamı saat 20.00’de gerçekleşecek ilk konserde sahne alacak Szigeti Quartet, 2017 yılında Budapeşte’nin önde gelen orkestralarının başkemancıları ve grup şefleri tarafından kuruldu. Haruka Nagao (1. keman), Nóra Németh (2. keman), Dénes Ludmány (viyola) ve Richárd Rózsa’dan (viyolonsel) oluşan topluluk; uluslararası yarışmalarda kazandıkları dereceler ve prestijli festivallerdeki performanslarıyla öne çıkıyor. İstanbul Macar Kültür Merkezi’nin katkılarıyla düzenlenen gecede dörtlü; Béla Bartók’un Yaylı Kuartet No. 3 (Sz. 85) yapıtı ile Antonín Dvořák’ın sevilen 12 No’lu “Amerikan” ve 13 No’lu yaylı kuartetlerini yorumlayacak.

    19 Kasım Perşembe akşamı saat 20.00’de sahnelenecek “Godowsky: Zamansız Ezgiler” konserinde ise dünya çapında 60 yarışmanın birincisi olan genç keman virtüözü Sara Dragan ile Amerikalı piyanist Kenny Broberg bir araya gelecek. Leopold Godowsky’nin doğumunun 155. yılı anısına hazırlanan proje kapsamında ilk defa aynı sahneyi paylaşan ikili, bestecinin klavye ustalığının ötesinde Frédéric Chopin’in lirik dünyasından yankılar taşıyan zarif keman-piyano repertuvarını dinleyiciye sunacak.

    ​19. yüzyılın transkripsiyon ve virtüözlük geleneğini merkeze alan program; Heinrich Wilhelm Ernst’in Schubert’in “Der Erlkönig” baladı üzerine yazdığı solo transkripsiyonu ile Henryk Wieniawski’nin “Faust Fantezisi” ve Caprice Op. 18 No. 2 eserleriyle açılacak. Konserin merkezinde ise 20. yüzyılın zıt iki ses dünyası yankılanacak: Sergei Prokofyev’in İkinci Dünya Savaşı atmosferini yansıtan Fa minör Keman Piyano Sonatı ile Godowsky’nin dans formlarından beslenen “Nocturnal Tangier”, “Ein Dämmerungsbild”, “Waltz Poem No. 2” ve “Alt Wien” parçaları. Resital, Pablo de Sarasate’nin Macar ve Roman ezgilerini teknik ustalıkla harmanlayan eseri “Zigeunerweisen” ile tamamlanacak.

    0
    0
    391
  • 14-10-2026

    Yönetmenliğini Georgia Oakley’nin üstlendiği, Jane Austen’ın klasikleşmiş eseri Aşk ve Yaşam’dan (Sense and Sensibility) uyarlanan film, 16 Ekim Cuma günü vizyona girecek.

    Aşk, aile bağları ve kız kardeşlik üzerine zamansız bir hikâyeyi beyaz perdeye taşıyan Aşk ve Yaşam, Jane Austen’ın ölümsüz eserine yeni bir yorum getiriyor. Daisy Edgar-Jones ve Esmé Creed-Miles’ın başrollerini paylaştığı film, Austen’ın unutulmaz Dashwood kardeşlerini taze, samimi ve melankolik bir tonla beyazperdeye taşıyor.

    Film, aşkın farklı biçimlerini, aile bağlarının önemini ve kız kardeşler arasındaki güçlü ilişkiyi merkezine alıyor. Eserin özündeki duygusal çatışmaları ve insan ilişkilerine dair gözlemlerini yeniden yorumlayan film, romantizmi ve mizahı bir araya getiriyor. Film, Jane Austen’ın zamana meydan okuyan anlatısını beyaz perdeye taşırken aşkın, aile ilişkilerinin ve kardeşlik bağlarının insan hayatındaki yerini yeniden düşünmeye davet ediyor.

    Diana Reid’in senaryosunu yazdığı filmin oyuncu kadrosunda ise Daisy Edgar-Jones, Esmé Creed-Miles, Caitríona Balfe, Frank Dillane, George MacKay, Herbert Nordrum, Bodhi Rae Breathnach ve Fiona Shaw yer alıyor.

    ​Aşk ve Yaşam’ın fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

    0
    0
    265
  • 14-10-2026

    Arter Koleksiyonu’ndan yapıtları Delfin Öğütoğulları küratörlüğünde bir araya getiren “Sonra yok. Sonrası şimdi.” başlıklı sergi, Arter’in 3. kat galerisinde sanatseverlerle buluşuyor.

    Arter’in yeni grup sergisi “Sonra yok. Sonrası şimdi.”, dünyanın sonunu uzak bir tehdit olarak değil (sürekli yeniden üretilen) mevcut bir durum olarak ele alıyor. Sergideki eserler, ilk bakışta kıyamet imgelerini çağrıştırsa da aslında dünyanın varoluşsal, ekolojik ve politik düzlemlerde süregelen yavaş çöküşünün katmanlarını açığa çıkarıyorlar. Sergi, dünyanın sonu fikri ve popüler kültürde sıkça kullanılan ilişkili imgelerin ve felaket senaryolarının gizlediği gerçekleri odağına alıyor.

    “Sonra yok. Sonrası şimdi.”, başlığını Cormac McCarthy’nin kıyameti tekil ve sonlu bir olay olarak ele almak yerine, dünyanın tükenen gerçekliğinin koşullarını ısrarla sorgulayan Yol adlı romanından ödünç alıyor. Arter Koleksiyonu’ndan yapıtları bir araya getiren sergi, “son”un trajik, sinematik ve çoğu zaman absürt nüanslarını irdelerken, kıyamet düşüncesinin nasıl manipüle edildiğini, medyatikleştirildiğini ve sürekli tekrarlanan söylemlerini sorguluyor. Dünyanın sonu fikri ve popüler kültürde sıkça kullanılan ilişkili imgeleri, ani bir felaket senaryosundan çok daha az görünür ve çok daha kaçınılmaz olan bir gerçeği gizliyor: Etkileri yeryüzündeki varlığımızdan bile daha uzun sürecek, birbiriyle bağlantılı ve birbirinin üzerine eklenerek çoğalan devasa ölçeklerdeki küresel güçleri – radyasyonu, küresel ısınmayı, hidrokarbonları, plastikleri…

    Sergide yer alan eserler ilk bakışta kıyamet imgelerini çağrıştırsa da aslında dünyanın varoluşsal, ekolojik ve politik düzlemlerde süregelen yavaş çöküşünün katmanlarını açığa çıkarıyor. Sergi alanına giren ziyaretçileri, onları yalnızca izleyici olarak konumlandıran bir dizi yapıt karşılıyor: Kimi zaman hayali bir ekranın karşısında durup felaket haberleri paylaşan bir muhabiri dinliyor, kimi zamansa sanki dünyanın sonunun ardından ıskartaya çıkarılmış bir cihaz yığınıyla baş başa kalıyorlar. Bu ilk karşılaşmanın ardından, kıyamet imgelerini çağrıştıran ancak aslında dünyanın devam eden ağır çöküşünün boyutlarını açığa çıkaran eserler deneyimleniyor.

    Sergide Can Altay, Halil Altındere, Thomas Bayrle, Nermin Er, Ceal Floyer, Alison Knowles, Jarosław Kozłowski, Alicja Kwade, Nicholas Mangan, Olaf Metzel, Nam June Paik, Gerhard Richter & Sigmar Polke, James Richards, Gerhard Rühm, Necla Rüzgar, Hrair Sarkissian, Sin Wai Kin, Amikam Toren, Nasan Tur ve Wolf Vostell yer alıyor.

    Künye:
    1-3. Sonra yok. Sonrası şimdi. Sergiden görünümler Küratör: Delfin Öğütoğulları Arter, 2026 Fotoğraflar: Barış Özçetin
    ​4. Jarosław Kozłowski H-Köpürenler Dışındaki Her Şey Vızıldıyor 2013 LED tabelalarla yerleştirme 10 parça; 160 x 25 x 5 cm (her biri) 10 parça; 130 x 25 x 5 cm (her biri) Arter Koleksiyonu Fotoğraf: Barış Özçetin

    0
    0
    431
  • 14-10-2026

    Umberto Galimberti’nin Irene Merlini ve Maria Luisa Petruccelli ile hazırladığı, hayatı dolduran sayısız soruyu dünya felsefesine damga vuran 100 filozofla düşünmeye davet eden Neden? adlı kitap, Filiz Özdem’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.

    12 yaş ve üzeri okurlara seslenen, “Meraklı Gençler İçin 100 Filozofun Hikâyesi” alt başlıklı bu kitap, felsefenin yaptığı gibi soru sorduruyor ve bunların üstüne düşündürüyor.

    “Bir kedi dünyadaki varlığının anlamını sorgular mı? Bütün hayatımızı sürekli aklımızda tutabilir miyiz? Üzüntünün, sevincin azalmasından başka bir şey olmadığını fark ettiniz mi?
    Mars’ta bir astronot ile bir Marslı aynı kraterin önünde durursa, ikisinin gördüğü aynı şey mi olacaktır?
    Boş zamanlarında bile boş durmayan, çalışıp çabalayanlar makbulse, boş zamanlarını zevklerine göre oyun oynayarak, yıldızları seyrederek ya da şarkı söyleyerek geçirenler neyin nesidir?
    Bir arkadaş, yağmurdan korunmaya yarayan bir şemsiye midir? Var olmayabileceğiniz de geldi mi hiç aklınıza?
    Seçmemek de bir seçim midir?
    Bilmediklerimiz, bildiklerimizden daha mı kıymetlidir?
    ​Değişim olmasa ne olurdu?”

    0
    0
    1194
  • 13-10-2026

    Avustralyalı yazar Suzie Miller’ın kaleme aldığı Anna K., prömiyerini 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında yapmaya hazırlanıyor. Nagihan Gürkan’ın yönettiği, Özlem Öçalmaz, İbrahim Arıcı, Ceren Köse ve Nagihan Gürkan’ın rol aldığı oyun, 18 ve 19 Kasım’da Alan Kadıköy’de tiyatroseverlerle buluşacak.

    Bir insanın yıllarca inşa ettiği itibarı tek bir tweet’in yıkabilmesi kırılganlığının üzerine giden ve bir otel odasında geçen Anna K., aşk, arzu, özgürlük ve kadın olma deneyimini, sosyal medyanın yarattığı acımasız gözetleme ve linç kültürü üzerinden yeniden ele alıyor. Nagihan Gürkan’ın çağdaş ve katmanlı rejisi, oyunun geçtiği otel yalnızca bir sahne değil, hikâyenin geriliminin ve karakterlerin dönüşümünün parçası hâline getiriyor. Özel hayat ile kamusal alan, izleyen ile izlenen arasındaki sınırların sürekli yer değiştirdiği bu rejide, Tolstoy’un 19. yüzyılda yazdığı hikâye bugünün ekranları, dili ve görünürlük kültürüyle yeniden karşılaşıyor. Oyun, seyirciyi izleyen konumundan çıkararak yaşananların içine alan mekâna özgü bir deneyim kuruyor.

    Prima Facie ve Inter Alia gibi oyunlarıyla uluslararası alanda tanınan hukukçu ve yazar Suzie Miller’ın kaleme aldığı Anna K., Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla bugünün dijital dünyası arasında bir köprü kuruyor. Anna’nın özel hayatının kamusal bir meseleye dönüşmesi üzerinden oyun, kadınların aşk, arzu ve özgürlük arayışlarının bugün de nasıl yargılanabildiğine bakıyor. Suçluluk fikrinin içine hapsedilen Anna, neden suçlandığını dahi bilmeden bir itirafa zorlanıyor. Anna K., klasik bir trajedinin çağdaş bir yeniden yorumunun ötesinde, görünürlük kültürünü ve sosyal medyanın kurduğu yeni yargı alanlarını sahneye taşıyor.

    “Başarılı televizyon habercisi Anna K., kariyerinin doruğundayken sevgisiz evliliğini geride bırakıp kendi tutkularının peşinden gitmeye karar verir. Ancak bu kişisel karar, kısa sürede sosyal medyada büyüyen bir kamusal yargılamanın merkezine dönüşür. #AnnaKYasakaşk etiketiyle yayılan cinsiyetçi zorbalık ve çevrimiçi yargılar, yıllardır başkalarının hikâyelerini haberleştiren Anna’yı bu kez kendi hikâyesinin haberine dönüştürür.”

    ​
    Oyun, 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyer yaptıktan sonra her pazar Cloud 34’te, Bomonti Hilton’un en üst katında sahnelenecek. Oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.

    0
    0
    488
  • 13-10-2026

    Kahve Dünyası’nın kamusal alanda hayata geçirilen sanat projesi Yanköşe, 12’nci edisyonunda TUNCA’nın Yan Yana isimli çalışmasını sanatseverlerle buluşturuyor.

    TUNCA, Yan Yana çalışmasında, Ayvalık ve çevresindeki eski evlerden toplanan ahşap çıkma pencereleri kentsel hafızayı simgeleyen bir arşiv malzemesine dönüştürüyor. Her bir pencere farklı bir yaşamı ve hikâyeyi temsil ederken “yan yana” geldiklerinde ortak bir kent hafızası oluşturuyor. Farklı hikâyelere ait olan bu pencereler, her insanın dünyaya açılan kendine özgü bir penceresi, yani bir bakış açısı olduğunu hatırlatıyor. Yan yana geldiklerinde ise tüm farklılıklarına rağmen ortak bir yaşamı ve birlikte var olma hâlini görünür kılan kolektif bir kent hafızasına dönüştüğüne vurgu yapıyor. 1980’lerden itibaren hız kazanan çarpık kentleşme, gecekondu kültürünün kent dokusunda bıraktığı izler ve kentsel dönüşümün yarattığı değişim, Yan Yana’nın odağını oluşturuyor.

    Çalışmalarında uzun zamandır üzerinde durduğu hafıza, tarih, dönüşüm ve geride kalan izler meselesine odaklanan TUNCA, eserlerini oluştururken tarihi kalıntılardan, arşivlerden ve geçmişten bugüne ulaşmış buluntu nesnelerden yola çıkıyor. Bunların bir devamı niteliğindeki Yan Yana projesini oluşturma sürecinde ise Ayvalık ve çevresindeki restore edilmek ya da yıkılmak üzere olan eski evlerden çıkartılmış ahşap pencereleri, ait oldukları yapıdan kopmuş ama o yapının ve geçmişteki yaşamın izini hâlâ taşıyan mimari “efemerelar” olarak ele alıyor.  

    ​Yan Yana eserinde çıkma pencerelerin temsil ettiği hafızayı bir kentin dönüşümüne vurgu yaparak anlatan TUNCA, kentsel dönüşümün sadece binaların değişmesinden ibaret olmadığını, o evlerin kullanıcıları, mahalle ilişkileri, ekonomik yapı ve yaşam biçimleriyle birlikte kolektif bir değişimi tetiklediğini de pencereler aracılığıyla sanatseverlere aktarıyor.

    0
    0
    472
  • 13-10-2026

    Paulo Coelho’nun kendi hikâyesinden yola çıktığı, insanın mucizeyi ararken eninde sonunda kendisiyle karşılaşmasının hikâyesini anlattığı romanı Melek, Emrah İmre’nin çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.

    Melek, korkuların ötesine geçmenin, sevgiyle yüzleşmenin ve insanın kendi iç sesini yeniden duyabilmesinin mümkün olduğunu hatırlatan kişisel ve samimi bir dönüşüm hikâyesi. Hikâye Rio de Janeiro’da başlar. Yıkıcı bir lanetin gölgesinde, hayallerine tam da kavuşmuşken onları kaybetme korkusuyla yüzleşen Paulo, üstadı J.’nin meydan okuması üzerine her şeyi geride bırakıp kendi koruyucu meleğini bulmak üzere Mojave Çölü’ne doğru alışılmadık bir yolculuğa çıkar. Ancak çölde onu beklediğinden çok daha tuhaf bir manzara karşılar. Motosikletleriyle rüzgâr gibi esen gizemli kadın savaşçılar, Valkürler, kısa süre içinde bu manevi arayışın merkezine yerleşecektir.

    ​“Melekler sevginin harekete geçmiş halidir. Sevgi asla durmaz, büyümek için mücadele eder, iyiliğin ve kötülüğün ötesindedir. Sevgi her şeyi yutar, her şeyi yok eder, her şeyi affeder. Melekler bu sevgiden yaratılmıştır ve aynı zamanda onun elçileridir.”

    0
    0
    751
DAHA FAZLA
Geldanlage