
Karikatürist Kemal Gökhan Gürses’in, eski İstanbul ve Adalar’ın gündelik yaşamını kargaların tanıklığı üzerinden yeniden ele aldığı foto-illüstrasyon sergisi “Geçmiş Zaman Kargaları”, Büyükada’nın eşsiz kültür-sanat mekânı Taş Mektep’te ve Büyükada Vapur İskelesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
İBB Kültür ve İBB Miras tarafından düzenlenen sergi, İstanbul’un değişen sosyal ve kültürel hayatına farklı bir perspektiften bakıyor. Uzun ömürleri ve kent yaşamındaki süreklilikleriyle kargaları, İstanbul’un kadim tanıkları olarak ele alan Gürses, Osmanlı’nın son döneminden 20. yüzyılın ortalarına uzanan fotoğraflardaki gündelik hayatı çizimleriyle yeniden kurguluyor.
Kemal Gökhan Gürses, “Geçmiş Zaman Kargaları” adlı yeni sergisinde İstanbul’un en eski sakinlerinden kargaları, kentin değişimine tanıklık eden birer gözlemci olarak merkeze alıyor. Gürses’in eserlerinde bu kadim kentin kadim hayvanları, Osmanlı’nın son döneminden fotoğraflara yansımış gündelik hayatın bir kenarındaki izleyici olmaktan çıkıyor ve çizimlerle bu yaşamın başrol oyuncularına dönüşüyor. Sergide Pera’nın 1930’lu yıllardaki eğlence hayatından Dolapdere’nin otomobil tamircilerine, Adalar’ın şık kadınlarından Kadıköy’e deniz havası almaya gelen ailelere uzanan farklı zaman ve mekânlar, bu kez “Geçmiş Zaman Kargaları”nın gözünden yeniden hayat buluyor.
İstanbul’un mimarisinden eğlence kültürüne, giyim kuşamından semtlerin hikâyelerine uzanan dönüşümünü izleyen sergi, kentin değişen çehresine ve farklı dönemlerdeki gündelik yaşamına kargaların süreklilik gösteren tanıklığı üzerinden bakıyor.
“Geçmiş Zaman Kargaları” sergisini 31 Ocak 2027 tarihlerine kadar pazartesi hariç her gün 09.00-18.00 saatleri arasında Taş Mektep’te ve Büyükada Vapur İskelesi’nde görebilirsiniz.
Emre Celali’nin, insanın zaman, mekân ve doğa ile kurduğu çok katmanlı ilişkiyi ve medeniyet serüvenini odağına alan “Hatıra Ormanları” başlıklı kişisel sergisi 17 Ekim’e kadar sanatseverlerle buluşuyor.
“Mağara duvarlarına bırakılan ilk el izi, basit bir varoluş kaydından öteye geçer: İnsanın zamanı aşma güdüsünün ilk fiziksel kanıtıdır. Geçmişi hissedip geleceği kurgulayabilmek, zihnin zaman katmanları arasında kurduğu o eşsiz köprüde gerçekleşir. Yaratma eylemi, aslında yok oluşun bıraktığı boşluğa karşı verilen örtük bir mücadeledir. Sanatçı bu noktada, insanın bıraktığı izlerle yarının manzaralarını nasıl şekillendirdiğini sorgular.
Medeniyetin fikri serüveni, doğrudan toprağın yüzeyine işlenmiş katmanlarda okunabilir. Manzara dediğimiz olgu salt doğanın bir yansıması değil; doğa, insan ve teknolojinin sürekli çatışıp dönüştürdüğü hibrit bir alandır. Her yeni müdahale araziyi yeniden biçimlendirirken eski formları tamamen silmez, onlarla birleşerek yepyeni yüzeyler oluşturur. Bu dönüşüm, doğa ve insan üretimi arasındaki gerilimi soyutlanmış peyzaj katmanları üzerinden görünür kılar.
İnsanın habitatını dönüştürme yetisi, medeniyetin seyrini belirleyen ana eksendir. Ancak bu hakimiyet, çevreye salt bir tahakküm kurmaktan ziyade doğayı anlayıp onunla yeni bir uzlaşı zemini yaratma çabasıdır. Sergi pratiğinde manzaralar; yaşanmış olanla yaşanacak olanı birbirine bağlayan, belleği yansıtan iki yönlü bir ayna işlevi görür. Anlam arayışının rehberliğinde şekillenen bu alanlar, estetik bir kaygının ötesine geçerek dinamik bir kavramsal derinlik kazanır.”
Künye:
1. Hatıralar No:1, 2026, ahşap panel üzerine tempera, 35x40cm
2. Sonbahar Fragmanları No:7, 2026, ahşap panel üzerine akrilik, triptik, 72,5x158cm
3. Düşünce Ormanları No:3, 2026, ahşap panel üzerine akrilik, 30x24cm
Elgiz Koleksiyonu, farklı kuşakları, coğrafyaları ve disiplinleri bir araya getirirken koleksiyona yeni katılan yapıtları koleksiyonda yer alan eserlerle yan yana getiren “Buluşma” sergisini Elgiz Müzesi’nde sanatseverlerle buluşturuyor.
Sergi, Elgiz Koleksiyonu’nun tek bir coğrafyaya ya da ayrıcalıklı bir tekniğe ait olmadığını vurgulayan ve farklı dönemleri ile katmanlarına odaklanıyor. Sanat tarihinin mihenk taşlarıyla günümüz çağdaş sanatının yenilikçi arayışlarını karanlığın, gölgenin ve ortak hafızanın estetiğinde buluşturan sergide; Selma Gürbüz, Mimmo Paladino, Candeğer Furtun ve Rebecca Horn gibi ustaların zamansız yapıtları yer alıyor. Bu çalışmalar; Cevdet Erek, Zeki Demirkubuz, Alimi Adewale, Mario Testino, Stephen Dean ve Assume Vivid Astro Focus gibi sanatçıların üretimleriyle yan yana gelerek mekânda sınırları aşan bir karşılaşma alanı yaratıyor. Sergide ayrıca Tim White-Sobieski’nin 2005 yılında Elgiz Koleksiyonu’na dahil edilen ve koleksiyona giren ilk video eserlerden biri olan çalışması da izleyiciye sunularak koleksiyonun farklı dönemlerdeki edinimleri ile yeni medya sanatına açılan yönü görünür kılınıyor.
Belirli bir dönem veya akım kalıbına hapsolmak yerine yaratıcı ifadenin evrensel doğasından beslenen seçki; heykel, resim, fotoğraf, tekstil, dijital baskı ve yerleştirmeyi aynı potada eritiyor. Koyu renk tonlarının, bronzun, ahşabın, mürekkebin ve gümüş baskıların hâkim olduğu sergi kurgusu; malzemenin dönüşümüne, formların asil sessizliğine ve sanatın sınır tanımayan diyalog gücüne odaklanıyor.
Sergide; Alimi Adewale, Assume Vivid Astro Focus, Mahmut Aydın, Ramazan Bayrakoğlu, Loris Cecchini, Stephen Dean, Zeki Demirkubuz, Cevdet Erek, Magdalena Frauenberg, Candeğer Furtun, Selma Gürbüz, Mustafa Horasan, Rebecca Horn, Gülfem Kessler, Morteza Khazaie, Clara Montoya, Julian Opie, Ceren Oykut, Mimmo Paladino, Mario Testino, Tim White-Sobieski, Wang Xiaosuang ve Burcu Yağcıoğlu’nun eserleri yer alıyor.
Pazar, pazartesi günleri ve resmî tatillerde kapalı olan Elgiz Müzesi; salı-cuma günleri 10.00-17.00, cumartesi günleri ise 10.00-16.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.
Romanlarıyla tanınsa da modern Çin edebiyatının önde gelen öykücülerinden biri olan Yu Hua’nın öykülerinden oluşan kitabı 18’imde Düştüm Yollara, Bahar Kılıç’ın Çince aslından çevirisiyle Jaguar Kitap’tan çıktı.
Yirmi altı yaşındayken bir edebiyat dergisinde yayımladığı öyküsü “18’imde Düştüm Yollara” onu bir anda ülke çapında tanınan bir yazar haline getirmiştir. Onun öykülerinde genç-yaşlı, yoksul-zengin bütün herkes; hüzünlü, gülünesi, karmaşık ilişkiler; evler, otobüsler, yolculuklar; okura ferahlık duygusu veren yollar, dağlar, ırmaklar ve en önemlisi de tüm bunların merkezinde insana, insanlığa duyulan sevgi ve iyimserlik vardır.
Çanakkale Bienali İnisiyatifi’nin (CABININ) 20. yılında düzenlenecek 10. Çanakkale Bienali, 10 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında 9 ülkeden 60’ı aşkın sanatçıyı Çanakkale’de buluşturacak.
Bu yıl “Metcezir // Ebb & Flow” başlığıyla düzenlenecek Çanakkale Bienali; su, toprak, hafıza ve dönüşüm kavramları etrafında şekilleniyor. Türkiye’nin yanı sıra Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Güney Kore, Çin, Romanya ve Belçika’dan 60’ın üzerinde sanatçının katıldığı bienal; kent merkezinden Troya’ya, Ayvacık’tan Adatepe’ye uzanan geniş bir coğrafyada 15 sergi ve etkinlik mekânına yayılacak. Programda sergilerin yanı sıra paneller, performanslar ve atölyeler de yer alacak.
Bienalin bu yılki edisyonunda, bölgenin köklü geleneği olan seramik üretimine de özel bir odak ayrılıyor. Troya Müzesi başta olmak üzere kentin farklı noktalarında sergilenecek eserler, Çanakkale’nin kültürel ve endüstriyel mirasını çağdaş sanatla buluşturacak.
Dardanel ve Kale Grubu ana desteğiyle hayata geçirilen 10. Çanakkale Bienali, 20 Kasım’a kadar ziyaretçilerini kentin doğal ve kültürel katmanlarını keşfetmeye davet ediyor.
Bienalin katılımcı ve kolektif üretime dayalı yaklaşımı 10. edisyonda da devam ediyor. Deniz Erbaş, Ebru Nalan Sülün, Halil Yoleri, Loukia Thomopoulou, Seyhan Boztepe, Vince Briffa, Yasemin Ülgen ve Gu Zhenqing’den oluşan kurul tarafından belirlenen sanatçı ve eserler bienalin farklı sergi mekânlarında sanatseverlerle buluşuyor. Türkiye’nin yanı sıra Hollanda, Almanya, Güney Kore, İngiltere, Çin, Romanya, Fransa ve Belçika’dan sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek bienalde 60’ın üzerinde sanatçı, 15 sergi ve etkinlik mekânında bir araya geliyor.
Bu edisyonda bir araya gelecek sanatçılar arasında ise; A. Serkan Aka, Adina Mocanu, Alex Long Yuan, Andreas Treske, Annika Boll, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Burcu Erden, Can Altay, Canan Bozbağ, Carmen Bouyer, Derya Geylani, Dilara Akay, Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Evren Karayel Gökkaya, Eymen Aktel, Fulya Çetin, Funda Susamoğlu, Füreya Koral, Gerrit Frohne-Brinkmann, Gizem Boyacıoğlu, Gökçe Kınay, Gözde Mimiko Türkkan, Gülden Ataman, Gülfidan Özmen, Hakan Yılmaz, Halil Yoleri, Hyeseung Lee, İlhan Sayın, Johannes Vogl, Kay Aplin, Kemal Tizgöl, Lara Ögel, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Manfred Heinze, Meliha Coşkun, Melike Abasıyanık Kurtiç, Mark Verkerk, Meral Değer, Merve Mepa, Mesut Öztürk, Murat Yıldız, Mustafa Tunçalp, Nermin Kura, Oddviz, Ozan Atalan, Öznur Işır, Renée Levi, SENA - SEDNA, Serdar Yılmaz, Stijn Ank, Süleyman Yılmaz, Sunbin Lim, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız, Yasemin Özcan bulunuyor.
Bienalin bu edisyonu; Dardanel’in ve Kale Grubu - Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin ana desteği, Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çanakkale Belediyesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi iş birliği, Troya Kazı Başkanlığı, ÇATKAV ve Troia Vakfı’nın yerel paydaşlığı ve 1915 Çanakkale Köprüsü ve Otoyolu’nun kurumsal desteğiyle hayata geçirilecek.
10. Çanakkale Bienali hakkında detaylı bilgiye ve programına buradan ulaşabilirsiniz.
Erman Özbaşaran’ın “Zemin” başlıklı kişisel sergisi 10 Ekim’e kadar Galeri Bosfor’da sanatseverlerle buluşuyor.
“Zemin”, üzerinde yaşadığımız coğrafyada bıraktığımız izleri, mimari detayları ve manzara imgelerini; renk, minimal müdahaleler ve yalın geometrinin hakim olduğu resminin katmanlarında açığa çıkarıyor. Resimde “zemin”, boyanın üzerine yerleştiği ilk katmandır. Görüntü henüz yoktur; yalnızca onun üzerinde gerçekleşeceği yüzey vardır. Sergi bu teknik terimi, yalnızca resmin fiziksel zemini olarak değil, resmin düşünme biçimi olarak yeniden ele alıyor. Özbaşaran’ın resimleri bir görüntü inşa etmekten çok bir yüzeyin nasıl oluştuğunu takip ediyor. Tuval, yoğun bir astarla neredeyse kendi dokusunu kaybederken ardından gelen her müdahale, yeni bir katman eklemekten çok yüzeyin geçirdiği zamanı görünür kılıyor. Fırça izleri, bant kalıntıları ya da boya taşmaları, altına gömüldüğü katmanın içinde varlığını sürdürüyor.
Özbaşaran’ın yeni resimleri, bir yere bakmanın sonucunu değil, o bakışın yüzeyde nasıl biriktiğini araştırıyor. Görüntü tamamlanmış bir sonuca değil, sürekli yeniden kurulan bir zemine dönüşüyor. Zemin, tam da bu nedenle resmin altında kalan şeyi değil; sanatçının zihninde resmi oluşturan inşa sürecinin bütününü ve coğrafyanın izlerini görünür kılıyor.
Künye: Artefakt 53, 2026 Tuval üzerine yağlı
BüroSarıgedik, Gülsün Karamustafa’nın “Resim Sergisi” başlıklı yeni kişisel sergisini 17 Eylül-28 Ekim tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
“Resim Sergisi”, Gülsün Karamustafa’nın 1978’de Taksim Sanat Galerisi’nde açtığı kişisel sergiyle görünür olan resim pratiğini bugüne bağlıyor ve kendisi yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir aranın ardından yine sadece resimleriyle karşımıza çıkıyor.
Kişisel ve tarihsel anlatıları iç içe geçiren Karamustafa, yarım yüzyılı aşan üretiminde göç ve yerinden edilme, toplumsal cinsiyet, kimlik ve kültürel bellek meselelerini modern Türkiye’nin ulus inşası ve modernleşme deneyimi içinden ele alıyor; kendini bu tarihin bir “kronografı” olarak tanımlıyor. 1980’lerin sonundan itibaren yerleştirme, video ve tekstile açılan öncü bir pratik geliştirdi. Resim ise bu üretimin hiç terk edilmeyen düşünsel omurgası olarak kaldı. Sergi, sanatçının tuval üzerine akrilik resimlerini, desenlerini ve kâğıt üzerine karışık teknik çalışmalarını bir araya getiriyor.
“Ben ressamım. Ne zaman başım derde düşse resme sığındım. Bir an geldi, yapmak istediklerim resmin sınırlarını zorladı ve dışına taşmaya başladı. O zaman güncel sanatın verdiği özgürlükleri sonuna kadar kullanıp kendimi istediğim gibi ifade etmekten kaçınmadım öte yandan resimden hiç vazgeçmedim. O benim temel özgürlüğümdü. Hep bir ressam gibi düşünerek yola çıktığımı fark ediyorum.” Gülsün Karamustafa
Künye:
1. Gülsün Karamustafa,Vadedilmiş Resimler,Promised Paintings, 2026,Tuval üzerine akrilik,Acrylic on canvas,Her biri Each 20 x 30 cm
2. 2025, Mavi Gözlü Melek II Blue-eyed Angel II, 47,5 x 55 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
3. 2025, Kadife Velvet 36,5 x 47,5 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
4. 2025, İçgüdüsel Koruma Instincual Protection 02, 55 x 47,5 (Photo: Kayhan Kaygusuz)
5. Gülsün Karamustafa,Vadedilmiş Resimler,Promised Paintings, 2026,Tuval üzerine akrilik,Acrylic on canvas,90 x 140 cm
Omzumdaki İki Arkadaş kitabının yazarı Lee Suyeon’un kokuların hafızayı, acıyı ve şefkati nasıl taşıdığını anlattığı grafik romanı Beni Saran Koku, Şevval Uzun’un çevirisiyle Yuzu Kitap’tan çıktı.
Kitap okurlarını bir çocukluğun karanlığından kokularının eşliğinde iyileşmeye uzanan bir yolculuğa davet ediyor. Acıyı da sevgiyi de aynı anının içinde taşıyabileceğimizi hatırlatıyor.
Tavşan'ın Londra'da tanıştığı yeni bir arkadaşı var: Havuç. Ama bu kez onları birbirine bağlayan şey sözcükler değil, kokular. Farklı kıtalardan, farklı dillerden gelen bu iki kadın, İngilizce dersleri için buluştukları ilk günlerde birbirlerine hiç beklemedikleri kadar benzediklerini fark ediyor. İkisi de parçalanmış bir aileden, uzaklaşan bir anneden, öfkesini bastırmakta zorlanan bir babadan geriye kalan izleri taşıyor. Ortak dilleri henüz cümle kurmaya yetmese de paylaştıkları kokular; bir köpek şampuanının kokusu, büyükannelerinin cebindeki limonlu şekerler, evin her köşesine sinmiş yemek dumanı, onları birbirine bağlıyor ve uzun süredir gömülü kalan anıları yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Tavşan ve Havuç, çocukluklarının kokularıyla yüzleşirken bir yandan da kendi hikayelerinin sahibi olmayı öğreniyor. Biri kendine yeni bir isim seçerek, diğeri kendi parfümünü yaratarak, geçmişin onlara bıraktığı kokuyu değiştirmenin aslında kendi ellerinde olduğunu keşfediyor.
İspanyol dansının uluslararası yıldızı Aída Gómez ve topluluğu, tutkunun ve özgürlüğün zamansız simgesi Carmen ile 4 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sanatseverlerle buluşacak.
Edebiyat ve sahne sanatlarının en güçlü karakterlerinden biri olan Carmen, İspanyol dansının önde gelen isimlerinden Aída Gómez’in koreografisiyle İstanbul’a geliyor. Yapımda, Georges Bizet’nin klasikleşen besteleri, ünlü flamenko gitaristi ve besteci José Antonio Rodríguez’in bu gösteri için özel olarak hazırladığı müziklerle bir araya geliyor. Flamenko ile geleneksel İspanyol dansını buluşturan performans; Carmen’in tutku, kıskançlık ve özgürlük arayışını sahneye taşıyor. Gómez’in yorumunda Carmen, sadece trajik bir figür olarak değil, tercihlerinin arkasında duran ve özgürlüğünden ödün vermeyen güçlü bir kadın olarak ele alınıyor.
Kariyerine 14 yaşında Ballet Nacional de España’da başlayan ve 3 yıl sonra baş dansçılığa yükselen Aída Gómez, 1998 yılında 30 yaşındayken kurum tarihinin en genç sanat yönetmeni oldu. Londra’daki Royal Albert Hall ve Milano’daki Teatro alla Scala gibi dünyanın önde gelen sahnelerinde yer alan sanatçı, 2004 yılında İspanya Kültür Bakanlığı tarafından verilen Ulusal Dans Ödülü’ne layık görüldü.
Carmen gösterisinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Devin Oktar Yalkın’ın “Nebulous” başlıklı kişisel sergisi 25 Eylül-24 Ekim tarihleri arasında EVİN’de sanatseverlerle buluşacak.
Devin Oktar Yalkın’ın Türkiye’deki ikinci kişisel sergisi “Nebulous”, sanatçının Türkiye’ye duyduğu özlemi, sadece bir coğrafyaya duyulan özlemin ötesinde Yalkın’ın görme biçimini şekillendirmeye devam eden bir olgu olarak ele alıyor. Yıllar içinde dünyanın farklı köşelerinde çekilen bu fotoğraflar, bir yere duyduğumuz aidiyetin başka coğrafyalara da bizimle birlikte taşınabileceğini hissettiriyor. Türkiye, Yalkın’ın çalışmalarında duygusal bir merkez olmayı sürdürüyor; anısı, sanatçı başka yerlerdeyken bile dünyaya bakışını şekillendirmeye devam ediyor.
İngilizcede “belirsiz”, “bulanık”, “sisli” gibi anlamlara gelen nebulous kelimesi, aynı zamanda biçimi ve sınırları tam olarak belirlenemeyen bir hâli tanımlıyor. Sergi, adını aldığı bu kavram üzerinden hafıza, aidiyet ve özlemin zaman ve mesafeyle bulanıklaşan, dönüşen ve yeniden şekillenen doğasına işaret ediyor. Manzara, figürler, hayvanlar, iç mekânlar ve doğa arasında hareket eden fotoğrafları birbirine bağlayan coğrafyadan çok ortak bir duyarlılık. Su hem ayrılığın hem de geçişin bir unsuru olarak izleyicinin karşısına çıkıyor; bir yandan mesafe yaratırken diğer yandan bu mesafeyi aşmanın bir yolunu sunuyor. “Nebulous” ile tanıdık olan, hafifçe belirsiz bir hâl alıyor; hafıza ve özlem yalnızca bir yerin nasıl hatırlandığını değil, o yerin ötesindeki dünyanın nasıl görüldüğünü de değiştirmeye başlıyor. Sergi, izleyicileri Devin Oktar Yalkın’ın bakışı aracılığıyla bir keşif yolculuğuna davet ediyor; özlem, aidiyet ve hafıza kavramları üzerine düşünmeye alan açıyor.