08 EYLÜL, CUMA, 2017

"Okuyan İnsan Düşünmeyi de Öğrenir"

Türk edebiyatının öncü yazarlarından biri olan öykü, roman ve çocuk edebiyatı için pek çok eser kaleme alan Ayla Kutlu ile bir söyleşi.

Ayla Kutlu, Türk Yazınında özellikle “kadın”ın öncesizlikten günümüze uzanan örtük kalmış ne ki çığlıksı varoluş serüvenini kendine özgü biçemiyle yereli evrensel düzlemde başat yapıtlara ağdıran, roman ve öyküleri “1986 Madaralı Roman Ödülü”, “1988 M.B. Rüştü Koray Roman Ödülü”, “1990 Sait Faik Hikâye Armağanı”, “1996 Yunus Nadi Öykü Ödülü” gibi saygın ödüllerle taçlanan, kimi öyküleri, Arapça, İngilizce, Almanca ve Flamancaya çevrilen, yine kimi öykü ve romanları sinemaya uyarlanan ve bu alanda da büyük ödüller alan, aynı zamanda çocuk yazınına da yirmiye yakın nitelikli ürünler veren bir yazarımız. 2017 Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın “Onur Yazarı” seçilen Ayla Kutlu ile yapıtları üzerinde söyleştik.

Sevgili Ayla Kutlu, “kadın” imgesini ve onun tarihsel süreçler içindeki çığlıksı varoluş serüveninin doğa, nesne, mekân görüngülerini kendinize özgü dil, kurgu ve biçeminizle – ve dahası, oluşturduğunuz bilinç akışlarını okura da bulaştırarak- yarattığınız yerelden evrensele uzanan yapıtlarınızla adınızla anılan bir “yazın biçimi” oluşturduğunuz olgusu yanında “kadın”ı ele alış biçiminizle “feminizm” ve “sınıflar arası savaşım”dan daha çok insanoğlunun dişil yapısında perdelenmiş, ayırt edilmemiş bir evreyi açımlıyorsunuz. Yapıtlarınızda şiirsel biçemde yapılanmış; söylenlerden, var olan tüm disiplinleri kapsayan bu ekinsel derinliğinizin oluşum sürecini bizimle paylaşır mısınız?

Kadının özgün kimliğini algılamaya başlayışım, daha sonraları onları yorumlamaya koyulmam erken başladı. Doğduğum ve ilk gençliğim boyunca yaşadığım Hatay, tarih boyunca bir ırklar, dinler, kültürler, toplumsal değerler birleşimi ve barış ortamı oluşturmuştu. İlkokul üçüncü veya dördüncü sınıftan başlayarak insanlarının hoşgörüsü ve yaşam savaşındaki paylaşım ortaklıkları  başımı döndürdü. Acı yaygındı. Yaşam uğraşları sırasında başarısızlık ve acı yaygındı. Çok savaş, çok doğal felaket yaşamışlardı. Yakın çevremde Ermeni Tehciri’nde dinleri ve yaşam koşulları değiştirilmiş olan da vardı. Teyzesinin üstüne kuma olarak gelen Hristiyan Arap kadın da. Çok zeki ve öğrenimine göre yüksek kültürlü annem, yaşamını iyileştirme yolunda günde iki üç kez şehri turlayan bir iğneci karşı komşu ile, duvarlarımız bitişik olmasına karşın ağlamaklı sesi hâlâ kulaklarımda çınlayan “durmayacam, gidecem…” diye yakınan; yüzünü hiçbir zaman görmediğim bir yeni gelin… İki oğulla yirmi beş yaşında dul kalmış kimsesiz bir ümmî “Hoca teyze” ki, yalvar yakar birine okuttuğu mevlût ve duaları ezberleyerek mevlûthanlık yapan ve böylece çocuklarını okutan aydınlık yüzlü Rumeli göçmeni… Her biri ayrı birer öykü olan o  kadınları gözlemeye ve anlamaya başladığımda, kendimi her birinin dünyalarında buluveriyordum. İşte sizin sözünü ettiğiniz Ayla, o çocuk. Algılarını uzun zamanlar içinde geliştirip değerlendirmeye çabalayan ve onları sabırla biriktiren çocuk, genç kız ve çalışan kadın. Erken okudum, rastgele okudum, yaşıma göre çok ağır kitaplara da saldırdığım için, sapıtma sınırlarına dayandığım da oldu sanırım. Kaynağını ve çapını bilemediğim bir algı ve gözlem gücüm olduğu zamanla ortaya çıktı. İnsanları, özellikle kadınları bilimsel veya felsefî kategorilerle değerlendirmeye çalışarak değil, onları yaşamlarının içinde gözleyerek, böylece güçlerini yönelimlerini çözmeye çalışarak tanımayı seçtim. Bu, yaygın ve sıradan değerlendirmeler yapmak yerine,  bireyin özgün doğallığını çözmeyi  gerektiriyordu. Yani Ayla Kutlu’nun dünyasından farklı değerlendirmeleri, ortam ve olayları  kurgulayabilmeyi sağlıyordu. Okur; kahramanı, karakteri izlediğinde kendini sanatsal ortamda buluyordu. Bu, zor olsa da, çekici, sağlıklı ve önümde kapılar açan yöntemdi. Dilime gelince; daha başlarken, her bireyin yaşamındaki şiiri fark etmiş biriyim ben. Bütün marifetim de budur. 

Ayla Kutlu ©Melek İstifçi

25-26 Mayıs 2011 tarihlerinde Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nce adınıza düzenlenen 1. Kadın Yazarlar Sempozyumu’ndaki yapıtlarınıza değin derinlikli yazınsal değerlendirmelerin yanında sempozyum ana başlığının “Ayla Kutlu Edebiyatı” olması da yazın dünyamızdaki yerinizin kalıcılığını imler bağlamında özellikle seçilmiş bir nitem olduğunu gösteriyor. Bu yıl da Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın “Onur Yazarı” seçildiniz. Çağımız popüler kültürün baskın gücüne karşın yapıtlarınızın günümüzde de güçlü soluklarla yaşadığının teslim edilmesine tanık olmak nasıl bir duygu?

Ama  dostum, Yeniyüzyıl Üniversitesi’nin değerlendirmesi bu. Benim değil. Edebiyatta kalıcı olmak düşü elbette insanı kamçılar. Ne var ki, çağımızda ortak zevklerin büyük çoğunluğu “zevksizlikle oluşan güzellik” gibi saçma ve hatta ahmakça savunulan  tercihlere dayandı: Kusurlu ve abuk olan güzel olamaz. Kötülüğün beğenilmesi yanlıştır. Yazarları, çizerleri, modacıları, toplum dışılığı savunan düşünürleri (!) ile çağımız, insanı basitleştiren;  toplum değil, sürü  bilincine kaydıran, saygıyı, onuru, özgünlüğü, sorumluluğu önemsemeyen bir yaşam biçimine çekiyor. Bilemediniz üç yüz dört yüz sözcük yanında üç dört noktalama işaretiyle birkaç yüz bin satan kitaplar yazılıyor. Çok satan kitap yazarından birinin, “Okurum, Allah ömrümden alsın da senin ömrüne katsın, dedi” diye övünmekte. Şükürler olsun: Allah’ın bunu yapmayacağını biliyoruz. Edebiyat insanı karıştırır. Düşündürür, dilin, imgelerin güzelliğini, onlarla oluşan kavramların derinliğini algılayıp kullanmayı, insanı, doğayı, sorumlulukları tanımayı, söylemleri netleştirmeyi, anlaşılır biçimde ifadeyi, irdelemeyi  öğretir. İnsan yalnızca gülen bir canlı değil. Ardında, ama derin, ama yüzeysel iz bırakmalı. Az insanı gözlese bile, irdeleme yöntemiyle çoğuna ulaşarak… İyi bir yazar olmanın ölçütü, düşündürücü sorular üretmek, iyi okurun ölçüsü ise sorulara cevaplar aramak ve aynı yoldan gidip kendini sorular soracak düzeye getirmektir. İyiye, daha üst düzeye ancak böyle ulaşılabilir. Bu çerçevede gerçek edebiyat giderek azalan sayıda kaliteli okura ulaşabiliyor. Kötü kitap iyi kitabı kovuyor; tıpkı piyasa denilen arenada kötü yazarın iyi yazarı yenmesi gibi. Ben ülke insanının düzeyini düşündüğümde az okura ulaşabildiğim kanısındayım.  

©Melek İstifçi

Geniş ve sağlam bir yazın damarıyla genç ve yetişkinlere kült yapıtlar üretirken çocuk yazını alanına da ürünler veriyorsunuz. Çocuk yazını serüveniniz nasıl başladı Sevgili Ayla Kutlu?

Çocuk yazını denince benim her zaman yüzüm güler. Okumanın yaşamıma getirdiği aydınlığı çok küçükken algılamaya başladım. Belki belleğimin güçlü olmasının nedenlerinden biri de budur. Okuyan insan düşünmeyi de öğrenir. Çocuk kitabı yazmayı her zaman çok istedim. Edebiyatla uğraşıp roman ve öyküler yazdıkça, bu isteğim benim için korkutucu bir serüven olarak göründü. Bu konuda yaygın birçok yanlış görüş var: “Yazarın anıları yeter…” Hayır efendim, bu yetmez; anılardan çocuk kitabı olmaz. Yazanlar öyle sanırlar ama olmaz. Çocukluk anıları kendini iyi, akıllı gösteren içtenliksiz metinlerdir. Ben böyle bir şey yapamazdım. Zaman da geçiyordu. Bilgi Yayınevi’nin editörlüğünü yaptığım yıllarda, (seksenli yılların ilk yarısı) Ahmet Küflü – ışıklar içinde uyusun, Bilgi Yayınevinin kurucusu ve sahibi- “Ne Milli Eğitim, ne de Kültür Bakanlığı çocukları ciddi biçimde gündemlerine almıyorlar. İyisi mi, çocuklarımızı okumaya biz yönlendirelim, ilerdeki okurlarımızı kendimiz yetiştirelim,” dedi. Yazarlarımıza birer mektup gönderdim. Metinler gelmeye başladı. Bir yandan da ressam arıyorduk. Başvuranlar oldu. Ünlü bir yazar da çocuk kitabı diyerek bir metin yollamıştı. Adına saygıdan dolayı kitabı Yurdagül Döl’e vermiştim. İki gün sonra Yurdagül Hanım elinde kitapla geldi: Şöyle dedi: Çok siyasi bir metin bu. Dokuz yaşındaki oğlumun böylesi konu ve kahramanlarla koşullanmasını istemem. Ben ona yaşam sevinci ve güç aşılamak isteyen bir anneyim. Bu metin benim amacıma aykırı. Bunu resimlemek istemiyorum. Haklıydı. Kitabı aldım. Odadan çıkarken kapıda durdu, döndü: Yüreğiniz sevgi dolu. Eğer siz yazsanız, resimlemekten çok hoşlanırdım. Şaşırdım, kekeledim ama o gece uyuyamadım. Oğlum küçükken ona okuduğum kitapların ardından bana şöyle derdi: Anne, bana şimdi çok uzun, çok korkunç, hiç bilmediğim, hiç duymadığım bir masal anlat! Uzun uzun anlatmaya zorluyordu ama diğer nitelikler için ısrar etmiyordu. O gece uyumadım. Kalkıp, işe gidene kadar  okul öncesi çocuğa seslenen altı masal yazdım. Bunlardan dört tanesi “Elif Çocuk Dizisi” üst başlığıyla yayımlandı. Diğer ikisi maliyet yüksekliği yüzünden resimlenip hazırlanmasına karşın basılmadı. Aynı gerekçeyle yayınevi, okul çağı çocukları için yazılan, tek renkli ve az resimli kitaplara geçti. Şimdi o kitaplarımın baskıları yok. Bari adlarını sayayım: Akıllı Çocukla Yaramaz Kedi, Acemi Avcının SerüvenleriYaldızlı KaplumbağaBalina Aydın’ın Türkiye Serüveni, İnatçı Bahar Çiçeği, Uykuyu Sevmeyen Kız.

Gılgamış Destanı binlerce yıldır süregelen acılı insanlık yürüyüşünün erkek egemen, feodal ve yayılmacı yapısallığını yüceltip besleyen bir söylen iken, siz, Kadın Destanı yapıtınızla özellikle kadını yok sayan bu söyleni ters yüz edip yeni bir söylen yarattınız.  Aynı yapıtınız içinde geçen “Huvava”nın öldürülüşü bölümüyle de sizi doğayı koruyan ikincil bir “değer dönüştürme” edimine giriştiğinizi görüyoruz. Bu olgu, Kadın Destanı’ndan ağıp 7’den 70’e tüm okurlara seslenen Huvava yapıtınızı ortaya çıkarmış görünüyor. Sevgili Ayla Kutlu, insanlık tarihinde süregelen, günümüzde ise azgınlaşan doğa kıyımına karşı yazınsal tınısı yüksek bu şiirsel çığlığınızın Mezopotamya’dan Antakya’ya uzanan arka planını açımlar mısınız?

Huvava, beni çocukluğumdan beri üzen, unutulmaz bir destan kahramanıdır. O zamanlar  ne çevrenin bozulacağını, ne doğanın insan karşısında sakatlanacağını, ne canlı türlerinin yok olabileceğini, en önemlisi, ne de insanların bu kadar bilinçsizce başka insanları, doğayı, güzellikleri, tüm canlıları telef edeceklerini düşünemezdim. Destanın başındaki ön bilgi bölümünde anlattığım gibi, İlkokul dördüncü sınıf Okuma Kitabı’nda yer alan Gılgameş Destanı’ndaki Huvava bölümü, yıllar boyunca beni çok etkilemişti. Destanı yazmaya karar verdiğimde, olayın geçtiği coğrafya üstünde biraz oynama yapmayı uygun buldum. Kuzeye, memleketim olan Hatay’a çektim. Aynı antik dünyaya… İklim, adı değişse de kuzey güney uzantısında yerleşik sedir ağaçlarının vatanı olan aynı sıra dağlar, karadan denize biraz açılınca, aynı büyük ve derin Akdeniz çukuru bana doğru mekan saptama şansını veriyordu. Okuma metninin dokuz - on yaşımdayken yüreğimi acıtan iki sayfası, daha büyümüş, kanserleşmiş bir trajedi olarak, altmış yıl sonra dünya gerçeğine dönmüş bir aymazlık  destanı olarak yazıldı. Büyük heyecan ve coşkuyla yazdım. Doğduğum ve ilk gençliğimin geçtiği coğrafya parçasını şiirsel bir metin olarak dünyaya sunmuş olmak onur verici.

Huvava, gerçekten de çevre koruyuculuğunun ilk simgesidir. Tüm insanlığa seslenilmiştir. Ana dilimiz yanında, sağlam İngilizce ve Almanca çevirileri ile birlikte ve her sayfasının resimli olarak basılmasını ve dünyaya yayılmasını istediğim bu kitap ne yazık ki, çevirileri bir yana bırakılarak, küçük oylumlu ve yalnızca Türkçe olarak basıldı. Ülkemde kimseler bu çok anlamlı kültür ve onur yapıtıyla ilgilenmiyor. 

Merhaba Sevgi romanınız şiirsel ve duyarlı bir dille akan hayvan ve doğa sevgisinin bir bakıma çobanıl güzellemesi… Hayvan ve insan sevgisinin geçişken ve birbirini büyüten bir sevgi türü olduğunu anlatan… Çok merak ediyorum; bu romanınızla ilgili ne gibi dönütler aldınız sevgili Ayla Kutlu?

Merhaba Sevgi, on yedi baskı yaptı, binlerce çocuğun anılarında yer buldu. Bine yakın mektup aldım. Çocuklar, eleştiriler, hayvan ve doğa sevgisi, kitap ağacı, Sevgi ağacı resimleri gibi… Neler neler yazdılar yazarına. Akıl verdiler, beğendiler, orasının şöyle, burasının böyle olmasını önerdiler. Candan gönülden “Aferin, iyi yazmışsın” dediler. Kaç günde -onlar uzun sürelere alışacak kadar çok gün yaşamadıkları için daha uzun süreleri düşünmek istemiyorlar- yazdığımı sordular. Cevabımdan hoşlanmadılar. O kadar çok zaman harcamamamı salık verdiler. Konunun gelişmesine, devamının yazılmasına ilişkin kendi önerilerini sundular. Sevgi’nin kız olmasına kızdılar. Oğlan olmamasına hayıflandılar. Tersi de oldu. Kitabın pek çok yerinde geçen kahramanların resimlerini yapıp yolladılar… Bazılarını seçip ilginç bir karşı kitap hazırlamayı ilk baskısından beri düşünüyorum. Merhaba Sevgi, neredeyse belgesel bir çocuk romanıdır. Büyük ölçüde yaşam öyküsüne dayandığım Veteriner Hekim ve Avukat Meliha Yılmaz ufacık tefecik, bir kolu dirsek üstünden kesilmiş olsa da çok başarılı, yufka yürekli sevimli bir genç hanımdı. Köyden çıkmış, uzun uğraşlarla iki meslek sahibi olmuş, büyük bir hayvan dostuydu. Onu genç sayılacak yaşta kaybettik. Bugün doğayı ve hayvanları korumayı amaçlayan ve dostlarının kurdukları etkin  vakıf onun adını taşıyor. Onu kaybedeli uzun yıllar oldu ama, onu sevenlerin yüreklerinde yaşadığını biliyorum. Tıpkı bende olduğu gibi. Bana, kanımca dünyanın en kişilikli kedisi olan Abbas’ı vermişti. Abbas’ı yedi buçuk yaşında iken hastalık yüzünden kaybettiğimde, uzun aylar boyunca kendime gelememiştim. Ona kedi değil panter gözüyle bakardık. Kapkara bir panter… Çalışma odamda çerçeveli fotoğrafı tam karşımda asılıdır.

©Melek İstifçi

Mavi Saçlar Pembe Gözler masalınızda, çocuğun düş gücünün gelişmesi ve esinlenmesi olgularının ediniminde; ancak yoğun emek, sabır ve alçak gönüllülük, incelik gibi kimi etik değerlerle de koşut gitmesiyle bir değer kazanabileceği imleniyor. Sevgili Ayla Kutlu, bu masalınız salt çocuklara değil, yetişkinlere de sesleniyor. Yapıtınızın gerçek yaşamdaki karşılığını düşünsel olarak açımlar mısınız?

Çocuk kitaplarında, ben çocuklara öğütler vermekten, nefret ederim. Bu çocukları aptal, öğüt verenin de akıllı olduğu gibi bir saçma önyargıya dayanır. Ne münasebet! Deneyimleri daha az, bilgileri daha dar ve sığ olabilir. Ama yaşam yalnızca görmekten ve yaşamış olmaktan ibaret değil. Sağduyu, algı gücü, ayakta durma yeteneği, beğeni düzeyi küçüklerin de içlerinde vardır. Çocuklar, büyüklerin sürekli pay vermelerinden, onları yönlendirmeye çalışmalarından hoşlanmıyor. Onlar için roman, öykü, şiir yazanlar didaktik yanı önemseyerek taktik vermeye kalkışmamalı. Elbette bunu yaparsınız ama, kuru bir dil, açıkca uyarı biçiminde bir davranış, onların üstünde tam aksi bir  etki yaratabilir. Ben Mavi Saçlar, Pembe Gözler’de, yanlış yapmamak için çok dikkat ettim. Orada pek çok yanlış davranış vardır ama, hiçbir yerinde, “sakın sen böyle yapma, böyle olma,” biçiminde parmak sallama yoktur. Kitabın hareket noktası, o zamanlar henüz on yaşında olan en küçük yeğenim Yağmur Kutlu’nun, “Ben sihirli sopasıyla her şeyi düzelten bir peri istemiyorum. Kabarık kollu, parıltılı tuvalet giyen bir peri de istemiyorum. Ben perimin bazen güçsüz, bazen kırgın, bazen beceriksiz davranması gerektiğine inanıyorum.” demiş ve daktiloda yarım sayfa kadar öykünün ana hatlarını yazmıştı. Birkaç yıl sonra, o metin tekrar elime geçtiğinde, onun dileğini  anlamıştım. Kitabı o zaman yazdım, ondan habersiz olarak basıldı, Kitabın iç kapağında, Anlatan: Yağmur Kutlu, Yazan: Ayla Kutlu, diye basıldı. O kitabı özellikle kız çocukları çok sevdiler. Benim de sevdiğim bir kitaptır. Bütün eserlerim içinde en fazla yönlendirme yapılan eserimdir. Ama yazar Ayla Kutlu olarak tek cümlem yoktur. Çocukların hepsi, alınması gereken dersi aldılar. Benim amacım da buydu zaten.

0
20911
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle