
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” başlıklı kişisel sergisi 21 Mart’a kadar Ka’da sanatseverlerle buluşuyor.
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” sergisi, izleyiciyi tanıdık olanın usulca yer değiştirdiği bir alana davet ediyor. Sergide yer alan resimler insanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürerken, tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor. Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak “tam anlatılmadıklarında” gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçek açıyor.
“Gülnihal Kalfa’nın resimleri ilk bakışta sakin görünür: mavi bir dünya, tanıdık bir gerçekçilik. Fakat izleyen için bu sakinlik uzun sürmez. Mavi ‘renk’ gibi davranmaz, bir atmosfer, bir iklim, hatta bir eşik gibi çalışır; dış dünyayı çoğaltan renk çeşitliliği geri çekilir, bakış biçime, ışığa, dokuya, resmin kurduğu duygu iklimine zorunlu olarak yaklaşır.
Burada romantizmin ‘mavi çiçeği’ devreye girer: Novalis’in metninde (Heinrich von Ofterdingen, 1802) mavi çiçek arayışın, özlemin, ‘ulaşılamayanın’ simgesidir. Fakat Kalfa’nın mavi çiçeği, ya da daha doğru ifadeyle Kalfa’nın mavisi bize, romantik bir kaçışın tatlı vaadini taşımaktan çok, arayışın bedelini hatırlatır. Peşine düştüğümüz şeyden sonra hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayabileceğini, iyileşmenin aksine kötüye gidebileceğimizi, kuşkusuz değişeceğimizi…
Otoportrelerde ise izleyici buna doğrudan tanıklık eder; kimliğin kırılganlığı, çoğulluğu, bazen de bölünmüşlüğü gözler önündedir. Sahnenin içinde bir şey yerinden oynamıştır: fazladan bir sessizlik, abartısız ama ısrarcı bir gerilim, tanıdık olanın içine sızmış yabancılık. Burada bir başka ikilik daha mevcuttur: yaşam ve ölüm. Kadın bedeninden gerçekleşen bir doğum ve doğan canlının bir gün ölecek olması… Basit olduğu kadar sarsıcı. Mavi de böyledir hem bir yakınlık hem bir mesafe; hem bir davet hem bir sınır yaratır.
Bu eserlerde Gülnihal Kalfa’nın çocukluğundan taşınan iki hatıra gizlenir: anneanne ve babaanne. Biri güvenli bir alan gibi hatırlanır; şifa, koruma, yatıştırma… Diğeri ise aynı evin içinde başka bir kapı açar: ritüeller, işaretler, fısıltılar, karanlıkta büyüyen merak… Çaputlar, kâğıtlara çizilen semboller, anagramlar, garip şekiller çocukken oyun gibi görünürken büyüdükçe anlam değiştirir. Bir nesne, bir işaret, bir düğüm; gündeliğin içinde tam da sıradanlıkları sebebiyle tekinsiz hale gelmiştir.
Kalfa’nın resimleri bu iki alanı, aynı sevgiden çıkan iki farklı his olarak yan yana getiriyor. İnsanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürüyor. Tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor.
Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak ‘tam anlatılmadıklarında’ gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçekleniyor.”