
Maxim Gorki Tiyatrosu’nda iki yılda bir düzenlenen Berliner Herbstsalon adlı çağdaş sanat festivalinin yedinci ve son edisyonunun küçük ama önemli bir seçkisini bir araya getiren “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi 8 Mayıs-27 Haziran tarihleri arasında Depo’da sanatseverlerle buluşacak.
“‘Almancılar’, göçün 65. yıl dönümünde, Maxim Gorki Tiyatrosu’nun ‘Aşk, Mark ve Ölüm sergisiyle İstanbul’a geri dönüyor.
‘Aşk, Mark ve Ölüm’, Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik akımının temsilcilerinden İdeal grubunun 1982’de yayımlanan bir şarkısı. Grup, yeni Almanya’nın kimlersiz olamayacağını daha o zamanlar biliyordu. Şarkı sözleri için Aras Ören’e başvuruldu; Ören, 1982’de yazdığı Aşk, Mark ve Ölüm başlıklı şiirinde göçmenlerin Almanya’dan duydukları hayal kırıklığını anlattı. O dönem hızla yayılmaya başlayan yabancı düşmanlığı, medya ve siyasette yürütülen ırkçı tartışmalardan da besleniyordu. Aras Ören şiirini şöyle bitiriyordu:
Ağla tepin bağır çağır
Alçak sesle yüksek sesle
Her yan duvar her yan sağır
Ölüm ucuz gelir bize
Aşk, Mark ve Ölüm aynı zamanda Cem Kaya’nın Türkiyeli göçmenlerin müzik tarihi üzerine çektiği ödüllü belgesel filminin (2022) de adı. Yönetmen, film için DJ ikilisi Ayata/Kullukçu’nun Songs of Gastarbeiter adlı derleme albümünden esinlendi. İkilinin bir araya gelmesine ise, 2011 yılında Türkiye ile Almanya arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 50. yıl dönümünü, sanat yönetmenliğini Shermin Langhoff’un yaptığı Ballhaus Naunynstrasse’de kutlayan Almancı – 50 Jahre Scheinehe (Almancı – 50 Yıllık Sahte Evlilik) adlı festival vesile olmuştu.
AŞK, MARK VE ÖLÜM I
Serginin ilk bölümü, Melek Konukman-Tulgan, Filiz Taşkın, Serpil Yeter ve Gülsün Karamustafa’nın birkaç eseri dışında belgesel bir niteliğe sahip. Geniş çaplı bir araştırmaya dayanan bu bölüm, Telefunken firmasının Berlin’de Stresemannstrasse 30 adresinde ‘misafir kadın işçiler’ için tahsis ettiği yurdun sakinlerine odaklanıyor.
Emine Sevgi Özdamar’ın eserleri bu konuda önemli bir rol oynuyor. 1946 yılında Malatya’da doğan ve İstanbul ile Bursa’da büyüyen Özdamar, 1965 yılında Stresemannstrasse 30’a yerleşti. Telefunken’deki işi ile tiyatroya ve sömürü ile baskının olmadığı bir dünyaya duyduğu özlemin damga vurduğu yurttaki hayatını, 1998’de yayımlanan ve Berlin üçlemesinin ilk kitabı olan Die Brücke vom Goldenen Horn (Haliçli Köprü) adlı romanında anlattı. Roman kahramanlarından biri İstanbul’dan Berlin’e yaptığı uzun yolculukta şöyle der: ‘Bu nasıl bitmek bilmez bir yol.’ Bu yolculuk bugün hâlâ bitmiş değil. Bir zamanlar çok yakın gibi görünen daha iyi bir dünya hayali giderek ulaşılmaz bir hâle geliyor. Üçlemenin Seltsame Sterne starren zur Erde (Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan) adlı ikinci kitabında yazar şöyle der:
‘Konuştuğum dilde mutsuzum. Kelimeler hasta. Sözcüklerimin bir sanatoryuma ihtiyacı var. Tekrar şifaya kavuşması için ne kadar zamana ihtiyacı vardır bir kelimenin? Yabancı ülkelerde insan anadilini yitirir derler. İnsan kendi ülkesinde de anadilini yitiremez mi?’
Bu cümleler bir zamanlar Almanya’da çok iyi anlaşılıyordu. İnsanların, Üçüncü Reich’ın diliyle kendi anadillerini zehirleyen ebeveynlerinden, büyükanne ve büyükbabalarından utandıkları zamanlardı bunlar. Emine Sevgi Özdamar bu kelimeleri iyileştirmek için Berliner Ensemble’a gitti. Bu tiyatroya giden ilk ve tek o değildi. Stresemannstrasse işçi yurdunu bir buçuk yıl yöneten Nuran Oktar ve Vasıf Öngören de Berlin’e tiyatro için gelmişlerdi.
Kelimeleri iyileştirme çabası, tiyatronun da hayat damarlarından biridir. Bunu hiç kimse tek başına kotaramaz; hele bir ‘ulus’ asla. Çünkü uluslar başka insanlara, başka dillere muhtaçtır. Stresemannstrasse 30’da yaşayan, birçok ulustan kadınlar da bunu tecrübe etti. Maxim Gorki Tiyatrosu’nun yürüttüğü çalışmalar da aynı deneyimlerden beslenerek, göç sonrası Almanya’da yeni bir tiyatro için çabalıyor.
AŞK, MARK VE ÖLÜM II
Serginin ikinci bölümünde, özellikle video çalışmaları, yazılı metin ve heykellerden oluşan eserleriyle yaşam öykülerinden esinlenerek Almanya’yı tartışan sanatçılar yer alıyor: Nevin Aladağ, Züli Aladağ, Cana Bilir-Meier, Zühal Bilir-Meier, Ahu Dural, Semra Ertan, Harun Farocki ve Antje Ehmann, Daniel Knorr, Hakan Savaş Mican, Ersan Mondtag, İrfan Önürmen, Emine Sevgi Özdamar, Ülkü Süngün ve Želimir Žilnik.”