
Renata Salecl’ın acımasızlığı huy edinmiş, kabalığın meziyet sayıldığı günümüz dünyasını masaya yatırdığı kitabı Kabalık Çağı, Bülent Kale’nin çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıktı.
Kabalık Çağı, önündeki dev aynasından ötesini göremez, “ben” demeden iki kelam edemez hâle gelmiş, ölçüsüz hırsları, sabırsızlığı, kibri gurur nişanesi gibi taşıyan insanın düştüğü açmazları gözler önüne seriyor.
Neoliberalizm kıskacında, iyisiyle kötüsüyle yaşadığı her şeyin tek sorumlusu ilan edilen birey, mükemmeliyetçilik beklentisi ile yetersizlik hisleri arasında sıkışmış durumda. “Her koyun kendi bacağından asılır” şiarıyla girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Ne var ki içini kemiren o “yeri doldurulabilir olma” hissinden kurtulamıyor. Toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insan, hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanıp başkalarıyla empati kurarak demokrasiyi baştan filizlendirebilir mi?
Soul müziğin önemli ismi Imany, Women Deserve Rage Avrupa turnesi kapsamında, Piu Entertainment organizasyonuyla 25 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda ve 29 Haziran’da ATO Congresium’da sahne alacak.
Bir kadının özgürlük arayışı ve yeniden doğuş temasını merkeze alan Imany’nin yeni albümü Women Deserve Rage, kendi gerçeğini sahiplenen bir kadının sesinden şekilleniyor ve sahnede evrensel bir karşılık buluyor. Sanatçı, albümden şarkıların yanı sıra kült hâline gelmiş hitleriyle Türkiye’deki dinleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Imany, kariyerinin en kişisel ve en güçlü projelerinden biri olarak tanımladığı bu albümle dinleyicisini derin bir yüzleşmeye davet ediyor.
İlk albümü The Shape of a Broken Heart ile üç ülkede platin plak kazanan Imany; “You Will Never Know” ve dünya çapında fenomene dönüşerek 1 milyarı aşkın dinlenmeye ulaşan “Don’t Be So Shy” ile soul, folk ve pop müziği harmanlayarak global müzik sahnesinin en güçlü kadın vokallerinden biri olarak kabul edildi. Sanatçı, 2024 yılında Voodoo Cello projesiyle Türkiye’de İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’da kapalı gişe sahne alan ve sekiz çello eşliğinde sunduğu performanslarla büyük ses getirdi.
Imany, Women Deserve Rage albümünde çok daha cesur ve doğrudan bir anlatı sunuyor. Özgürleşme ve yeniden doğuş fikrinden beslenen albüm; bir kadının kendi gerçeğini geri kazanma ihtiyacından doğuyor. Bastırılmış duyguları görünür kılan ve kadınların kendi gerçeğini sahiplenme sürecini merkezine alan Women Deserve Rage, sahnede güçlü ve evrensel bir anlatıya dönüşüyor.
İrfan Önürmen’in “Kapsam Dışı” başlıklı kişisel sergisi 3 Temmuz tarihine kadar Baksı Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
Önceki çalışmalarında ele aldığı temaları yeni biçimsel arayışlar ve anlam katmanlarıyla genişleterek günümüz insanının toplumsal ve ruhsal durumuna odaklanan İrfan Önürmen, sergi hakkında “Geçmiş sergilerimde olduğu gibi bu sergimde de merkezde insan var. Ancak bu kez sosyal göndermelerle yüklü sembolik bir alanın yanı sıra daha içsel, ruhsal ve mistik bir katmana yöneldim” diyor. “Film Noir” ve “Comics Noir” estetiğinden beslenen Önürmen, gündelik yaşamın sıradan anlarını anıtsal ve kahramansı bir dile dönüştürüyor. Sergi, bireyin toplumsal ilişkiler içindeki konumunu sorgularken, güç ve iktidar mekanizmalarının insan üzerindeki etkilerini de görünür kılıyor.
“Kapsam Dışı” sergisinin çıkış noktalarından biri de sanatçının atölyesi. Önürmen, serginin önemli bir bölümünün atölye deneyiminden beslendiğini vurgulayarak, “Atölyeler, üretimlerin hem ipuçlarını hem de tortularını içinde barındırır. Bu izleri müze mekânına taşıdığımı düşünüyorum. Bu yeni deneyim sayesinde imgelemimin mekân içinde genişlediğini ve derinleştiğini gördüm,” ifadelerini kullanıyor. Sergide yer alan çalışmalar sosyolojik bir zeminde gelişirken mistik, psikolojik ve örtük etnografik katmanlar da taşıyor. Sanatçının önceki üretimlerinde öne çıkan toplumsal sembolizm, bu sergide ruhsal sembolizmle birleşerek daha derin ve çok katmanlı bir anlatıya dönüşüyor.
Yiyun Li’nin kayıp, yas, yabancılaşma, göç, annelik ve modern hayat üzerine kaleme aldığı öykülerinden oluşan kitabı Mutluyken Başka Adlarımız Vardı, Nuray Önoğlu’nun çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı.
Eserleriyle The Story Ödülü, The Los Angeles Times Kitap Ödülü, Amerikan Ulusal Kitap Ödülü finalisti olan, Pulitzer ve Pen/Faulkner Edebiyat Ödülü sahibi Yiyun Li, kahramanları düşledikleri sıradan ve huzurlu hayattan ölümle, şiddetle, yabancılaşmayla ayrı düşüp ellerinde kalanla yaşamanın yeni yollarını arıyor ve bunu bir kavanoz bal, yaralı karıncalar ya da yıllarca özlemle saklanan bir fotoğraf gibi anlam dolu detaylarda ve akıllardan çıkmayacak küçücük anlarda buluyorlar.
Yas tutan bir anne kayıplarının listesini tutuyor; bir üniversite hocası ile kuaförü arasında tuhaf ve karmaşık bir bağ kuruluyor; bir kadın kendisinin iki katı yaşında bir adamdan her sene mektup alıyor; hayatının sonlarına yaklaşan bir bilim insanı ile bir zamanlar doktorluk yapan bakıcısı ortak bir yaşama adım atıyor…
Alphan Eşeli’nin yazıp yönettiği, başrolünde Hazar Ergüçlü’nün yer aldığı Seventyfour Films’in ilk uzun metrajlı yapımı MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri, dünya prömiyerini 25. Tribeca Festival kapsamında gerçekleştirdi.
MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri, bu yıl 25. yılını kutlayan Tribeca Festival’in tür sinemasına odaklanan “Escape from Tribeca” bölümünde yer alan sekiz filmden biri oldu. Film, dünya prömiyerini yazar ve yönetmen Alphan Eşeli, başrol oyuncusu ve ortak yapımcı Hazar Ergüçlü, yapımcı Ömer Atay, filmin oyuncularından Ulvi Kahyaoğlu ve filmin özgün müziklerinin bestecisi Tristan Bechet’nin katılımıyla gerçekleştirdi. Karadeniz kıyılarının sisli atmosferinde geçen psikolojik korku filmi MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri; annelik, dönüşüm ve bilinmeyene dair güçlü anlatısıyla dikkat çekiyor.
Filmde Hazar Ergüçlü’ye Güven Kıraç, Ulvi Kahyaoğlu ve Erdeniz Kurucan eşlik ediyor. Yapımcılığını Alphan Eşeli ve Ömer Atay’ın üstlendiği filmin görüntü yönetmenliğini Özkan Karaköse, kurgusunu Mesut Ulutaş üstlenirken; ses tasarımında Hervé Guyader ve Cenker Kökten, özgün müziklerde ise Tristan Bechet yer alıyor. Filmin konsept tasarımları ise daha önce Alien: Covenant ve Furiosa: A Mad Max Saga gibi filmlerde çalışan Matthew Hatton tarafından hazırlandı.
MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri Alphan Eşeli ile Demet Müftüoğlu-Eşeli tarafından kurulan bağımsız yapım şirketi Seventyfour Films’in ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor. Seventyfour Films; bağımsız sinemanın yaratıcı özgürlüğünden beslenen, yönetmen odaklı ve güçlü anlatıları odağına alan yeni nesil bir film üretim platformu olarak konumlanıyor.
Decollage Art Space’in sanat dünyasına adım atmak isteyen genç sanatçıları desteklemek amacıyla hayata geçirdiği açık çağrısı SOLO Project sonucunda belirlenen sanatçı Betül Sertkaya, “The Habits” (Alışkanlıklar) adlı sergisiyle 9 Haziran-30 Ağustos tarihleri arasında Decollage Art Space’de sanatseverlerle buluşacak.
“The Habits” (Alışkanlıklar) sergisi hem kişisel hem de kolektif arşivlerden beslenerek; daha önce üretilmiş imgelerin ve sanat eserlerinin yapı bozumuna uğratıldığı dinamik bir pastiş alanı inşa etmeyi hedefliyor. Galeri mekânı bu kurgu içerisinde, sanatçının kendi üretim alışkanlıklarını ve zihinsel pratiklerini izleyiciye açtığı bir laboratuvar olarak işlev görüyor. Öte yandan bu laboratuvar, izleyiciyi aktif bir üreticiye dönüştürmeye teşvik ediyor.
Sergi, dünyanın halının altına süpürülmüş o ağır kederini ve absürtlüğünü ironik bir dille yüzeye çıkarmak istiyor. Bu bir teselli arayışı değil; dünya gürültüsünde, pürüzsüzleştirilmiş yalanlar denizine karşı bir dayanma inadı ve kendi pürüzlerimizi inşa etme çağrısı. Yaşamanın en temel alışkanlık olduğu gerçeğinden hareketle; bizi bu pürüzlü dünyada nasıl iskân ettiğimizi ve neleri üzerimizde taşıdığımızı sorgulamaya zorluyor.
Künye:
1. Betül Sertkaya, Müşterek Ölümler İçin Yaşam Kılavuzu Stoklarla Sınırlıdır II, 2025, 300 gr canson kağıt üzerine marker, 150x100cm
2. Betül Sertkaya, A piece here, a piece there, a piece everywhere, 2025, Ahşap Kutu İçerisinde asamblaj
Fransız yazar Daniel Pennac’ın anlatının sınırlarını aşarak, mizah ile melankoli arasında mekik dokuyan romanı Düşperestin Yasası, Şirin Etik’in çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.
Düşperestin Yasası; rüyalarını filmlerinin hammaddesi olarak kullanan muhteşem Federico Fellini’ye ve düşlerin yaratıcı gücüne bir saygı duruşu niteliği taşıyor.
Rüyaların kendine özgü bir mantığı vardır, aklın değil çağrışımın izinden giden bir mantık. Düşperestin Yasası’ndaki anlatıcı da henüz on yaşındayken en yakın arkadaşına bir akşam, “Işık sudur” dedikten sonra gerçek ile rüya arasındaki sınır neredeyse tamamen ortadan kalkar: Patlayan bir gece lambası, zemine su gibi yayılan ve her yeri ele geçiren bir ışık... Ve beklenmedik dönemeçlerle dolu, katman katman açılan bir gerçekliğin hüküm sürdüğü bir dünya.
“Haklı,” dedi Louis, “rüyalar güneşin altında su gibi buharlaşır.”
20’nin üzerinde farklı dilde şarkılar söyleyen Pink Martini, Pasion Turca organizasyonu ile 22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda müzikseverlerle buluşacak.
Sympathique, Hang on Little Tomato, Hey Eugene!, Splendor in the Grass, Joy to the World, 1969, A Retrospective, Get Happy, Dream A Little Dream, Je Dis Oui albümleriyle altın ve platin plak kazanan Pink Martini, ayrıca albümlerinde “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına da yer vermişti.
Kendilerini “Dünyanın değişik köşelerinden melodileri ve ritimleri bir araya getirerek modern bir formda sunan müzik arkeologları” olarak tarif eden topluluğun şarkıları, La Casa De Papel’den Desperate Houseviwes’a kadar birçok dizi ve filmde de yer buldu.
Samurayların aşk şarkılarından 1930’ların Küba müziğine, Fransız şansonlarından Brezilya sokak şarkılarına kadar dinlemesi en keyifli şarkıları seslendiren Pink Martini, Storm Large’ın muhteşem sahne performansı ile 22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda hayranlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Emine Boyner’in doğa, hafıza ve şifa pratiklerini bir araya getiren “Kocakarı Masalları” başlıklı kişisel sergisi 10 Haziran-9 Temmuz tarihleri arasında İstanbul’daki Ark Kültür’de sanatseverlerle buluşacak.
Küratörlüğünü Ezgi Bakçay’ın üstlendiği “Kocakarı Masalları”, izleyiciyi insan ile yeryüzü arasındaki bağı yeniden hatırlamaya ve onarmaya davet ediyor. Sanatçı, zanaatkâr ve otacı Emine Boyner, sanat pratiğini tıpkı otacılık gibi bir duyma, tanıma ve hatırlama biçimi olarak ele alırken, serginin merkezine “kocakarı bilgeliği”ni ve kuşaklar boyunca aktarılan yaşam bilgisini yerleştiriyor.
“Sergi, kocakarı masalları gibi bitki ebeveynlerimizin ve yeryüzü ananın anlattıklarını önce can kulağıyla dinlemeye, sonra saklamaya ve aktarmaya soyunmuş bir “doğa çırağının” armağanı. Ocakta tüten, toprağa ekilen, dallara takılan, suya fısıldanan türde bir bilginin, yer ile yüz yüze olmanın hikâyesini anlatıyor. “Kocakarı Masalları”, seramik, keçe eserler, kâğıt, tuval ve kumaş üzerine resimler, ses ve su, metinler ve bitkiler, tohumlar ve emektar nesnelerden oluşan geniş̧ bir dost meclisi topluyor. Emine Boyner’in, Ayvalık’ın bilge zeytin ağaçları eteğinde, bitkinin ve toprağın rehberliğinde damıttığı yer-beden bütünlüğü fikri, serginin çok dilli cemaatinde somutlaşıyor. Sergi kapsamında, Emine Boyner eşliğinde gerçekleşecek kent yürüyüşlerinde, betonu çatlatıp sürgün veren, tam olması gerektiği yerde kendiliğinden biten, pürnefes yaban bitkilerle muhabbeti koyulaştırmaya davetliyiz. Bu yürüyüş yaban komsularımızın izinden kendi içimizdeki yabana varmaya meylediyor.”
Klinik psikolog Krystal Mazzola Wood’un tüm ilişki türlerinde sınırların ne kadar hayati bir yeri olduğunu gösterdiği çalışması Sınır Koymak, Aksu Bora’nın çevirisiyle İletişim Yayınları’ndan çıktı.
Sınır Koymak’ta beden, ruh sağlığı, cinsellik, para, zaman, ilişkiler gibi alanlarda sınırların önemini teorik bilgilere eşlik eden pratik alıştırmalar yardımıyla anlatıyor. Wood, sınır koymayı somut ve anlaşılır bir niteliğe kavuştururken okura özgün benliğine ulaşma macerasında cesaret aşılıyor.
İlişkiler söz konusu olduğunda, sınırlar genellikle en zor ve kafa karıştırıcı kavramlardan biri. Kimse sevdiklerini hayal kırıklığına uğratmak istemez ama başkalarının koyduğu kurallara göre yaşamak da zaman zaman can sıkıcı ve bunaltıcı olabilir. Oysa sağlıklı sınırlar belirlemek ve bunlarla uyumlu ilişkiler sürdürmek sadece mümkün değil, aynı zamanda geliştirici ve özgürleştiricidir de.
Sınırlar hayatımızın her alanını etkiler ve kendimizi güvende, rahat ve sevilmiş hissetmemizi sağlar. Peki sınırlar neye benzer, neden gereklidir ve onlara nasıl bağlı kalabiliriz? Sağlıklı ve sağlıksız sınırlar arasında ne tür farklar vardır? Sınır koyma becerisi doğuştan mı gelir, sonradan mı öğrenilir? Kişisel değerler sınırları nasıl belirler? Sınır koymayı engelleyen sosyal ve duygusal etkenler nelerdir? Aile içinde, profesyonel ortamda, arkadaşlık ilişkilerinde, sınırlar neye, nasıl hizmet eder? Sınırlarla özgün benlik arasında nasıl bir ilişki vardır? Sınırlarımıza saygı gösterilmediğinde ne hisseder ve nasıl davranırız? Sınırlar kişisel mutluluğumuza nasıl katkıda bulunur?