GÜNDEM
  • 17-09-2026

    Şule Ateş’in tasarlayıp yönettiği, prömiyerini Müzede Sahne kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nin bahçesinde gerçekleştiren Şâzân Meclisi – Tuhaf Akrabaların İzinde, Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı desteğiyle eylül ve ekim aylarında İstanbul’un tarihi mekânlarında izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

    24 Eylül’de Metrohan’da, 25 Ekim’de Anarat Otel bünyesindeki Şapel’de (Manastır - İstanbul Sanat Merkezi) ve 27 Ekim’de Tophane-i Âmire’de sahnelenecek Şâzân Meclisi – Tuhaf Akrabaların İzinde, Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın mitlerini şarkı, dans ve yapay zekâ videoları eşliğinde ekofeminist bir mercekle yeniden yorumluyor. Yüzyıllar boyunca “ucube” ve “canavar” olarak etiketlenen bu şâzân (müstesna ve tuhaf) akrabaları güncel performans alanına taşıyan yapım; insan ile doğa, geçmiş ile bugün ve mit ile beden arasında köprü kurarak ekolojik farkındalık, kültürel hafıza ve bir arada yaşam pratikleri üzerine çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Anadolu, Mezopotamya ve Avrupa mitolojilerinden beslenen çalışma; insan-merkezci bakışın kadın bedeni, doğa ve diğer türler üzerindeki tahakkümünü sorgularken, kopan bağları ilişkisel bir varoluş tahayyülüyle yeniden örmeyi teklif ediyor.

    Performansta Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın figürleri, moda tasarımcısı Hatice Gökçe’nin kostüm tasarımlarıyla hayat buluyor. Sahne üzerinde bu karakterleri çağdaş dans sahnesinin öne çıkan isimlerinden Tuğçe Ulugün Tuna, Aslı Bostancı ve Canan Yücel Pekiçten canlandırıyor. Aslı Bostancı’nın vokal performansıyla zenginleşen eserin müzikal tasarımı baştan sona Umut Tingür’e, yapay zekâ destekli görsel tasarımı ise dijital üretimleriyle tanınan AI video yönetmeni Haluk Alp Çelik’e ait.

    Çalışma, 2022 yılında Şule Ateş’in küratörlüğünde, Posthüman Bir Çağda Performans başlıklı bir sanatsal araştırma projesi olarak, Londra Üniversitesi, Birkbeck Centre for Contemporary Theatre ve Dijitallab Performans arasındaki sanatsal iş birliğiyle başladı ve British Council Yaratıcı İşbirlikleri Hibe Programı tarafından desteklendi. Araştırma sürecinde tasarlanan performansın fikrini temsil eden bir taslak, Nisan 2023’te Salt Galata’nın Açık Prova programı kapsamında “work in progress” olarak sunuldu.

    Program:
    24 Eylül / Metrohan
    25 Ekim / Anarat Otel | Şapel (Manastır - İstanbul Sanat Merkezi)
    ​27 Ekim / Tophane-i Âmire

    0
    0
    180
  • 17-09-2026

    Galeri 77, Hakan Gürbüzer’in “Metanoia” başlıklı ilk kişisel sergisine 7 Kasım’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.

    Sergi, adını kişinin zihniyetinde, dünya görüşünde, inançlarında ve düşünme biçiminde köklü bir değişim geçirerek kendini zihinsel olarak yeniden yapılandırması anlamına gelen “Metanoia” kavramından alıyor. Gürbüzer’in üretiminin merkezinde insan, insanın iç dünyası ile onu kuşatan gerçeklik arasındaki gerilim yer alıyor; kalabalıklar içinde yaşanan yalnızlık, kimlik arayışı, bellek, aidiyet ve zamanın insan üzerinde bıraktığı izler sanatçının temel meselelerini oluşturuyor.

    Kübist parçalanma ile hiperrealist netliği aynı görsel dil içinde buluşturan sanatçı, bu sergide geçmişi anlatmaktan ziyade geçmişin bugünün içindeki etkisini irdeliyor. Sergi, yaşanan her kırılmanın insanı değiştirdiğini ancak geçmişin kaybolmayıp bugünkü benliğimizin içinde yaşamaya devam ettiğini vurguluyor.

    Künye:
    1. Hakan Gürbüzer, Sarı Hat, 2025, Tuval üzerine yağlıboya, 90x130 cm 
    2. Hakan Gürbüzer, Sinyal Yok, 2023, Tuval üzerine yağlıboya, 100x150 cm 
    3. Hakan Gürbüzer, Stüdyo 7, 2026, Tuval üzerine yağlıboya, 130x160 cm 
    4. Hakan Gürbüzer, Geçmişten Bugüne, 2024, Tuval üzerine yağlıboya, 160x160 cm 
    ​5. Hakan Gürbüzer, Araf, 2023, Tuval üzerine yağlıboya, 125x100 cm 

    0
    0
    132
  • 17-09-2026

    Ebru Duruman’ın beden, doğa ve bellek arasındaki geçirgen ilişki üzerinden kimliğin akışkan doğasını araştırdığı “Sessiz Mevcudiyet” başlıklı kişisel sergisi 25 Ekim’e kadar Dirimart Pera’da sanatseverlerle buluşturuyor.

    Ebru Duruman’ın en yeni resimlerini bir araya getiren “Sessiz Mevcudiyet”, benliğin sınırlarına ve kimliğin yaşantılar yoluyla aralıksız yeniden şekillenen yapısına odaklanıyor. Üretimlerinde beden ile duygusal alanların etkileşimini, soyutlama ve figürasyonun birlikteliğiyle tuvale aktaran Duruman; canlı renkler, akışkan çizgiler ve dinamik fırça darbeleriyle içsel çatışmaları ve duyusal deneyimleri irdeliyor. Sanatçı bu sergisinde, insan bedeni ile doğal unsurları iç içe geçirerek kimliği durağan bir durumdan ziyade bellek, dönüşüm ve deneyimlerle sürekli yoğrulan canlı bir süreç olarak ele alıyor.

    Kişisel bir dönüşüm evresinden beslense de ortak bir insani sorgulamaya uzanan sergi, “Hayatın bizi değiştirmesinden sonra kendimiz olarak kalabilir miyiz?” sorusunun izini sürüyor. Bedenlerin ormanlar, nehirler ve taşlarla bütünleştiği; insan bedeninden doğan peyzajlar ve çözülen yüzlerin yer aldığı kompozisyonlarda içsel ile dışsal arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Sergi, geçmiş benliğin bütünüyle silinmeyip dönüşen ve yaşayan bir ize evrildiği bir oluş hâlini temsil ediyor.

    Künye:
    1. Ebru Duruman, Becoming Wild, 2026, Tuval üzerine yağlıboya, Oil on canvas, 140 x 180 cm
    ​​2. Ebru Duruman, What Remains, 2026, Tuval üzerine yağlıboya, Oil on canvas, 200 x 300 cm

    0
    0
    156
  • 17-09-2026

    Siang Lu’nun mitlerin, tarihin ve yapay zekâ çağındaki yalnızlığın katmanlı hikâyesini anlattığı romanı Hayalet Şehirler, Serkan Toy’un çevirisiyle Timaş Yayınları’ndan çıktı.

    2025 Miles Franklin Edebiyat Ödüllü Lu, gerçek ile simülasyonun, unutmak ile hatırlamanın iç içe geçtiği bir hikâye anlatıyor romanında.

    ​Çin’in ıssız metropollerinden ilham alan Hayalet Şehirler, kadim saray entrikalarıyla modern Avustralya’da kimliğini arayan göçmen bir gencin hikâyesini buluşturuyor. Sidney’deki Çin Başkonsolosluğunda çevirmen olarak çalışan Xiang, tek kelime Çince bilmediği ve işini tamamen çeviri uygulamalarıyla yürüttüğü ortaya çıkınca kovulur. Kısa sürede bir internet fenomenine dönüşen genç adamın yolu, Çin’in hayalet şehirlerinden birine düşer. Peki Xiang’ın buraya yerleşmesi; paranoyak bir imparatorun kendisinden bin kopya yarattığı, zehirli ziyafetlerin verildiği ve kitapların yakıldığı kadim bir hikâyeyle nasıl bağlantılıdır? Ya ölümcül bir sır saklayan, satranç oynayan bir otomatla?

    0
    0
    461
  • 16-09-2026

    Anna Laudel, yeni sanat sezonunu İstanbul ve Ankara mekânlarında üç yeni sergiyle karşılıyor. Galeri, İstanbul’da Serkan Küçüközcü’nün “BADE” ve Noah Becker’ın “Herkese Yetecek Kadar Var” başlıklı kişisel sergilerini sanatseverlerle buluştururken; Ankara’daki mekânında ise Ramazan Can’ın “Buranın Yabancısıydım” sergisine ev sahipliği yapıyor.

    Serkan Küçüközcü’nün altıncı kişisel sergisi “BADE”, 1 Kasım’a kadar ANNA LAUDEL İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının son dönem üretimlerinden seçkiyi bir araya getiren sergi; anı, sezgi ve iç dünya ile dış dünya arasındaki değişken ilişki üzerine odaklanıyor.

    Noah Becker’ın “Herkese Yetecek Kadar Var” başlıklı kişisel sergisi, 1 Kasım’a kadar ANNA LAUDEL İstanbul’da izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçının ANNA LAUDEL İstanbul’daki ilk kişisel sergisi “Herkese Yetecek Kadar Var”, insanın doğa ve kentsel dünyayla ilişkisini bireysellik üzerinden ele alırken, rekabet, denge ve birlikte var olma kavramlarını bir araya getiriyor.

    Anna Laudel, Ankara, Ramazan Can’ın “Ben Buranın Yabancısıydım” başlıklı sergisini 21 Kasım’a kadar izleyiciyle buluşturuyor. Sanatçının Yörük kültürü ve aile geçmişi üzerine araştırmalarından beslenen sergi; halının hareket ve belleğini, betonun yerleşiklik ve kalıcılığı üzerinden ele alıyor.

    Künye:
    1. Serkan Küçüközcü b. 1980 Salkım Serisi / Grape Cluster Series, 2025 Tuval üzerine akrilik Acrylic on canvas 70h x 120w cm 27 1/2 x 47 1/4 in
    2. Noah Becker b. 1994 I celebrate my Unity with all Life knowing we are all one (Milan), 2026 Mixed Media on Canvas 110h x 152w cm
    ​3. Ramazan Can b. 1988 I have wandered the mountains with the nomads for forty years, 2024 Neon, Carpet, Wood 175h x 120w x 17.5d cm 68 7/8 x 47 1/4 x 6 7/8 in

    0
    0
    236
  • 16-09-2026

    Pera Müzesi, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün (İAE) 20. yıl dönümü için düzenlediği erken cumhuriyet İstanbul’unun gündelik hayatını ve foto muhabirliğinin perde arkasını ele alan “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisini 29 Eylül 2026 - 28 Mart 2027 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.

    Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün (İAE) 20. yıl dönümü vesilesiyle düzenlediği “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi, erken cumhuriyet İstanbul’unun gündelik hayatına ve foto muhabirliğinin perde arkasına alışılmışın dışında bir yerden bakıyor. İdil Çetin ve Ahmet Ersoy’un küratörlüğünü üstlendiği sergi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi’nden seçilen karelerle 1920’lerden 1950’lerin başlarına uzanan dönemin yerleşik görsel hafızasının dışında kalan insanlara, anlara ve hikâyelere odaklanıyor. Sergi, basın fotoğrafçılığının dolaşıma girmemiş görüntüleri aracılığıyla dönemin toplumsal çeşitliliğini ve haber üretiminin çoğu kez gözden kaçan katmanlarını ortaya çıkarıyor.

    Fotoğrafın çoğaltılabilir doğası, 19. yüzyıldan bu yana dolaşıma giren karelerin çok ötesinde büyük bir görsel birikim yarattı. Seçim dışında kalan, kullanılmayan ya da zaman içinde önemini yitiren görüntüler de bu birikimin parçası olarak görsel hafızanın farklı katmanlarını oluşturdu. Cumhuriyetin Kamera Arkası, haber üretiminin gerisinde kalan bu görsel malzemeyi odağına alıyor.

    Serginin çıkış noktasını oluşturan Basın Fotoğrafları Arşivi, 90 binden fazla fotoğrafı barındırıyor. Bu görüntülerin önemli bir bölümünü kusurlu, hasarlı ya da erken Cumhuriyet dönemine ilişkin estetik ve ideolojik beklentilerin dışında kalan kareler oluşturuyor. Geleneksel sergileme ve arşiv standartları açısından çoğu zaman göz ardı edilebilecek bu fotoğraflar, sergiyle birlikte yeniden görünürlük kazanıyor.

    1920’lerden 1950’lerin başlarına uzanan seçki, Türkiye’de foto muhabirliğinin erken dönemlerine de ışık tutuyor. Fotoğrafların çoğunu İstanbul’da Cumhuriyet gazetesi foto muhabirleri Selahattin Giz ve ustası Namık Görgüç çekmiş olsa da isimlendirilmemiş negatiflerden oluşan koleksiyon dönemin önde gelen diğer basın fotoğrafçılarına ait pek çok kareyi de içeriyor. Bu görüntüler, dönemin haber üretim süreçlerini izlemeye imkân verirken aynı zamanda gündelik yaşama dair gayri resmî bir tanıklık sunuyor.

    Künye:
    1. Olay yerinde bir foto muhabiri, İstanbul, 1930’lar. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi, CFA_004025.
    2. Darülfünun Konferans Salonu önünde (Tayyare Piyangosu çekilişini) bekleyenler, Beyazıt, İstanbul, 1930’lar. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi, CFA_008417.
    3. Sirkeci Garı'nda bir sporcu kafilesi, İstanbul, 1925 öncesi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi, CFA_005594.
    4. Foto muhabiri Namık Görgüç Beyazıt Yangın Kulesi’nde, İstanbul, 1925-1947. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi, CFA_015151.

    0
    0
    214
  • 16-09-2026

    Galerist, 25. yılını kuruluşundan bugüne dek galerinin kimliğini şekillendirmiş 50’ye yakın sanatçıyı bir araya getiren “Gönül İşi” başlıklı sergisini 16 Eylül-7 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturuyor.

    “Gönül İşi” galerinin tarihine damga vurmuş önemli yapıtları, sergi için üretilmiş yeni eserlerle bir araya getirerek sanatsal yakınlıkların, uzun soluklu ilişkilerin ve ortak bağlılıkların izini sürüyor.

    2001 yılında kurulan Galerist, yıllar içinde farklı kuşaklardan sanatçılarla kurduğu uzun soluklu ilişkiler, düşünsel alışveriş ve sürekliliğe dayalı bir diyalog etrafında şekillenen bir program geliştirdi. Yaklaşık 200 sergi boyunca genç sanatçıların üretimlerine alan açarken, yerleşik pratiklerin gelişimine eşlik etti; sanatçı miraslarını gözetti ve Türkiye çağdaş sanatının uluslararası görünürlüğünü destekledi. Farklı kuşakları, mecraları ve sanatsal yaklaşımları bir araya getiren, eşit cinsiyet temsiline dayalı bu sanatçı odaklı yaklaşım, Galerist’in 25 yıllık hikâyesinin de temelini oluşturuyor.

    “Gönül İşi” bu hikâyeye arşiv üzerinden bakmak yerine, Galerist’i onu var eden sanatçıların üretimleri aracılığıyla düşünmeye açıyor. Sergide bir araya gelen yapıtlar, sanatçıların kendi pratikleri içinde birer otoportre olarak okunabilecekleri gibi, bir bütün olarak Galerist’in kolektif portresini de oluşturuyor. Buradaki otoportre fikri, yalnızca sanatçının kendisini temsil ettiği bir imgeye değil; tekrar eden biçimlere, malzeme seçimlerine, jestlere, sembollere, üretim yöntemlerine ve bir pratiği tanımlayan düşünsel meselelere uzanan daha geniş bir ifade alanına işaret ediyor.

    Serginin başlığı sanatsal üretimin ve uzun soluklu birlikteliklerin temelinde yer alan çoğu zaman görünmez emek, özen, kararlılık ve inancı görünür kılıyor. Başlık, yıllara yayılan sanatçı, kurum, sanat profesyoneli, koleksiyoner ve izleyici gibi farklı aktörlerle birlikte gelişen bir galeri olmanın süreklilik gerektiren çabasına işaret ediyor. Tamamlanmış bir geçmişi anmaktan ziyade, sergi hâlâ yazılmaya devam eden bir hikâyeyi kutluyor; yirmi beş yıllık yolculuğu selamlarken bu ilişkilerin mümkün kılacağı geleceğe de bakıyor.

    “Gönül İşi”, :mentalKLINIK, Hüseyin Bahri Alptekin, Haluk Akakçe, Yeşim Akdeniz, Rasim Aksan, Francesco Albano, Semiha Berksoy, Hera Büyüktaşcıyan, Taner Ceylan, Hussein Chalayan, Michael Craig-Martin, Ergin Çavuşoğlu, İpek Duben, Ayşe Erkmen, Leyla Gediz, Kendell Geers, Anton Henning, Mustafa Hulusi, İdil İlkin, Merve İşeri, Şahin Kaygun, Nuri Kuzucan, Arik Levy, Merve Morkoç, Youssef Nabil, Julian Opie, Lara Ögel, Serkan Özkaya, Güçlü Öztekin, Seza Paker, Thomas Ruff, Sarkis, Yusuf Sevinçli, Erinç Seymen, Arslan Sükan, Murat Şahinler, Ali Emir Tapan, Evren Tekinoktay, Ayça Telgeren, Defne Tesal, Margaret R. Thompson, Gavin Turk, TUNCA, Elif Uras, Viron Erol Vert, Erwin Wurm, Nil Yalter, Burcu Yağcıoğlu ve Nazım Ünal Yılmaz’ın eserlerini bir araya getiriyor.

    ​Künye: Sergi görünümü/ Gönül İşi, 2026, Galerist, İstanbul. Fotoğraf: Zeynep Fırat

    0
    0
    380
  • 16-09-2026

    Çağdaş Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, Uluslararası Booker Ödülü finalisti Yoko Ogawa’nın şimdide yaşamanın anlamına ve aile dediğimiz garip denkleme dair bir hikâye anlattığı romanı Hizmetçi ve Profesör, Zeynep Ebru Okyar’ın çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.

    Saygın bir matematik profesörü geçirdiği talihsiz trafik kazasıyla kısa süreli hafızasını kaybeder. Hâlâ eskisi kadar parlak bir zihne sahip olsa da yeni anıları belleğinde yalnızca seksen dakika kalmaktadır. Her yeni sabaha dününü unutmuş halde başlar; akıp giden zamanla arasındaki tek bağ, takım elbisesine iliştirilmiş notlar, en sadık arkadaşlarıysa sayılardır.

    Profesör’e yardımcı olması için tutulan genç Hizmetçi ve onun beyzbol hayranı on yaşındaki oğlu, kısa sürede yaşlı adamın sayıların ardında saklı dünyasına dahil olurlar. Her gün kendilerini Profesör’e yeniden tanıtmak zorunda kalsalar da matematik ve beyzbol sayesinde giderek yakınlaşır, kendilerine özgü küçük bir aile olurlar. Profesör onlara, bir ayakkabı numarasından bir beyzbolcunun forma numarasına kadar, gündelik hayatta denk geldikleri sayılar arasındaki tuhaf, neredeyse duygusal bağları gösterirken, Hizmetçi ve oğlu da onun seksen dakikalık dünyasını hiç ummadığı biçimde genişletir.

    ​“Hayır, burada var,” diyen Profesör göğsüne işaret etti. “Çok çekingen bir sayı olduğundan göze çarpacağı yerlerde görünmez hiç. Bizim yüreklerimizde durur, minicik elleriyle dünyayı ayakta tutar.

    0
    0
    663
  • 15-09-2026

    Karikatürist Kemal Gökhan Gürses’in, eski İstanbul ve Adalar’ın gündelik yaşamını kargaların tanıklığı üzerinden yeniden ele aldığı foto-illüstrasyon sergisi “Geçmiş Zaman Kargaları”, Büyükada’nın eşsiz kültür-sanat mekânı Taş Mektep’te ve Büyükada Vapur İskelesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.

    İBB Kültür ve İBB Miras tarafından düzenlenen sergi, İstanbul’un değişen sosyal ve kültürel hayatına farklı bir perspektiften bakıyor. Uzun ömürleri ve kent yaşamındaki süreklilikleriyle kargaları, İstanbul’un kadim tanıkları olarak ele alan Gürses, Osmanlı’nın son döneminden 20. yüzyılın ortalarına uzanan fotoğraflardaki gündelik hayatı çizimleriyle yeniden kurguluyor.

    Kemal Gökhan Gürses, “Geçmiş Zaman Kargaları” adlı yeni sergisinde İstanbul’un en eski sakinlerinden kargaları, kentin değişimine tanıklık eden birer gözlemci olarak merkeze alıyor. Gürses’in eserlerinde bu kadim kentin kadim hayvanları, Osmanlı’nın son döneminden fotoğraflara yansımış gündelik hayatın bir kenarındaki izleyici olmaktan çıkıyor ve çizimlerle bu yaşamın başrol oyuncularına dönüşüyor. Sergide Pera’nın 1930’lu yıllardaki eğlence hayatından Dolapdere’nin otomobil tamircilerine, Adalar’ın şık kadınlarından Kadıköy’e deniz havası almaya gelen ailelere uzanan farklı zaman ve mekânlar, bu kez “Geçmiş Zaman Kargaları”nın gözünden yeniden hayat buluyor.

    İstanbul’un mimarisinden eğlence kültürüne, giyim kuşamından semtlerin hikâyelerine uzanan dönüşümünü izleyen sergi, kentin değişen çehresine ve farklı dönemlerdeki gündelik yaşamına kargaların süreklilik gösteren tanıklığı üzerinden bakıyor.

    ​“Geçmiş Zaman Kargaları” sergisini 31 Ocak 2027 tarihlerine kadar pazartesi hariç her gün 09.00-18.00 saatleri arasında Taş Mektep’te ve Büyükada Vapur İskelesi’nde görebilirsiniz.

    0
    0
    572
  • 15-09-2026

    Emre Celali’nin, insanın zaman, mekân ve doğa ile kurduğu çok katmanlı ilişkiyi ve medeniyet serüvenini odağına alan “Hatıra Ormanları” başlıklı kişisel sergisi 17 Ekim’e kadar sanatseverlerle buluşuyor.

    “Mağara duvarlarına bırakılan ilk el izi, basit bir varoluş kaydından öteye geçer: İnsanın zamanı aşma güdüsünün ilk fiziksel kanıtıdır. Geçmişi hissedip geleceği kurgulayabilmek, zihnin zaman katmanları arasında kurduğu o eşsiz köprüde gerçekleşir. Yaratma eylemi, aslında yok oluşun bıraktığı boşluğa karşı verilen örtük bir mücadeledir. Sanatçı bu noktada, insanın bıraktığı izlerle yarının manzaralarını nasıl şekillendirdiğini sorgular.

    Medeniyetin fikri serüveni, doğrudan toprağın yüzeyine işlenmiş katmanlarda okunabilir. Manzara dediğimiz olgu salt doğanın bir yansıması değil; doğa, insan ve teknolojinin sürekli çatışıp dönüştürdüğü hibrit bir alandır. Her yeni müdahale araziyi yeniden biçimlendirirken eski formları tamamen silmez, onlarla birleşerek yepyeni yüzeyler oluşturur. Bu dönüşüm, doğa ve insan üretimi arasındaki gerilimi soyutlanmış peyzaj katmanları üzerinden görünür kılar.

    İnsanın habitatını dönüştürme yetisi, medeniyetin seyrini belirleyen ana eksendir. Ancak bu hakimiyet, çevreye salt bir tahakküm kurmaktan ziyade doğayı anlayıp onunla yeni bir uzlaşı zemini yaratma çabasıdır. Sergi pratiğinde manzaralar; yaşanmış olanla yaşanacak olanı birbirine bağlayan, belleği yansıtan iki yönlü bir ayna işlevi görür. Anlam arayışının rehberliğinde şekillenen bu alanlar, estetik bir kaygının ötesine geçerek dinamik bir kavramsal derinlik kazanır.”

    Künye:
    1. Hatıralar No:1, 2026, ahşap panel üzerine tempera, 35x40cm
    2. Sonbahar Fragmanları No:7, 2026, ahşap panel üzerine akrilik, triptik, 72,5x158cm
    ​3. Düşünce Ormanları No:3, 2026, ahşap panel üzerine akrilik, 30x24cm

    0
    0
    419
DAHA FAZLA
Geldanlage