15 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2017

Şair Nigâr Binti Osman: Hayatımın Hikâyesi

Bir süredir devam eden sahafların tozlu raflarında keşfedilmeyi bekleyen eski ve ilginç kitaplara yer verdiğimiz yazı dizimizin dördüncü kitabı 1959 yılında basılan Nigâr Binti Osman'ın Hayatımın Hikâyesi isimli kitabı...

Şair Nigâr Binti Osman: Hayatımın Hikâyesi

Hayatımın Hikâyesi

Yazar: Nigâr Binti Osman

Baskı: Ekin Basımevi, 1959, İstanbul

Bulunduğu yer: Sahaf Haziran

“Bugün gene şâirliğim, o hâlim var. Saat ondan üçe kadar şiir yazdım. ‘Hanımeli’, gönülden sevdiğim bu çiçeği ikinci def’adır ki inşad ediyorum kabrime dikilmesi temennisini tekrarladım. Acaba kimsenin hatırına gelecek mi?..”

Şair Nigâr, Osmanlı’nın son yıllarında yaşamış, döneminin yarattığı en verimli, en özgün şairlerden biri. Fakat ne yazık ki çoğu eseri günümüz Türkçesine, hatta Latin alfabesine dahi çevrilmedi. Bu yazı, hakkında yazılan diğer parçalar gibi; değerinin anlaşılması, hatta gözden göze yayılarak “eserlerinin basılmasının sağlanması” amacıyla kaleme alındı.

Nigâr Hanım’ın küçük oğlu Salih Keramet Nigâr, şaire ait belgeleri, defterleri ve müsveddeleri çeşitli kurumlara bağışlamış (Aşiyan Müzesi, Darüşşafaka, Milli Kütüphane, Topkapı Sarayı Müzesi vs) 1959 tarihli bu kitap, Şair Nigâr’ın ölümünün 40. yılında, defterlerinden ve günlüklerinden seçilmiş bir kısım parçalar içeriyor. Aslında Nigâr Hanım’ın vasiyeti; defterlerin ölümünden 50 yıl sonra açılmasıymış. Ancak varislerin izniyle, bir kısım genel parçalar ve hayatının önemli noktalarına ışık tutan kimi kısımlar derlenerek basılabilmiş. İyi de olmuş çünkü ölümünün 100. yılına gireceğimiz şu günlerde, 1998 yılında İletişim Yayınları tarafından basılmış, Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım kitabı dışında elle tutulur bir çalışma yok. Yirmi senelik bu çalışmanın baskısına ulaşmak da hayli zor.

Hâlbuki kapanan bir devrin, büsbütün değişen bir coğrafyanın kadınıdır Şair Nigâr, devrimin getireceği yeniliklerin tüm sancısını yaşamış batılılaşma sürecinin anlatımında mükemmel bir özet olmuştur hayatı. Hali vakti yerinde bir ailenin 'Osmanlı Kadını' olarak yetiştirilmiş, içinde girdiği, hatta yarattığı sanat camiasıyla Batı’nın fikirlerini benimsemiş, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde saltanat hayatının içine girmiştir. Uçurumun, sanatın, savaşın, aşkın, dostluğun ve daha birçok konunun ikiyüzlülüğüne şahitlik etmiştir yaşamı. Altmış iki yaşında Tifüs’ten yaşamını yitirdiğinde, ünü Avrupa’ya yayılmış, adı, Osmanlı’nın en önemli şairleri arasında anılmaya başlanmıştır.

Bu yazı, 1959 tarihli Hayatım’ın Hikâyesi kitabını kaynak alıyor. Tabii, o yıllarda, yayınlanmasında “sakınca görülen” birçok önemli ayrıntı atlanmış. Mesela, Nigâr Hanım’ın meşhur Salı Toplantılarına ait hiçbir şey yok. Hâlbuki Nişantaşı’nda gerçekleşen bu toplantılara Süleyman Nazif, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, Cenap Şahabettin, Bestekar Leyla Hanım ve Pierre Loti gibi isimler katılırdı. Tanzimat Ferman’ından da önceye dayanan bu toplantılar, haremlik-selamlık Osmanlı için, sanatın özgürce gerçekleştiği, konuşulduğu en önemli yerlerden biridir. İşte bunun gibi eksiklikleri var bu yazının. Özellikle konu günlük olunca; tamamını okumakla, seçilmiş-kesilmiş birkaç parçayı okumanın arasındaki farkı, Nilgün Marmara ile alakadar olmuş kimseler bilirler. Olayların geçtiği tarihler ile günlüğe düşüldüğü tarihler arasında zaman zaman ciddi farklar olduğundan, tarihleri de yazıya karıştırmamaya çalıştım. Şimdi kronolojik sırayla ve pek çok alıntıyla; -Alınlarının kara yazısı benimkini andıran bahtsızlarımıza- ithafıyla başlayan Şair Nigâr: Hayatımın Hikâyesi kitabını, tüm eserleri pek yakında yayınlanır temennisiyle, anlatmaya başlıyorum:

Hayatımın Hikâyesi:


“Eserlerinin değeri, bir kadın kalbinden koptuğunu gösteren samimiliği, geniş şöhretiyle, hiç mübalâğaya düşmiyerek iddia olunabilir ki, Nigâr Hanım şimdiye kadar yetişen Türk şairlerinin en büyüğüdür.”

Mehmet Fuad Köprülü

Nigâr Binti Osman, Harbiye hocalarından Macar Osman Paşa’nın ve Sadrazam Fuad Paşa’nın mühürdarı Nuri Bey’in kızı Emine Rif’ati’nin çocuğu olarak 1856 yılında dünyaya geldi. Yedi yaşına geldiğinde, Madama Garos’un Kadıköy’deki gece mektebine verildi. Bu yatılı okul, Nigâr Hanım’ın geçirdiği en güzel zaman olarak her zaman hafızasında taze kalacaktı. Şükrü Efendi’den Arapça, Farsça dersleri almaya başladı. Okulda ise “Fransızca, Piyano, Resim, Dikiş, Kanva ve Fiston” öğrendi. Diğer öğrenciler farklı milletlerden olduğu için, konuşup anlayacak kadar, İtalyanca, Rumca ve Ermenice dillerini yine bu mektepte belledi. “Madame Garos hakikaten iyi yürekli, ağırbaşlı, doğru sözlü bir kadındı. Müslüman olduğum için, yaşım onüç ondörde varınca, bu türlü eğlencelerden büsbütün mahrum kalacağımı düşünerek, kendisi ne zaman bir müsamereye davet olunsa, yahut bir tiyatroya gidecek olsa, çocuklarını bile götürmediği halde, beni mutlaka beraberinde bulundururdu.” 

Okulun bitmesine yakın, kendisini Çengelköy İskelesi'nde gören Hacı Salih Efendi'nin oğlu İhsan Bey, Nigâr Hanım’ı babasından istedi. Osman Paşa çocuk yaşta evliliğe karşı olsa da, karşısındaki ailenin baskısı sonucu; Şair Nigâr, henüz on iki yaşındayken evlendi ve eşinin aile evine taşındı. Söylediği kadarıyla sonraki iki yıl kayda değer bir şey olmadı. Ancak on dördündeyken, faciaların en büyüğüyle, ilk ölüm acısıyla tanıştı. İlk şiirlerini de yine bu acının üstüne yazmaya başladı: “Bir Cuma günü beni görmeğe gelen dokuz yaşındaki kardeşim Ali, lalasıyla Unkapanı yakınlarında gezinirken, kendisine çarpan bir arabanın altına düşmüş, ezilmiş ve birkaç saat sonra ölmüştü.” Dört yaşında dört dille konuşan, bir defa duyduğu müziği tastamam kavrayan Ali’nin ölümü tüm aileyi derinden sarstı, geriye yalnız şu dize kaldı: “Keder geçer, bırakır yâdigâr eserlerini.”

On beşinde çocuk düşürüp ölümden dönen Nigâr Hanım, on yedisinde ilk çocuğu Salih Münir’i dünyaya getirdi. Onu Salih Feridun ve Salih Keramet izledi. Ancak evliliği iyi gitmiyordu. Eşi İhsan Bey, kumara ve gece sefalarına düşkündü. İhsan Bey’in ablası ise Nigar Hanım’a her daim zulmediyordu. Doğumlar, zaten hassas olan bünyesini zorlamıştı. Doktorların tavsiyesiyle Büyükada’ya gitti. Hekimlerin hayreti karşısında sağlığı, kısa sürede oldukça ilerleme kaydetti. Başlarda hatırını sormaya geldiyse de, zamanla ziyaretleri kesen İhsan Bey’e bir mektup yazan Nigâr Hanım, “çocuklarını birlikte getirmesini yahut biriyle yollamasını” rica etti. Ancak bu rica, sekiz aylık tedavi süresi boyunca karşılık bulamadı. İhsan Bey oldukça değişmişti. Hovardalığı her geçen gün biraz daha ağır basıyordu. Şair Nigâr, her şeye rağmen çocukları hatırına eve döndüğünde bile İhsan Bey evden kaybolmaya, geceleri gelmemeye devam etti. Sonraki bir sene boyunca kâh ayrılıp kâh barışarak evliliklerini sürdürdüler. İhsan Bey her defasında çeşitli vaatlerde bulundu ancak hiçbirini yerine getirmedi. Yeri geldi yalvardı, yeri geldi Nigâr Hanım’ı eşyalarını alıkoymakla tehdit etti, sonunda bir mektupla, şaire üç seçenek verdi:

  1. “Ayrı ev masrafına dayanamadığı için evine dönmem.”
  2. “Masrafı paylaşmak şartıyla babamın evine sığınmamız.”

“Bundan önce olduğu gibi ayrı yaşamamız.”

“Ah Rabbim! Ne olurdu! Babaları doğru bir adam olsaydı ne iyi bir ev kadını olacaktım.” Mektupla beraber vaziyeti ailesine bildirdi. Nikâh borcunu takside bağlamak kaydıyla ve Nigâr’ın tüm mal mülkten vazgeçtiğini bildirmesiyle boşandılar: “Aman Yarab’bi! Nasibim ne çirkin, talihim ne kadar siyah imiş ki onbeş yıldır çektiğim yürek acılarının karşılığı bundan ibaret oldu ve bunu ben istedim: Çünkü vicdansız bir görümcenin kıskançlık baskısı beni yavrularımdan ayırdı; çünkü, vicdansız bir babanın sefâhete düşkünlüğü yavrularımla bir arada yaşamama imkân bırakmadı..  Hâkimin karşısında akmaya başlayan gözyaşlarım gecenin bu geç saatinde hâlâ dinmiyor…”

“Tecessüm etse nezâket seni ederdi irâe,

Tebessüm etse zerâfet seni ederdi ifâde,

Teressüm etse letâfet ederdi zâtini teşhis

Ne söylesem seni ta’rif için olurdu ziyâde.”

Recâizade Mahmut Ekrem

Boşandıktan sonra, edebi kişiliğiyle de çoktan tanınmış olan Şair Nigâr, yüksek mevkilerden arkadaşlar edinmeye ve davetlere katılmaya başladı. Babasının izni hatta tavsiyesiyle İtalya Prensi ile bir davete iştirak etti. Bu davette elçinin ricası üstüne, prensi yaşmaklı olarak karşıladı, sonra feracesini çıkardı. Masada, kürkü kaydığında, prensin her defasında düşen kürkü tekrar omzuna almasını, “ecnebilerin kadınlara hususi hürmetlerinin kanıtı” olarak değerlendirdi: “Benim böyle ecnebilerle görüşmem, milli âdetlerimize uymuyorsa da, aldığım terbiye âdetlerimize büsbütün uymama müsâit değil. Örtünmeye, vaktiyle, son derecede riâyet ettiğim halde sonraları başımdan geçen felâketler beni yeise düşürdüğü gibi, babam da, ecnebi misafirlerle görüşmemi münasip gördüğünden, ben buna alıştım. Bununla beraber, Rabbime ve Resul’üne karşı duyduğum derin sevgi ve bağlılık bu yüzden asla sarsılmadı.”

Boşandığı zaman, bir daha evlenmeyeceğinden –en azından İhsan’la- emindi. Fakat yalnızlık ve çocuklarının özlemi gittikçe katlanılmaz oluyordu. Ardından, İhsan Bey’in pek muhterem babası vefat ettikten sonra “O yüz yıl kadar yaşamış ve bu uzun ömrü boyunca kimseyi incitmemiş melek huylu bir insandı.” İhsan Bey, Nigâr Hanım’la tekrar evlenmek için görüşmelere başladı ve Nigâr Hanım, âşık olduğu adama, özellikle çocukları hatırına tekrar “evet” dedi: “Hakiki saâdetin âile saadetinden ibaret olduğunu kendimi bildim bileli itiraf ederim. Bugün bu nimete mazhariyetimden dolayı Yaratan’ıma bir anda yüzbin kere şükretmekteyim.”

“Nigâr Hanım’ın kayığı Rumelihisarındaki yalısından çıkar, geceleri bülbüller içinde çağlayan Baltalimanından, Emirgânın büyük bahçeler içindeki büyük yalıları önünden geçer, Kalendere uğrar, bahçesinde saz varsa önünde bir müddet duraklar, sonra karşı sahile varır, Kanlıca körfezine ve Küçüksu deresine girer, Göksu önünde birkaç defa dolaşır, bâzen de Bebek Bahçesinin önüne gelir, ve sonra akşam sular kararınca, görmüş ve geçirmiş bir gönülle yalısına dönerdi.”

Abdülhak Şinasi Hisar

İkinci evliliği takip eden bir ayda, Şair Nigâr’ın belki de ilk defa mutlu olduğunu, ömrü boyunca savunduğu en büyük saadet olan aile saadetine kavuştuğunu görüyoruz: “Çocuklarımın saadeti bu birleşmeye hâsıl olduktan başka, kendisi de cidden, ama cidden pek sevdiğim bir mahlûk olduğu için, o günlerde kendimden mes’ut bir kimse tasavvur edememiştim.” Ne yazık ki bu saadet, tahmin edileceği üzere pek de uzun sürmedi. İhsan tüm telkinlere rağmen kumarı bırakmıyordu. Üstelik kısa sürede yine eski haline dönmüş, bazen günlerce eve uğramamaya başlamıştı. Kırk yaşına dayanan eşinin gittikçe artan hovardalıkları karşısında büsbütün kahrolan, ona bin bir ricada bulunmaktan gayri elinden bir şey gelmeyen Nigâr Hanım’ın aldığı tek cevap: “Mal benim, ne karışıyorsun. Hepsini yiyeceğim, çocuklarıma da, kimseye de bir şey bırakmayacağım.” oldu.

Nitekim öyle de oldu. Konağın hizmetçisine ayrı ev açan, sürekli kumar oynayıp eğlence yerlerinde vaktini geçiren “Mirasyedi” İhsan Bey, evinin ihtiyacını karşılayamayacak duruma geldi. Konak, arsa, han, hamam, kısacası ailesinden kendisine ne kaldıysa ya sattı ya da rehin verdi: “Her akşam Papi’de işret, sonra kumarhanelerde oyun, sabaha karşı Konkordiyo şantözleriyle şampanya âlemi, maiyette de birkaç dalkavuk… Mirasyedi beyin bu gidişi iki üç yıldan fazla süremedi.” Kendisi İstanbul’dan ayrıldı, Nigâr Hanım’ı da çocuklarıyla beraber ana-baba evine geri gönderdi.

Eve bu ikinci dönüş, Şair Nigâr’ın ailesini de derinden etkiledi. Babası felç geçirdi, birkaç aylık sürekli tedaviden sonra yürüyebilir hale geldiyse de ağzı bir türlü açılmadı: “Sekiz dilde okur, yazar, konuşur bir insanın şu bir iki yıl içinde iki cümleyi bile hakkıyle telâffuz edememesi ne acıydı…” Annesi ise bu acılara daha fazla dayanamayarak ve kızına hayır dualarını eksik etmeyerek, Nigar’ın dönüşünden kısa bir süre sonra Mayıs 1897’de hayata gözlerini yumdu. Tam bir yıl sonra babasını da kaybeden Nigar, ailesini şimdiki Aşiyan Mezarlığı’na defnettikten sonra günlüğüne şu satırları düştü: “Hisar Mezaristanı’na gömülmeyi kendim için vasiyet ederdim, kader kimlere kısmet etti. Acaba oraya gömülmek bana da nasip olacak mı?..”

“Yazmak ihtiyacını duyuyorum. Yazı da imdadıma yetişmezse bilmem bu gece ne yaparım.”
 Ailesinin ani ve peş peşe ölümü Şair Nigâr’ı buhrana sürükledi. Babasının ölümünden bir yıl sonra dahi gözyaşları bir an olsun dinmemiş, dualarına bir nefes olsun ara vermemişti. Nişantaşı’ndaki evinde,  tüm gayretiyle sevdiklerinin ölüm acısını taze tutmaya gayret ediyordu: “Bu karşıdan gelen musiki sesi, bu keman, yüreğimi yırtıyor. Değil mi anneciğim? Sen, kemanı sazların hepsine tercih ederdin. Hatırında mı? babacığım. Kendi kendime piyano meşkettiğim sırada, bir yanlış yapsam, bir iki merdiven inmek zahmetine katlanarak yanıma gelir, düzeltirdin. Her şeyden ziyade musikiyi severdin. Hasta olduğun günlerde bana ‘Norma’ operasını çaldırırdın.”


İhsan Bey, Nigâr Hanım’ın ailesinin ölümünden sonra ara sıra gelir gider oldu. Çeşitli dalavereler çevirmeye gayret ettikten sonra: “Âdeti olduğu gibi, gene esnafa borç takıp sıvışıvermişti.” Sadrazam Halil Rıfat Paşa, Nigâr’ın ailesine saygısından, şaire bir maaş bağlatma emri verdiyse de hazineden haber çıkmadı. Böylece Nigâr Hanım, üç çocuğuyla kalakaldı. Bu süre boyunca yine sık sık ölmüş ailesini andı, annesinin yazdığı beyitlerle avunmaya çalıştı:

“Ne çâre? Hükmi-kaderdir, günah bu rütbe bükâ,

                  Düşün şu hikmeti kâfi ki sende var mı beka.”


“Nigâr Hanımefendi cidden pürüzsüz konuşurdu. Sanıyorum ki sözlerinde, kolaylıkça, Fransızcanın Türkçeden, Almanca'nın Rumcadan, Rumcanın Fransızcadan, Almancanın Rumcadan farkı pek azdı. Salonundaki misafirlere bunlardan hangisiyle hitap ederse etsin, her vakit, ne ince ne de kalın sesinin tatlılığı, kelimelerine daha fazla heyecan, muhatabına daha fazla dinlemek arzusu verirdi.”

Ruşen Eşref

Maaşı yatmaya başlasa da Osmanlı Devleti’nin sonuna yaklaşmış olması nedeniyle para akışı sık sık aksıyordu. 1904 yılında, mali tensikat sebebiyle maaş büsbütün kesildi. Bu sırada üç oğlu da Mekteb-i Sultânî’yi (Galatasaray Lisesi) yüksek başarıyla tamamlayarak üniversite eğitimi aldı. Yakınlarını ziyaret etmek ve sağlığını kazanmak amacıyla nisan ayında başladığı Serez, Selanik, Viyana, Macaristan gezisinden haziran ayında döndü. Bir ay sonra, Temmuz 1908’de meşrutiyet ilan edildi. Serveti Fünûn Gazetesi’nde yayımlanan yazısında sevincinden ve umutlarından bahsetti:

“Çok şükür, yurdumuzda da meşrutiyet ilan olundu. Bu ileri adım, bütün vicdan sahiplerini sevindirdi.

                  Bir zerresine feda olmak istediğim, güzellikte tek yurdumuzun, özlü milletimizin ilerleme yolları artık açıldı demektir.

                  Bu mes’ut günümüzde büyük (Namık) Kemal’i saygıyla, sevgiyle anmamak mümkün müdür? Yurt ve ulus aşkını, ateşli yazılarıyla, gönüllerimize aşılayan o değil mi…

                  Bundan sonra bizim de, bütün ileri milletler gibi, doğru-dürüst bir hükûmetimiz olacak. Memleketimizin kötü idaresi yüzünden bizleri horgören ecnebilere karşı, bundan sonra, biz de alnımızı yüksek tutabileceğiz.

                  Medeniyette ileri gitmek için, her şeyden önce, ilk tahsili milletçe temin etmeliyiz. İleri memleketlerde her çocuk, yedi yaşından ondört yaşına kadar, bedava mekteplerde tahsile mecburdur. Çocuklarını okutturamayan ana-baba mes’ul olur ve ceza görür. Gönlüm bu usülün bizde de gitgide yürürlüğe konmasını ister. .

                  Hele kızlarımızın tahsil ve terbiyesi ilkin gözönünde tutulmalıdır. Çünkü ilk terbiyesini çocuk anasından alır.

                  Yeni devlet adamlarımızın ilk vazifesi, bence, milli tâ’lim ve terbiyemizi geliştirmektedir.”


Ertesi sene Mısır ve Napoli yolculuğuna çıkan Nigâr Hanım, buradan Paris’e geçti: “Aşağı tabaka halkının kabalığı, sokakların da kirliliği yüzünden bu şehri sevemedim.” İstanbul’a döndüğünde öğrendi ki, maaşı bu defa da inkılap sebebiyle kesilmiş. 1910’da oğlu Keramet, Tevfik Fikret ile beraber, görev yaptığı Mekteb-i Sultânî’den istifa etti. Şehzade Abdülmecit Efendi’nin oğlunu emanet alarak Viyana’ya gitti. Aynı yıl Viyana’da ağır bir ameliyat geçiren Nigâr Hanım, sene sonuna doğru ancak toparlanabildi. Artık iyiden iyiye tanınmış, ünü Avrupa’ya da yayılmıştı. Gittiği yerlerde krallara, kraliçelere takdim ediliyor, her zaman elçiler tarafından gezdiriliyordu. Sıkça yaşadığı sağlık sorunlarını saymazsak, çocuklarını büyütmüş olmanın vicdani rahatlığıyla geziyor, sanatla alakadar oluyordu.

“Nisvân-ı-osmâniyyemiz Sizin fazl-ü-kemâlinizi nümûne-i-iimtisâl ittihaz eylerse ciddî ve metîn bir nesliatîye mâlik olabiliriz.”

Son Halife Abdülmecid

Padişah V. Mehmet (Reşat), Romanya Kraliçesi Elizabeth (Carmen Sylva mahlasını kullanan şair), İsveç Kralı V. Gustav, Behopal Melikesi gibi önemli insanlarla tanışma fırsatı buldu. Günlerini saray çevresiyle komşu, birlikte geçirmeye başladı: “Kışlarım cemiyet âlemlerinde geçiyor; salı günleri misafirlerimi kabul ediyorum, başka günler de davetlere gidiyorum.”

Yine tüm bu şaşalı dostluklara rağmen, araya hangi paşa girerse girsin, Nigâr Hanım’a maaş bağlanamadı. Hangi merci denense, sonu yine hüsranla bitti. Verilmiş sözler tutulmadı. Vaadini yerine getiremeyen Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan, çareyi, maaşı cebinden ödemekte buldu.

Temmuz ayında Şair Nigâr, Padişah Mehmet Reşat’ın Selanik’ten dönüşü şerefine, ileride son halife olacak Şehzade Abdülmecit Efendi’ye padişaha ulaştırsın diye bir şiir verdi. Ancak birkaç gün sonra devlet görevlisi bir zat kendisine sadaka getirdi. Yanlış anlaşılmaktan büyük üzüntü ve utanç duyan Nigâr Hanım, “Padişahımın imzalı bir resmi beni elbette daha mes’ut ederdi” diyerek meseleyi Abdülmecit Efendi’ye bildirdi. Şehzade de şaşırmıştı: “Ben de mahcup oldum. Eminim, padişahımız bu suretle irade buyurmamışlardır. Ancak etrafındakiler ‘taltif olunsun’ iradesini böyle anlamış olacaklar.” 

1912’de, Şair Nigâr Paris’teyken, Karadağ Osmanlı’ya savaş açtı ve Balkan Savaşları başladı. Nigâr Hanım hemen İstanbul’a döndü ve “En büyük aşkım vatanım” diyerek, onun bu karanlık halini gördükçe günden güne kahroldu: “Etfâl hastanesinde hatırlarını sormaya gittiğim yaralılarımızın hâli beni harap etti. Ben de, sayısız yaralılarımıza, yatak-yorgan yetiştirme gayretine katıldım.” Macaristan’daki akrabaları, Avrupa’daki dostları kendisini çağırsa da ülkesini savaşta bırakıp kaçmaya gönlü razı olmadı.

“Nebîi Zîşânımız: (Elcennetü tahte akdâmil ümmühât) kelâmı celili hikmet-şâirileriyle kadınlığın âlemmi-islâmdaki mevkii-bülendini ta’yîn ve tebyîn buyurmuşlardır.

Binâberîn milletimizi kendi kudsiyet ve isti’dâdı-fıtrisiyle mütenasip bir mertebeyi-ulviyyeye isâd için Sizin gibi vâlideler yetiştirmek – bu suretle Vatan’ı rıyâdı-cinâna döndürmek – ahassı-âmâlimiz olmalıdır.”

Sultan Vahdettin

“Vatan, millet perişan, benim de hâlim harap.” 1914 başında, artan sancılarına dayanamayarak kısa bir Avrupa gezisine çıktı. Bu zamandan sonra yazılanlar, en azından derlenenler, koskoca Dünya Savaşı cereyan ederken, saltanat ailesinin rahatının ne kadar yerinde olduğunu gösterir nitelikte. (Tabii bu algının sebebi,  defterlerden seçilen kısımların kısıtlı oluşu olabilir.) Davetler devam ediyor. Şarkılar söyleniyor, sanat konuşuluyor. Veliaht Vahdettin Nigâr Hanım’ın Edirne’nin İstirdatı eserini besteleyip kendisine övgüler düzüyor. Sultan V. Mehmet Reşat, Nigâr Hanım’ın Elhan-ı Vatan adlı neşriyatını başucu kitabı yapıyor.

Yine de Şair Nigar’ın yazıları gittikçe karanlığa gömülüyor, davetlerin dışında yalnız kaldığından, acı çektiğinden söz ediyor. Depresif tabiatı varoluş buhranları geçiriyor ve savaş karşısında büsbütün eziliyor: “Silâhı yalnız uzaktan gören, kalemden başka bir şey tutmayan gençler birden bire nasıl asker olurlar Yarab’bî? Bir mu’cize yarat da bu harp artık bitsin, insanlık işkenceden, anneler de kâbustan kurtulsun.”19.10.1916 “Bugün bahar bayramı. Ah bir kere sulh imzalanıp millî bayrama da kavuşsak. O günü ne zaman göreceğiz Yarabbi? İnsanlık bu felaketten ne zaman kurtulacak? Ne zaman birbirimizi tebrik edebileceğiz” 01.05.1917

Dördüncü yılına giren savaş, devleti büsbütün sarstı. Gıda alımı vesikaya bağlandı ve Şair Nigar, Enver Paşa’ya mektup yazarak, açlıktan ölmemek için pirinç istedi. Arzusu yerine getirildi. Yine de sağlığı kötüye gidiyordu: “Sabahtan beri mustaribim. Vesika ekmeğini hazmedemiyorum. Süpürge tohumu, mısır, kepek, saman ve sâireden ibaret olan vesika ekmeğine hasta bünyem işte bu kadar alışabildi.”

1918 Şubat’ında fikren ve bedenen bitap düştü. Tifüs hastalığı kendini gösterdi. Yapılan davetlere iştirak edemiyor, bazı günler yataktan dahi çıkamıyordu. Günlüğüne düştüğü cümleler her geçen gün biraz daha kararıyordu: “Ne olur hissetmeden bir gece sönüversem… bîçarelerin meded ve teselli umdukları Pasiyans kâğıtlarına ben de baktım; çıkan fal, bana, ölümümün yakın olduğunu müjdeledi.” Nitekim iki ay sonra, falı çıkacaktı. 1 Nisan 1918 tarihinde Şişli Etfal Hastanesi’nde öldüğünde altmış iki yaşındaydı ve şehrin tüm aydınları yasa boğuldu. Defterine yazdığı 19 Mart tarihli son cümle ise şuydu: “Dün gece, nöbetlerle titrerken, babamın bana yirmi yıl önce hediye ettiği bir yatak mangalını hatırladım ve ancak onunla ısınabildim. Babacığımın aziz ruhunu bu vesileyle bir kere daha takdis ettim.”

Macar Osman Paşa kızı Şair Nigar Hanım onbeş günden beri çektiği lekeli humma yüzünden bakılmakta olduğu Şişli Etfal Çocuk Hastahanesinde ölmüştür.

Cenazesi, bugünkü Salı sabahı saat onda kaldırılarak, namazı da Hastahane camiinde kılındıktan sonra, Beşiktaş yoluyla Rumeli’ne nakil ve Kayalar Kabristanı’na defin edilecektir.

Allah rahmet etsin

İKDAM GAZETESİ, 02.04.1918

FENAFİLLAH

Ruhi nâlânıma girdin gene sen,

Gene ettin beni vakfı şiven.

Çırpınıp inliyerek her gece ben

Ölürüm her gece sensizlikten..

Yükselir ahlarım Allaha…


Ne tahassüs; ne tükenmez heyecan:

Sanırım ruhi alilim zevebân

Edecek aşk ile çırpınmaktan;

O kadar ben sana geçtim ki inan,

Kaaniim şimdi Fena Fillaha!


1 Nisan 1917, Nişantaşı

0
12023
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage