
Bahar Güneş’in küratörlüğünü üstlendiği Baysan Yüksel ve Merve Erbilgiç’in “Olmayacak Şeylerin Neşesi” başlıklı sergisi 27 Ekim’e kadar Galeri / Miz’de sanatseverlerle buluşuyor.
“Baysan Yüksel ve Merve Erbilgiç’in duo sergisi ‘Olmayacak Şeylerin Neşesi’nde tanımlanmaya direnen bir kelime olarak absürdün karşılığı; saçma, komik ya da gerçeküstü olanın basit bir karşılığı olarak ele alınmıyor. Daha çok, gerçekliğin kendi içindeki çelişkilerini görünür kılan bir yöntem, tavır ve müdahale biçimi olarak ortaya çıkıyor. Çünkü kimi zaman dünyayı anlamanın yolu, onu daha fazla açıklamaya çalışmak değil; zaten içinde bulunduğu mantıksızlığı bir adım daha ileri taşımaktır. Absürdü en iyi teşhir eden şey onu mantıklıymış gibi düzenlemeye çalışmamaktır, aksine saçmalığını absürt bir jest ile daha ileriye götürmektir. Böylelikle, absürt bir yanıt otoritenin maskesini indirir ve absürdü yönlendiren yasayı açığa çıkarır. Sergi, absürt olanı örneklemeye ya da açıklamaya yönelik bir çabaya girişmez, mizah ile rahatsızlık arasında gidip gelen bir özgürlük alanı kurmaya çalışır.
Erbilgiç, illüstrasyonun anlatısal yapısından yola çıkar. İmgeleri belirli bir hikâyeyi açıklayan unsurlar olarak kullanmaz. Hafıza, his, sezgi ve tesadüf arasında ilerleyen, anlamın kurulup bozulduğu farklı okumalara açık görsel parçalar olarak ele alır. Orhan Veli'nin şiirlerinden hareket ettiği Olmayacak Şeylerin Neşesi sergisindeki çalışmalarında; gündelik olan kişisel yaşantı, hafıza ve duygu aracılığıyla yeniden kurulur. Şiirsel olan ile absürd olan burada aynı yerde buluşur.
Yüksel’in çalışmalarında ise; rutinler, inançlar, gelenekler ve tüketim kültürü sorgulanırken sanatçı; rüyalar, evrensel semboller, hayvanlar, bitkiler ve fantastik karakterler aracılığıyla hikâyeler anlatır. Kral Çocuk, saçını tarayıp bakımını hiçbir koşulda ihmal etmeyen kırmızı at, beyaz lale, var olmayan bitkiler ve tuhaf yaratıklar… Çocuksu bir umut ve neşe ile isyan duygusu, sorgulama ile kabulleniş arasında kurmaca sahneler yaratır.
İçinde bulunduğu çağa ve çevreye farklı yaklaşımları olan iki sanatçıyı buluşturan ‘Olmayacak Şeylerin Neşesi’ umuda yönelik; şiirsel, nüktedan, fantastik anlatım dilleriyle aynı irrasyonel zeminde buluşur. Erbilgiç absürt olanı önce bozar, yarım bırakır ve belirsizleştirir, Yüksel ise bu belirsiz alanın içinden direnç üretir. Sisifos gibi isyankâr bir kabulleniş içinde, anlamın olmadığı kurmaca bir dünyada neşe ve umuda fırsat vermenin olasılıklarını araştırırlar. Neşe burada naif bir kaçış değil, kendi yanıt ve çözümlerini üretmeyi temsil eder. Tanıdık olan hafifçe bozulur; gündelik olan başka çağrışımlara açılır, gerçeklik yeniden kurulur. Anlamsızlığın karşısında anlam, umutsuzluğun içinde umut ve kendi neşesini üretme ısrarıdır. Belki de çılgın zamanlar, çılgın sanat eserleri gerektirir. Neşe ise burada kurucudur.”
Künyw:
1. Baysan Yüksel, sisyphus
2. Baysan Yüksel, zihnin hayaletleri
3. Merve Erbilgiç İnsanlar-1
4.Merve Erbilgiç, İnsanlar-4
Türkiye’nin uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, 21. edisyonunda 16 ülkeden 70 galeriyi, 736 sanatçıyı ve 1.372 eseri sanatseverlerle buluşturdu.
22 galerinin ilk kez katıldığı CI21, 37 ülkeden VIP konukları ve 148 farklı kurumdan temsilciyi İstanbul’da ağırladı. Beş gün boyunca 38.500 ziyaretçinin buluştuğu fuarda, yurt dışından gelen ziyaretçi sayısı bir önceki edisyona göre yüzde 50 arttı. Contemporary Istanbul’un Akbank ana partnerliğindeki 21. edisyonu; köklü galeriler ile yeni oluşumları, Türkiye’den ve dünyadan sanatçıları, koleksiyonerleri, sanat kurumlarını ve sanat profesyonellerini İstanbul’da bir araya getirirken; Focus Asia, Newcomers ve New Grounds bölümleriyle yeni sanat coğrafyalarıyla kurulan ilişkilere dikkat çekti.
Artiscape (Dubai, İstanbul), Galeria Francisco Fino (Lizbon), Galeria Karla Osorio (São Paulo), Galerie Diego Escobar (Marsilya), Galerie Georges-Philippe & Nathalie Vallois (Paris), Galerie La La Lande (Paris), Galerie Tanit (Münih, Beyrut), Method Gallery (Yeni Delhi), Michel Rein Gallery (Paris, Brüksel), Pearl Lam Projects (Hong Kong, Şangay), Shiva Zahed (İstanbul), Takato Kano Gallery + Iskra (Tokyo), Villa Magdalena (Madrid, San Sebastián), Andreae Gallery (Bonn), Whitestone Gallery (Seul, Tokyo, Ginza), Galerie Thomas Schulte (Berlin), Silk Art House (Singapur), Identica (Tiflis), Jessica Silverman (San Francisco), Carlier | Gebauer (Madrid, Berlin), Von Lintel (Los Angeles) ve Rast Gallery (İstanbul), CI21’in ilk kez katılan galerileri arasında yer aldı. Fuar kapsamında ayrıca beş Solo Show sunumu gerçekleşirken, son beş yıl içinde kurulmuş 9 galeri New Grounds bölümünde yer aldı.
CI21’in uluslararası odağında yer alan Focus Asia, Türkiye ile Asya arasında sanatçılar, galeriler, kurumlar, küratörler ve koleksiyonerler üzerinden kalıcı ve iki yönlü bir kültür-sanat ağı oluşturmayı hedefledi. Focus Asia kapsamında Pearl Lam Projects (Hong Kong, Şangay), Whitestone Gallery (Tokyo, Seul), Takato Kano Gallery (Tokyo), Method Gallery (Yeni Delhi) ve Silk Art House Gallery (Singapur) Contemporary Istanbul’da yer aldı. Tatsuo Miyajima, Jin Meyerson, Cody Choi, Kim Hyunsik, Isaac Chong Wai, Mizuki Nishiyama, Park Jieun, Jae Yong Kim ve Evian Wenyi Zhang gibi Asyalı sanatçıların eserleri de fuarın farklı sunumlarında izleyiciyle buluştu. Focus Asia’nın uluslararası ağı, CI21’in VIP programına da yansıdı. 37 farklı ülkeden VIP konukları ve 148 farklı kurumdan temsilciyi İstanbul’da ağırlayan programda temsil edilen kurumlar arasında 50 sanat kurumu, 39 galeri, 19 müze ve 12 sanat danışmanlığı kurumu yer aldı. 11 farklı Asya ülkesinden 19 kurumun katılımı ise Focus Asia kapsamında kurulan uluslararası diyaloğu güçlendirdi.
Contemporary Istanbul Vakfı’nın kamusal programı CIF Dialogues, 23–24 Eylül tarihlerinde sanat dünyasının farklı alanlarından uluslararası isimleri bir araya getirdi. Program; Asya’nın değişen kültürel konumundan yeni kuşak koleksiyonerliği ve sanat hamiliğine, kültür kurumlarının dönüşümünden mimarlık, teknoloji ve sanat arasındaki ilişkilere uzanan güncel başlıkları ele aldı. Kulapat Yantrasast, Akiko Miki, Felix Kwok, Noelle Kadar, Marc Choi, Marc-Olivier Wahler, Çelenk Bafra, Dr. Xiaoxin Li, Müjde Unustası, Tim Schneider, A.A. Murakami ve Prof. Dr. Thomas Girst gibi uluslararası isimler CIF Dialogues kapsamında İstanbul’da bir araya geldi.
Contemporary Istanbul, 21. edisyonunun ardından 2027’de gerçekleşecek 22. edisyonunda Focus Germany programını hayata geçirecek. Türkiye ile Almanya arasında uzun yıllara dayanan toplumsal ve kültürel bağlardan hareket eden program; iki ülke arasında üretim yapan yeni kuşak sanatçıları, galerileri, kurumları ve farklı kültürel aktörleri İstanbul’da bir araya getirmeyi hedefliyor. Berlin, Hamburg, Münih, Stuttgart ve Köln’e uzanan çok merkezli sanat ekosistemini İstanbul’la buluşturacak program, Türkiye ile Almanya arasındaki köklü kültürel diyaloğu çağdaş sanat üzerinden yeni kuşaklara taşımayı amaçlıyor.
Galeri Siyah Beyaz’ın 40. yılı olan 2023–2024 sezonunda gerçekleşen sergileri ve bu sergilere eşlik eden dijital / basılı medyada çıkan yazıları bir araya getiren Siyah Daha da Beyaz isimli kitap yayımlandı.
Gözde Mulla’nın editörlüğünde hazırlanan kitap, Siyah Beyaz’ın birlikte üretme pratiğini ve kırk yıllık birikiminin güncel yansımalarını kayıt altına alıyor. Siyah Daha da Beyaz, Türkçe ve İngilizce olarak iki dilde 750 adet basıldı.
Kitap, Emre Zeytinoğlu’nun kapsamlı metninin eşlik ettiği “Galeri Siyah Beyaz” bölümü ile Ahmet Boyacıoğlu ve Nevzat Sayın’ın metinlerinin eşlik ettiği “Siyah Beyaz Bar” bölümü olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 4 Şubat 1984’te kurulan Siyah Beyaz’ın o günden bu yana devam eden kolektif çalışma hâlinden yola çıkan kitap, canlı bir arşiv özelliği taşıyor.
Şöminenin taşından aldığı isimle yola çıkan Siyah Beyaz’ın 40. yıl sezonu için Gözde Mulla’nın siyah ve beyazı merkeze alarak kaleme aldığı metinden alıntıyla:
“Alt katın (bar) siyah kapısı ile üst katın (galeri) beyaz kapısı açıldığı günden bu yana pek çok diyaloğa dahil olur. Zili yoktur bu kapıların, tokmağa dokunmanız gerekir çalmak için ve daha kapıdayken siyaha ya da beyaza temas edersiniz. İçeriye girdiğiniz an ise mekânın ve zamanın arşivi karşılar. Duvardaki her fotoğraf karesi, zaman yolculuğu yaparmışçasına kendisine bir adım daha yaklaştırır sizi. (…) Geçmişinden referans alarak bugüne bakan Siyah Beyaz, içinde yaşadığımız bu zamanı Siyah Daha da Beyaz metaforu ile yeniden kodlamak üzere sanatçılar ve katkı koymak isteyen herkes ile yoluna devam eder.”
Fotoğrafların künyesi: İbrahim Karakütük & Umut Sur
Mısırlı sanatçı Yasmine El Meleegy’nin “The Corrupting Sea” başlıklı kişisel sergisi 17 Ekim’e kadar Ferda Art Platform’da sanatseverlerle buluşuyor.
Sergi başlığını, Peregrine Horden ve Nicholas Purcell’in The Corrupting Sea: A Study of Mediterranean History (2000) adlı çalışmasından alıyor. Kitap, Akdeniz’i tek ve homojen bir bütün olarak ele alan geleneksel anlatıya karşı, denizi birbirinden ekolojik olarak farklı sayısız mikro-bölgenin süreksiz ama kalıcı bir temasla birbirine bağlandığı bir ağ olarak yeniden kuruyor; parçalanma ile bağlantıyı bu tarihin istisnası değil, bizatihi yapısı olarak konumlandırıyor. El Meleegy’nin zemine yerleştirdiği işler bu kuramsal çerçeveyi malzeme düzeyinde sınıyor: her kırık kendi deseninin, kendi sırının, kendi hane geçmişinin izini taşımaya devam ediyor; hiçbir parça komşusuna asimile olmuyor, bütünlük ise tam da bu direnç üzerinden kuruluyor.
Sergi mekânına adım atan izleyiciyi karşılayan ilk şey, bir galeri değil, henüz kapanmamış bir kazı alanı hissi. El Meleegy’nin işleri tek bir yüzeye değil, aralarında görünür derz çizgileri bırakılmış, kalın taş ve sıva bloklara bölünmüş durumda; bir figür kimi zaman dört, kimi zaman altı veya daha fazla parça üzerine dağılıyor. Bu, sanatçının kendi eğitiminden gelen bilinçli bir tercih: toprağın altından hasarlı ve eksik çıkarılmış bir zemin mozaiğinin sergilenme biçimini doğrudan galeri mekânına taşıyor.
El Meleegy’nin pratiği, farklı arşivsel dönemlerinde aşçılık, yazarlık, tarihçilik ve restorasyon gibi alanlarda da üretim yapmasına dayanıyor. Bu sergide öne çıkan restoratör kimliği de bu çok yönlü pratiğin bir parçası: disiplinin geleneksel olarak bir sınıflandırma ve tarihlendirme birimi olarak kullandığı kırığı burada tersine çeviriyor, onu bir kanıt olarak dondurmak yerine yeniden üretken bir malzemeye dönüştürüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından hayata geçirilen Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, Prof. Dr. Zafer Toprak’ın toplam 103.649 eserden oluşan kişisel arşivi ile Metrohan’da kapılarını açtı.
Cumhuriyet tarihi üzerine çalışan farklı disiplinlerden araştırmacılar için yeni bir çalışma alanı sunan merkezde, Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. Zafer Toprak’ın toplam 103.649 eserden oluşan kişisel arşivi ziyaretçilerle buluşuyor. Toprak Arşivi’nde 40.996 kitap, 49.567 süreli yayın, 5.000 fotoğraf, 6.868 evrak, 595 tez, 196 afiş, 327 kartpostal, 110 film makarası bulunuyor. Prof. Dr. Zafer Toprak’ın daktiloları, ödül ve plaketleri, çalışma masası ve kitaplığı gibi objeler de 2023’te hayatını kaybeden tarihçinin çalışma odasıyla aynı biçimde tasarlanan özel bir odada korunuyor.
Taksim Tünel Meydanı’nda yer alan ve İBB Miras tarafından restore edilen tarihi İETT binası Metrohan’ın 2. katında açılan İBB Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, tarihçilerin yanı sıra farklı disiplinlerden araştırmacıların da kişisel ve akademik araştırmaları için doğrudan yararlanabileceği nitelikli bir çalışma ortamı sağlıyor. 950 m2’lik bir alanda faaliyet gösteren merkezde, 90 kişilik çalışma kapasitesinin yanı sıra söyleşi ve toplantılar için 50 kişilik çok amaçlı bir salon da bulunuyor.
Cumhuriyet tarihine ilişkin araştırma kaynaklarını bir araya getiren İBB Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, ilerleyen dönemde kapsamını genişletirken söyleşi ve toplantılarla da Cumhuriyet tarihi üzerine farklı çalışmaların buluştuğu bir merkez olmayı hedefliyor.
Başar Başarır’ın pişmanlıkların, kaçırılmış fırsatların, aile bağlarının ve eskimiş evliliklerin hikâyesine odaklandığı yeni romanı Beni Bir Temiz Dövseler, Can Yayınları’ndan çıktı.
Beni Bir Temiz Dövseler ile okura hem iyi vakit geçirmeyi hem de hayata dair çok şey öğrenmeyi vaat ediyor. Mizahı, fantastiği ve tarih merakını, eskimiş bir evliliğin ve acılaşmış bir ilişkinin hazin hikâyesiyle bir araya getiriyor Başarır. Satır aralarında okur Nâzım Hikmet, Suavi Sonar, Sadun Boro ve daha nice tanıdık simayla karşılaşacak.
Üniversiteden ihraç edilmiş, hayata küsmüş bir tarihçi olan Feridun, evliliğinin ağırlığı altında ezilen Elvan, boşanmanın eşiğindeki Nesrin, aç ve açıkgözlü bacanak Ayhan ve ölümle inatlaşan kayınvalide Hayret Hanım… İstanbul’un yokuşları, sahafları, mezarlıkları ve unutulmuş hikâyeleri arasında dolaşan bu tuhaf aile, geçmişle bugün arasındaki ince çizgide yürürken sürekli kendi ilişkileri ve yaralarıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Feridun’un Hayret Hanım’dan işittiği, Rumeli Hisarı’nda geçmişe açılan gizemli kapıyı arama serüveniyle başlayan roman, çok geçmeden evliliğe, karıkoca çatışmalarına ve tarihe dair sıra dışı bir yolculuğa dönüşür. Feridun bu yolda çok şey kaybedecek ama bir kız evlat kazanacaktır.
“Bazen insanın geçmişe dönmek istemesinin sebebi, kendi kişisel tarihini temize çekmektir.”
Şef Cem Mansur yönetimindeki Gedik Filarmoni Orkestrası, yeni sezonun ilk konserinde “klasik” kelimesinin üç farklı anlamını aynı programda bir araya getiriyor. Meriç Artaç, Mozart ve Prokofiev’in eserlerinden oluşan konser, 14 Ekim akşamı Süreyya Operası’nda müzikseverlerle buluşacak.
Gedik Filarmoni Orkestrası, 14 Ekim akşamı Süreyya Operası’nda gerçekleşecek sezonun ilk konserinde, müzik tarihinin farklı dönemlerine uzanan renkli bir programla dinleyicinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Konserin solisti dünyaca tanınan piyanist Eliso Bolkvadze olacak. Gedik Filarmoni Orkestrası, sezon açılışında çağdaş klasik müziğin genç ve uluslararası başarılarıyla dikkat çeken bestecilerinden Meriç Artaç’ın Ouverture to the Sun adlı eserine yer veriyor. Kazuo Ishiguro’nun Klara and the Sun romanından esinlenen eser, konserin başlangıcında dinleyiciyi günümüzün atmosferik ve çağdaş müzik dünyasına davet ediyor. Programda “klasik” denince ilk akla gelen bestecilerden Mozart, 21. Piyano Konçertosu ile yer alıyor. Unutulmaz ikinci bölümüyle repertuvarın en sevilen eserlerinden biri olan konçerto, piyanist Eliso Bolkvadze’nin yorumuyla dinleyiciyle buluşacak. Konserin finalinde ise Sergei Prokofiev’in Klasik Senfonisi yer alıyor. Prokofiev’in klasik dönemin biçimlerine kendi mizahını, enerjisini ve güçlü melodik dünyasını ekleyerek yarattığı eser, geçmişe saygı duruşunda bulunurken aynı zamanda bambaşka bir dönemin müzikal dilini sahneye taşıyor.
Çağdaş klasik müzikten Mozart’a, Mozart’tan Prokofiev’in klasik anlayışına uzanan bu özel konser, “Klasik mi dediniz?” sorusuna üç farklı dönemden üç güçlü eserle cevap veriyor. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin yeni süreli sergisi “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar”, bir dönemin ruhunu şekillendiren başyapıtları ve ilham veren hikâyeleri bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun üstlendiği sergi, Türkiye İş Bankası ve Arkas koleksiyonlarından yaklaşık 200 eseri izleyicilerle buluşturuyor.
“1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar”, 20. yüzyılın başlarında ilk sanat eğitimlerini İstanbul’da aldıktan sonra Paris’e resim eğitimine gönderilen ve 1914’te I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla yurda dönen, dolayısıyla “1914 Kuşağı” olarak anılan ressamlara odaklanıyor. Bu kuşağın temsilcileri İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Hüseyin Avni Lifij, Mehmed Ruhi Arel, Nazmi Ziya Güran ve Hikmet Onat’ın yanı sıra hocalarının, çağdaşlarının ve etkiledikleri sonraki kuşakların eserlerine de yer veren sergi, 1914 Kuşağı’nın Türk resim sanatı üzerindeki etkisini bütüncül bir bakışla sunuyor.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin kurucu küratörü de olan Prof. Dr. İrepoğlu’nun sergiyle paralel olarak hazırladığı kitapta, her iki koleksiyondan eserler ve döneme ilişkin fotoğraflar bulunuyor. Yayının öne çıkan bölümlerinden biri de sanatçıların Paris’e uzanan yolculuklarının, diyaloglar üzerinden kurgulanan kısa hikâyelerle hayat bulması. Türk sanatında mihenk taşı sayılan bu kuşağı anlatan yayının, sanat tarihi yazımı için önemli bir kaynak teşkil etmesi hedefleniyor.
Prof. Dr. Gül İrepoğlu, “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar” sergisinin mücadele ve emek dolu bir dönemin ortak ruhunu yansıttığını dile getiriyor ve bu kuşağın önemini şu sözlerle açıklıyor: “1914 Kuşağı ressamları, Paris’te bulundukları sürede, mevcut akademik yaklaşımların yerine, o dönemde artık yenilik olmaktan çıkan Empresyonizm’i kendilerine yakın buldu ve her biri bu yeni ışıkla kendi özgün üslubunu oluşturdu. İstanbul’da ve Ankara’da birçok sergiye katılarak, Anadolu’nun çeşitli yörelerini eserlerine yansıtarak, yazılar kaleme alarak toplumda görsel sanatlardan söz edilmesinde, sanat beğenisi kavramının oluşmasında ve kendilerinden sonraki kuşağın sanat eğitiminde önemli rol oynadılar.”
Ahmet Ümit’in okurunu klasik müzik ile arkeolojinin iç içe geçtiği bir şehrin sokaklarında heyecanın hiç eksilmediği cinai bir maratona davet ettiği yeni romanı Roma’nın Beş Günü, Yapı Kredi Yayınları’ndan 1 Ekim’de çıkacak.
İlk kez Kayıp Tanrılar Ülkesi romanıyla okurların karşısına çıkan Yıldız Karasu ve Tobias Becker bu kez felsefi bir suç çetesinin izinde Roma sokaklarını arşınlarken, bir yandan da Afrodisias’ın kadim gizemli tarihiyle karşı karşıya kalıyor. Roma’nın parlak güneşinin altında, tarihi sokakların kuytuluklarında kıran kırana yürütülen bu soruşturma sadece katillerin kim olduğunu açığa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda insanoğlunun en büyük uygarlıklardan biri olan Roma İmparatorluğu’nun kuruluş hikâyesindeki kırılma anlarını da okura sunuyor.
“Roma’nın kuruluş yıldönümü olan 21 Nisan günü, Tiber nehrinde siyah bir kayığın içinde iki erkek cesedi bulunur. Cesetler tamamen tüylerinden arındırılmış, çıplak bedenleri gül kokulu bir pudrayla kaplanmış ve cenin vaziyetinde karşılıklı olarak kayığın zeminine yatırılmıştır. Roma’nın kurucuları Romulus ve Remus’u temsil eden bu iki kurban, ardı ardına işlenecek zincirleme cinayetlerin başlangıcıdır.
Müziğin, ışığın, kültürün başkenti Roma peş peşe işlenen sıra dışı ve teatral cinayetlerle sarsılır. INTERPOL adına özel bir görev için şehirde bulunan Berlin Emniyeti Cinayet Masası'ndan Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker bir anda kendilerini Afrodisias'tan Roma'ya uzanan bir suç öyküsünün tam ortasında buluverir.”
Kendilerini dünyaya ait olmayan varlıklar olarak tanımlayan HENGE, Türkiye’deki ilk konserini vermeye hazırlanıyor. Grup, Modundayız katkılarıyla 7 Kasım’da Blind sahnesinde müzikseverlerle buluşacak.
Rave kültürü, progresif rock ve absürt mizahı bir araya getiren İngiliz ekip, sahne karakterleri ve kostümleriyle dikkat çekiyor. Independent Festival Awards kapsamında “Best Live Act” ödülüne layık görülen grup, on yılı aşkın süredir Avrupa turnelerinde geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.
Journey to Voltus B albümüyle de beğeni toplayan HENGE, BBC Radio 6 Music desteğinin ardından Avrupa genelinde kapalı gişe konserler verdi. Ekip, 7 Kasım akşamı ilk Türkiye konseri için İstanbul’da sahnede olacak. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz