
Çanakkale Bienali İnisiyatifi’nin (CABININ) 20. yılında düzenlenecek 10. Çanakkale Bienali, 10 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında 9 ülkeden 60’ı aşkın sanatçıyı Çanakkale’de buluşturacak.
Bu yıl “Metcezir // Ebb & Flow” başlığıyla düzenlenecek Çanakkale Bienali; su, toprak, hafıza ve dönüşüm kavramları etrafında şekilleniyor. Türkiye’nin yanı sıra Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Güney Kore, Çin, Romanya ve Belçika’dan 60’ın üzerinde sanatçının katıldığı bienal; kent merkezinden Troya’ya, Ayvacık’tan Adatepe’ye uzanan geniş bir coğrafyada 15 sergi ve etkinlik mekânına yayılacak. Programda sergilerin yanı sıra paneller, performanslar ve atölyeler de yer alacak.
Bienalin bu yılki edisyonunda, bölgenin köklü geleneği olan seramik üretimine de özel bir odak ayrılıyor. Troya Müzesi başta olmak üzere kentin farklı noktalarında sergilenecek eserler, Çanakkale’nin kültürel ve endüstriyel mirasını çağdaş sanatla buluşturacak.
Dardanel ve Kale Grubu ana desteğiyle hayata geçirilen 10. Çanakkale Bienali, 20 Kasım’a kadar ziyaretçilerini kentin doğal ve kültürel katmanlarını keşfetmeye davet ediyor.
Bienalin katılımcı ve kolektif üretime dayalı yaklaşımı 10. edisyonda da devam ediyor. Deniz Erbaş, Ebru Nalan Sülün, Halil Yoleri, Loukia Thomopoulou, Seyhan Boztepe, Vince Briffa, Yasemin Ülgen ve Gu Zhenqing’den oluşan kurul tarafından belirlenen sanatçı ve eserler bienalin farklı sergi mekânlarında sanatseverlerle buluşuyor. Türkiye’nin yanı sıra Hollanda, Almanya, Güney Kore, İngiltere, Çin, Romanya, Fransa ve Belçika’dan sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek bienalde 60’ın üzerinde sanatçı, 15 sergi ve etkinlik mekânında bir araya geliyor.
Bu edisyonda bir araya gelecek sanatçılar arasında ise; A. Serkan Aka, Adina Mocanu, Alex Long Yuan, Andreas Treske, Annika Boll, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Burcu Erden, Can Altay, Canan Bozbağ, Carmen Bouyer, Derya Geylani, Dilara Akay, Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Evren Karayel Gökkaya, Eymen Aktel, Fulya Çetin, Funda Susamoğlu, Füreya Koral, Gerrit Frohne-Brinkmann, Gizem Boyacıoğlu, Gökçe Kınay, Gözde Mimiko Türkkan, Gülden Ataman, Gülfidan Özmen, Hakan Yılmaz, Halil Yoleri, Hyeseung Lee, İlhan Sayın, Johannes Vogl, Kay Aplin, Kemal Tizgöl, Lara Ögel, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Manfred Heinze, Meliha Coşkun, Melike Abasıyanık Kurtiç, Mark Verkerk, Meral Değer, Merve Mepa, Mesut Öztürk, Murat Yıldız, Mustafa Tunçalp, Nermin Kura, Oddviz, Ozan Atalan, Öznur Işır, Renée Levi, SENA - SEDNA, Serdar Yılmaz, Stijn Ank, Süleyman Yılmaz, Sunbin Lim, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız, Yasemin Özcan bulunuyor.
Bienalin bu edisyonu; Dardanel’in ve Kale Grubu - Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin ana desteği, Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çanakkale Belediyesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi iş birliği, Troya Kazı Başkanlığı, ÇATKAV ve Troia Vakfı’nın yerel paydaşlığı ve 1915 Çanakkale Köprüsü ve Otoyolu’nun kurumsal desteğiyle hayata geçirilecek.
10. Çanakkale Bienali hakkında detaylı bilgiye ve programına buradan ulaşabilirsiniz.
Erman Özbaşaran’ın “Zemin” başlıklı kişisel sergisi 10 Ekim’e kadar Galeri Bosfor’da sanatseverlerle buluşuyor.
“Zemin”, üzerinde yaşadığımız coğrafyada bıraktığımız izleri, mimari detayları ve manzara imgelerini; renk, minimal müdahaleler ve yalın geometrinin hakim olduğu resminin katmanlarında açığa çıkarıyor. Resimde “zemin”, boyanın üzerine yerleştiği ilk katmandır. Görüntü henüz yoktur; yalnızca onun üzerinde gerçekleşeceği yüzey vardır. Sergi bu teknik terimi, yalnızca resmin fiziksel zemini olarak değil, resmin düşünme biçimi olarak yeniden ele alıyor. Özbaşaran’ın resimleri bir görüntü inşa etmekten çok bir yüzeyin nasıl oluştuğunu takip ediyor. Tuval, yoğun bir astarla neredeyse kendi dokusunu kaybederken ardından gelen her müdahale, yeni bir katman eklemekten çok yüzeyin geçirdiği zamanı görünür kılıyor. Fırça izleri, bant kalıntıları ya da boya taşmaları, altına gömüldüğü katmanın içinde varlığını sürdürüyor.
Özbaşaran’ın yeni resimleri, bir yere bakmanın sonucunu değil, o bakışın yüzeyde nasıl biriktiğini araştırıyor. Görüntü tamamlanmış bir sonuca değil, sürekli yeniden kurulan bir zemine dönüşüyor. Zemin, tam da bu nedenle resmin altında kalan şeyi değil; sanatçının zihninde resmi oluşturan inşa sürecinin bütününü ve coğrafyanın izlerini görünür kılıyor.
Künye: Artefakt 53, 2026 Tuval üzerine yağlı
BüroSarıgedik, Gülsün Karamustafa’nın “Resim Sergisi” başlıklı yeni kişisel sergisini 17 Eylül-28 Ekim tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
“Resim Sergisi”, Gülsün Karamustafa’nın 1978’de Taksim Sanat Galerisi’nde açtığı kişisel sergiyle görünür olan resim pratiğini bugüne bağlıyor ve kendisi yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir aranın ardından yine sadece resimleriyle karşımıza çıkıyor.
Kişisel ve tarihsel anlatıları iç içe geçiren Karamustafa, yarım yüzyılı aşan üretiminde göç ve yerinden edilme, toplumsal cinsiyet, kimlik ve kültürel bellek meselelerini modern Türkiye’nin ulus inşası ve modernleşme deneyimi içinden ele alıyor; kendini bu tarihin bir “kronografı” olarak tanımlıyor. 1980’lerin sonundan itibaren yerleştirme, video ve tekstile açılan öncü bir pratik geliştirdi. Resim ise bu üretimin hiç terk edilmeyen düşünsel omurgası olarak kaldı. Sergi, sanatçının tuval üzerine akrilik resimlerini, desenlerini ve kâğıt üzerine karışık teknik çalışmalarını bir araya getiriyor.
“Ben ressamım. Ne zaman başım derde düşse resme sığındım. Bir an geldi, yapmak istediklerim resmin sınırlarını zorladı ve dışına taşmaya başladı. O zaman güncel sanatın verdiği özgürlükleri sonuna kadar kullanıp kendimi istediğim gibi ifade etmekten kaçınmadım öte yandan resimden hiç vazgeçmedim. O benim temel özgürlüğümdü. Hep bir ressam gibi düşünerek yola çıktığımı fark ediyorum.” Gülsün Karamustafa
Künye:
1. Gülsün Karamustafa,Vadedilmiş Resimler,Promised Paintings, 2026,Tuval üzerine akrilik,Acrylic on canvas,Her biri Each 20 x 30 cm
2. 2025, Mavi Gözlü Melek II Blue-eyed Angel II, 47,5 x 55 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
3. 2025, Kadife Velvet 36,5 x 47,5 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
4. 2025, İçgüdüsel Koruma Instincual Protection 02, 55 x 47,5 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
5. Gülsün Karamustafa,Vadedilmiş Resimler,Promised Paintings, 2026,Tuval üzerine akrilik,Acrylic on canvas,90 x 140 cm
Omzumdaki İki Arkadaş kitabının yazarı Lee Suyeon’un kokuların hafızayı, acıyı ve şefkati nasıl taşıdığını anlattığı grafik romanı Beni Saran Koku, Şevval Uzun’un çevirisiyle Yuzu Kitap’tan çıktı.
Kitap okurlarını bir çocukluğun karanlığından kokularının eşliğinde iyileşmeye uzanan bir yolculuğa davet ediyor. Acıyı da sevgiyi de aynı anının içinde taşıyabileceğimizi hatırlatıyor.
Tavşan'ın Londra'da tanıştığı yeni bir arkadaşı var: Havuç. Ama bu kez onları birbirine bağlayan şey sözcükler değil, kokular. Farklı kıtalardan, farklı dillerden gelen bu iki kadın, İngilizce dersleri için buluştukları ilk günlerde birbirlerine hiç beklemedikleri kadar benzediklerini fark ediyor. İkisi de parçalanmış bir aileden, uzaklaşan bir anneden, öfkesini bastırmakta zorlanan bir babadan geriye kalan izleri taşıyor. Ortak dilleri henüz cümle kurmaya yetmese de paylaştıkları kokular; bir köpek şampuanının kokusu, büyükannelerinin cebindeki limonlu şekerler, evin her köşesine sinmiş yemek dumanı, onları birbirine bağlıyor ve uzun süredir gömülü kalan anıları yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Tavşan ve Havuç, çocukluklarının kokularıyla yüzleşirken bir yandan da kendi hikayelerinin sahibi olmayı öğreniyor. Biri kendine yeni bir isim seçerek, diğeri kendi parfümünü yaratarak, geçmişin onlara bıraktığı kokuyu değiştirmenin aslında kendi ellerinde olduğunu keşfediyor.
İspanyol dansının uluslararası yıldızı Aída Gómez ve topluluğu, tutkunun ve özgürlüğün zamansız simgesi Carmen ile 4 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sanatseverlerle buluşacak.
Edebiyat ve sahne sanatlarının en güçlü karakterlerinden biri olan Carmen, İspanyol dansının önde gelen isimlerinden Aída Gómez’in koreografisiyle İstanbul’a geliyor. Yapımda, Georges Bizet’nin klasikleşen besteleri, ünlü flamenko gitaristi ve besteci José Antonio Rodríguez’in bu gösteri için özel olarak hazırladığı müziklerle bir araya geliyor. Flamenko ile geleneksel İspanyol dansını buluşturan performans; Carmen’in tutku, kıskançlık ve özgürlük arayışını sahneye taşıyor. Gómez’in yorumunda Carmen, sadece trajik bir figür olarak değil, tercihlerinin arkasında duran ve özgürlüğünden ödün vermeyen güçlü bir kadın olarak ele alınıyor.
Kariyerine 14 yaşında Ballet Nacional de España’da başlayan ve 3 yıl sonra baş dansçılığa yükselen Aída Gómez, 1998 yılında 30 yaşındayken kurum tarihinin en genç sanat yönetmeni oldu. Londra’daki Royal Albert Hall ve Milano’daki Teatro alla Scala gibi dünyanın önde gelen sahnelerinde yer alan sanatçı, 2004 yılında İspanya Kültür Bakanlığı tarafından verilen Ulusal Dans Ödülü’ne layık görüldü.
Carmen gösterisinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Devin Oktar Yalkın’ın “Nebulous” başlıklı kişisel sergisi 25 Eylül-24 Ekim tarihleri arasında EVİN’de sanatseverlerle buluşacak.
Devin Oktar Yalkın’ın Türkiye’deki ikinci kişisel sergisi “Nebulous”, sanatçının Türkiye’ye duyduğu özlemi, sadece bir coğrafyaya duyulan özlemin ötesinde Yalkın’ın görme biçimini şekillendirmeye devam eden bir olgu olarak ele alıyor. Yıllar içinde dünyanın farklı köşelerinde çekilen bu fotoğraflar, bir yere duyduğumuz aidiyetin başka coğrafyalara da bizimle birlikte taşınabileceğini hissettiriyor. Türkiye, Yalkın’ın çalışmalarında duygusal bir merkez olmayı sürdürüyor; anısı, sanatçı başka yerlerdeyken bile dünyaya bakışını şekillendirmeye devam ediyor.
İngilizcede “belirsiz”, “bulanık”, “sisli” gibi anlamlara gelen nebulous kelimesi, aynı zamanda biçimi ve sınırları tam olarak belirlenemeyen bir hâli tanımlıyor. Sergi, adını aldığı bu kavram üzerinden hafıza, aidiyet ve özlemin zaman ve mesafeyle bulanıklaşan, dönüşen ve yeniden şekillenen doğasına işaret ediyor. Manzara, figürler, hayvanlar, iç mekânlar ve doğa arasında hareket eden fotoğrafları birbirine bağlayan coğrafyadan çok ortak bir duyarlılık. Su hem ayrılığın hem de geçişin bir unsuru olarak izleyicinin karşısına çıkıyor; bir yandan mesafe yaratırken diğer yandan bu mesafeyi aşmanın bir yolunu sunuyor. “Nebulous” ile tanıdık olan, hafifçe belirsiz bir hâl alıyor; hafıza ve özlem yalnızca bir yerin nasıl hatırlandığını değil, o yerin ötesindeki dünyanın nasıl görüldüğünü de değiştirmeye başlıyor. Sergi, izleyicileri Devin Oktar Yalkın’ın bakışı aracılığıyla bir keşif yolculuğuna davet ediyor; özlem, aidiyet ve hafıza kavramları üzerine düşünmeye alan açıyor.
Aurora Venturini’nin edebiyatın sınırlarını esneterek güzelle çirkini, tiksintiyle kahkahayı, masumiyetle zalimliği bir araya getirdiği romanı Kuzenler, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı.
Çağdaş Arjantin edebiyatının en özgün seslerinden biri olan Venturini, kendini ifade etmek için var gücüyle çabalayan güvenilmez anlatıcısıyla erkeklerin kötülük dışında pek bir şey yapmadığı bir dünya kuruyor ve kadınlar arasında, kendi farklılıklarıyla büyüyen iki kız çocuğunun öyküsünü anlatıyor. Kuzenler; engelli bir çocukluktan aile içi şiddete, istismardan cinayete, eğlenceden rezalete uzanan bir curcunada büyümek ve sanatla özgürleşmeye dair “büyüsüz’’ gerçekçi bir hikâye.
Fatoş İrwen’in “Rû Bi Rû” başlıklı kişisel sergisi 15 Eylül-21 Kasım tarihleri arasında Zilberman İstanbul’da sanatseverlerle buluşacak.
“Rû Bi Rû”, Fatoş İrwen’in iktidar temsilleri, devlet politikaları, gelenek ve inanç sistemleri karşısında bireyin özgürlük mücadelesi etrafında şekillenen pratiğini, yüzleşme düşüncesi üzerinden ele alıyor.
“Rû Bi Rû”nun önerdiği yüzleşme, yalnızca hatırlamak ile sınırlı tutmayarak; karşısına almak kadar karşısında durmayı ve inkâr edilmiş olan bir coğrafyanın bakışına maruz bırakmayı da gerektiriyor. Fatoş İrwen’in bastırılarak görünmez kılınan, kaydı dahi tutulamamış ve sözlü olarak aktarılarak bugüne ulaşmış gerçeklikler ile kurduğu ilişki, sergideki yüzleşmenin zeminini oluştururken izleyiciyi de kendi dilinde inşa ettiği alana davet ediyor.
Gülin Hayat Topdemir’in tanıdık imgeleri dönüştürerek gerçek ile düş arasındaki sınırları sorguladığı kişisel sergisi “Beyond the Familiar”, 10 Ekim’e kadar x-ist’in Gümüşsuyu’ndaki mekânında sanatseverlerle buluşuyor.
“Beyond the Familiar”, izleyiciyi hayvanlar, kadın figürleri, çiçekler, oyuncaklar, maskeler, balonlar ve gündelik nesnelerden oluşan tanıdık bir evrenin içinden geçiriyor. Ancak bu görsel düzene biraz daha uzun bakıldığında tanıdıklık hissi çözülmeye başlıyor; figürler yer değiştiriyor, bedenler başkalaşıyor ve insan ile hayvan arasındaki sınırlar geçirgen bir alana evriliyor. Gerçek ile düşün birbirine karıştığı bu eşikte kadın figürleri bir masal kahramanına, mitolojik bir varlığa ya da çağdaş bir ikona dönüşürken; hayvan bedenleri içgüdü, hafıza, korku ve bilinçdışının izlerini taşıyor.
Antik çağların melez yaratıklarını ve fantastik arketiplerini günümüzün popüler kültür imgeleriyle buluşturan sanatçı; balon, kulaklık, kurdele ya da sandalye gibi sıradan nesneleri mitolojik figürlerle aynı anlatıda harmanlayarak kişisel bir mitoloji inşa ediyor. Bir yanında miti, diğer yanında popüler kültürü barındıran bu görsel dünyada peinture kavramı ve resmin maddeselliği öne çıkıyor. Kumaş, deri, metal ve boyanın tuval yüzeyindeki karşılaşması; ilk bakışta zarafet ve oyun hissi uyandıran, yakından bakıldığında ise tekinsiz katmanlarını açığa vuran bir atmosfer yaratıyor. Sergide, tanıdık olanın güvenli sınırlarından çıkıp imgelerin henüz adlandırılmamış olduğu aralığa odaklanıyor.
Künye:
1. Gülin Hayat, The Other Side of the Dream, 2026, Tuval üzerine yağlı boya | Oil on canvas, 85 x 85 cm
2. Gülin Hayat, A Silent Alliance with the Hound, 2026, Tuval üzerine yağlı boya | Oil on canvas, 80 x 75 cm
3. Gülin Hayat, Welcome To The Wrong Fairy Tale, 2026, Tuval üzerine yağlı boya | Oil on canvas, 75 x 65 cm
Bilimkurgu ve gerçekdışı öyküleriyle çağdaş Kore edebiyatının öne çıkan yazarlarından biri hâline gelen Bora Chung’ın kara mizahının ve kapkaranlık masallarının kapılarını aralayan öykülerinden oluşan kitabı Kimse Bilmez, Sevda Kul’un Korece aslından çevirisiyle Tersine Kitap’tan çıktı.
Uluslararası Booker ve Ulusal Kitap ödülleri finalisti Chung’ın dilimizde de yayımlanan Lanetli Tavşan kitabına uzanan yolun edebi köklerini açıyor bu kitap. Chung; bastırılmış bir kinin, duvardaki sıradan bir lekenin veya sinsi bir saplantının insanın zihnini ve hayatını nasıl usulca çürüttüğünü son derece soğukkanlı bir dille anlatıyor.
Mitoloji, korku ve fantastiğin birbirine düğümlendiği tekinsiz bir araf. Şefkat dilenen canavarlar. Asla affetmeyen kurbanlar. Sanrılar. Sırlar. Hezeyanlar. Bu öykülerde diri diri gömülen çocuğun biri etobur bir ağaç olarak filizleniyor; adamın biri bir lekenin cazibesine esir düşüyor; bir zaman yolcusu gittiği gelecekte akıl hastanesine kapatılıyor; kurbanlarının son nefesine muhtaç bir varlık, ampute bir kadının boş sol ayakkabısına gizleniyor; hava aracı ormana düşen bir kaçak, sadece ıslıkla konuşan vahşi bir şifacının gönüllü tutsağı oluyor; dondurucu bir sürgünde, yıllarca beklenen kanlı intikam hayali kusursuz bir mutluluğa dönüşmek için fırsat kolluyor.