20 MAYIS, PERŞEMBE, 2021

İnsanın Değişmez Yazgısı Karşısında Yaşama Direnmesi Mümkün mü?

Psikoretapist Donald Robertson’ın Marcus Aurelius’un Stoa öğretisiyle şekillendirdiği sıra dışı yaşamının izlerini sürerken bir yandan da Stoa felsefesinin temel prensiplerinin çağdaş bir terapi yöntemine nasıl ilham verdiğini çeşitli örneklerle anlattığı çalışması Roma İmparatoru Gibi Düşünmek üzerine bir yazı.

İnsanın Değişmez Yazgısı Karşısında Yaşama Direnmesi Mümkün mü?

“Hayat bir savaş ve yabancı bir ülkede ikamettir. Yaşamdan sonraki itibar ise unutulmaktan başka bir şey değildir. O zaman insana rehberlik edecek olan şey nedir? Tek bir şey: Felsefe.

​Felsefe şuna dayanır: Bir insanın içindeki dehayı veya ilahi kıvılcımı her şeyden önce şiddet ve yaralanmalardan, acılardan veya zevklerden korumaya, başkalarının eylemleri veya eylemsizlikleri ne olursa olsun, amaçsız, yanlış veya ikiyüzlü hiçbir şey yapmamaya, her yaşayanın, kendisi de aynı kaynaktan geldiği için başına gelen her şeyi memnuniyetle kucaklamaya ve her şeyden önce alçakgönüllü, sakin bir neşe ile ölümü kabullenmeye…”


Psikoretapist Donald Robertson, Roma İmparatoru Gibi Düşünmek kitabında Antik Yunan’da doğan, binlerce yıllık bilgeliğin bugünün “modern” insanını nasıl aydınlatacağını ve sekteye uğramış bir yaşamı nasıl değiştirebileceğini anlatıyor. Beyaz Baykuş Yayınları’ndan Selçuk Alev çevirisiyle yayımlanan kitap, Stoa felsefesinin son dönem savunucularından Marcus Aurelius’un sıra dışı yaşamına odaklanıyor ve günümüz psikoterapi tekniklerinden biri olarak kullanılan Bilişsel Davranış Terapi’nin kaynağı olan Stoa felsefesinden nasıl faydalandığını özetliyor.

“Sıkıntılarla yüz yüze, huzur arayan ve mükemmellik peşinde koşanlar için bir rehber” alt başlığında özetlenebilecek ve Stoacı bir zihin gücü elde etmek ve yaşamda daha derin bir tatmin kazanma amacıyla yazılan bu kitap bir arayış hikâyesiyle başlıyor. Babasının ani ölümüyle kendisini felsefi bir arayışa adayan Donald Robertson, Marcus Aurelius’un felsefesiyle tanışıyor. Kendisi gibi genç yaşta babasız kalan, zenginlik ve şatafat içinde Romalı bir imparatorken bile erdemden ve iyi insan olmanın niteliklerinden söz eden filozofun yaşantısını incelerken, Stoa felsefesinin psikoterapiye nasıl sızdığının izlerini sürüyor.

“Benim en kazançlı yolculuğum gemimin battığı ve tüm servetimi kaybettiğim gün başladı."

Antik dünyanın en önemli okullarından birinin kurucusu Kıbrıslı Zenon tarafından söylenmiştir bu sözler. Bir zamanlar varlıklı bir tüccar olan Zenon, fermente edilmiş kabuklu deniz canlılarından elde edilen ve kralların giysilerini boyamak için kullanılan “kraliyet moru” adıyla bilinen paha biçilmez ürünün ticaretini yapıyordu. Bir gün gemisi fırtınaya yakalandı. Canını zar zor kurtarıp karaya ulaştığında mallarının köpüren dalgalar arasında batışını ve her şeyin geldiği yere, okyanusa geri dönüşünü izliyordu.

Yolculuğunun en kazançlı günlerinin başladığı ilk gün bir dilenciydi. Atina sokaklarında yardım dilenirken kendini Delfi Mabedi’nde buldu. Apollo’ya adanmış bu kutsal tapınakta kadın bir kâhin bulunurdu, Pythia olarak bilinen bu kâhin yerdeki bir yarıktan Apollo ile iletişime geçer ve çeşitli kehanetlerde bulunurdu. Zenon, kâhinin konuşmasını dinlerken “Ölü deniz kabuklarının değil, ölü insanların rengini alın” sözlerini duyduğunda afallamıştı. Şaşkın bir hâlde döndüğü Atina’da kendini bir kitapçıda buldu. Ksenofon tarafından yazılmış Sokrates’in Hatırlamaya Değer Şeyleri adlı kitabını okumaya başladığında kâhinin şifreli sözlerinin mührü kırıldı. Kendisinden yıllar önce dünyadan geçmiş bir filozofun öğretisini özümseyerek “ölü insanların rengine” bürünmesi gerektiğini anladı. Heyecanla kitapçıya döndü ve sordu: “Bunun gibi bir adamı nerede bulabilirim?”

Zenon, soluğu Kinik Krates’in yanında aldı. 20 yıl kendini yetiştirdi ve sonrasında kendi okulunu kurdu. Önceleri kendilerine Zenoncular olarak adlandıran öğrencileri daha sonrasında Stoacılar olarak anılmaya başladı.

Kıbrıslı Zenon’dan (MÖ 334-262) sonra geç dönem Stoacıları arasına adını yazdırmış olan Marcus Aurelius (MS 121-180) Stoa Okulu’nun bayrağını devralanlardandı. Soylu bir aileden geliyordu ve Roma İmparatoru Hadrian’la akrabaydı. Daha çok küçük yaşlardayken takındığı tavırlarla, açık sözlülüğü ve doğruluğuyla Hadrian’ın ilgisini çekmişti. Hadrian, gözetiminde yetiştirdiği Marcus’u ölmeden önce halefi ilan etti böylece Marcus onun torunu olarak tahtını devralacaktı. Ancak bu durum genç Marcus’u oldukça ürkütecekti çünkü sarayda sürdürdüğü yaşamda siyasetin kirli dünyası ve yozlaşmaya yabancı değildi. İmparator Hadrian’ın gittikçe artan hoşgörüsüzlüğü, şüpheciliği ve kendisini eleştirenleri sürgüne yollaması Marcus’un değerlerine tamamen zıttı.

Sonraları Meditasyonlar kitabında sıklıkla samimiyetsizlik ve yozlaşmadan bahseden Marcus Aurelius, tahta geçerken de söz verecekti. O, İmparator Hadrian gibi olmayacaktı çünkü ona göre gerçek güç, şiddet ve saldırganlıktan değil kibarlık ve şefkat gösterebilme yeteneğinden doğardı.

​Onun yaşama bakışını bilgelikle bezeyen bu düşüncelerin mimarlarından biri resim öğretmeni Diognetus’tu. Henüz on iki yaşındayken tanıştığı bu öğretmen ona zamanını çalan şeylerden uzak durmasını öğütlüyor ve onu açık konuşma (parrhesia), hoşgörülü olma konularında eğitiyordu. Diognetus, aynı zamanda küçük öğrencisine zorluğa ve sıkıntıya sabırla nasıl tahammül edileceğini, özgüvenli olmayı, yaşamda az şeyle yetinmenin gereğini, iftiraya nasıl kulak tıkanacağını, başka insanların işine burnunu sokmaktan nasıl sakınacağını da öğretiyordu. Arenada savaşan gladyatörler arasında taraf tutmamayı da… Öğretmeninin genç Marcus’a öğrettiği düsturlardan biri de “Gönüllü olarak zorluğa katlanma” (ponos) idi.

Stoa felsefesinin temel önerilerinden biri olan “Gönüllü zorluğa katlanma” Kiniklerden alınmıştı. En tanıdık temsilcilerden Diyojen’den bildiğimiz üzere Kinikler kendilerini gönüllü olarak zorlarlardı. Kışın soğuk suyla yıkanır, yazın güneşin alnında sıcak kumlarda yuvarlanırlardı. Marcus henüz gençken hayata veda eden Stoacı Epiktetos, geliştirdiği Stoa öğretisinde Kiniklerin çok beğendiği yönlerini de öğretiyordu. Bunlardan birisi “Tahammül et ve feragat et” ya da “Katlan ve sakın” idi. Buna göre insan doğrudan kontrolü dışında olan şeyleri sakinlikle kabullenmeli ve başkalarının hataları karşısında bir şey yapmaktan sakınmalıydı. Resim öğretmeni belli ki Kiniklerden epeyce şey almıştı ancak yine bu Marcus Aurelius’un sarsılmaz bir karakterinin olmadığı anlamına da gelmiyordu. İmparator olduktan sonra ihanetlerle karşılaştığında bile verdiği sözden dönmeyen Marcus, en iyi ilk beş Roma imparatorunun sonuncusu olarak anılacaktı.

Robertson kitapta, bir yandan Marcus Aurelius’un Stoa öğretisiyle şekillendirdiği yaşamının izlerini sürerken bir yandan da Stoa felsefesinin temel prensiplerinin bir terapi yöntemine nasıl ilham verdiğini çeşitli örnekler üzerinden anlatıyor. Örneğin Epiktetos’un “Siz yalnızca bir duygusunuz, temsil ettiğinizi iddia ettiğiniz şey değilsiniz” söyleminin bilişsel mesafe kazanma konusunda imdada koşarak, böylece dış olaylardan, nesnelere bağlanmayarak kendimizi nasıl ayırabileceğimizi gösteriyor. Bunun yanı sıra şeffaflık prensibinden hareketle, zihnimizden geçen herhangi bir düşünceyi o anda yüzümüz kızarmadan yüksek sesle söyleyebilecek kadar saf ve temiz olma idealinin, kişinin her an kendisini gözlemleyerek öz farkındalık kazandırmaya nasıl dönüşebileceğini anlatıyor. “Çünkü” der Marcus, “bizler kendi aptalca fikirlerimizden ziyade başkalarının fikirlerine daha çok değer veririz.” Kıbrıslı Zenon ise bunu şöyle ifade eder:

“Her şeyde çok dikkatli davranmalıyız, sanki biraz sonra hocalarımıza bunun cevabını verecekmişiz gibi.”

“Yorgun gözlerini kapamak için izin verme uykuya
Gündüzün her işini hesap etmeden:
Nerede yanlış yaptım? Ne yaptım? Ve ne kaldı yapılmadık? Demeden…
O zaman baştan sona gözden geçir
​Ve sonra azarla kendini sefil işlerin için ama zevk de al iyilerinden.”


Robertson, kendini gözlemleme tekniğini tüm gün yaparak kendimiz için zararlı davranışları tespit etmenin mümkün olduğunu söylüyor. Antik düşünürlerin sabah ve akşamları yaptığı meditasyonlardan (buradaki meditasyondan kastedilen içsel olarak kendini gözlemleme olarak düşünülmeli) hareketle bize şu soruları sormamızı önerir:

Bugün kötü ne yaptın?

Bugün iyi ne yaptın?

Farklı ne yapabilirdin?

Stoacılar, Sokratik sorgulama tekniğini sıklıkla kendilerine uygulardı. Marcus Aurelius, kendi karakterini ve eylemlerini sık sık inceler ve kendisine sorardı:

“Ben şimdi ruhumdan nasıl yararlanıyorum? Ben şimdi kimin ruhuna sahibim? Bir çocuk, bir tiran, bir koyun, bir kurt gibi mi davranıyorum, yoksa rasyonel bir varlık olarak gerçek potansiyelimi mi gerçekleştiriyorum? Hangi amaçla şu an zihnimi kullanıyorum? Aptallık mı ediyorum? Başka insanlara yabancılaşıyor muyum? Korku ve arzuyla sürüklenerek kendimin yoldan çıkmasına izin mi veriyorum? Şu anda zihnimde hangi tutkular var?”

Felsefe, Marcus Aurelius’a hayat için minnettar olmayı, dalından düşen olgunlaşmış bir zeytin gibi, hem ona hayat veren ağaca hem de yere düşünce tohumlarını alan altındaki toprağa teşekkür etmeyi öğretmiştir. Gündelik hayatta karşılaşacağımız zor insanlar karşısında yapacaklarımız içinse şunu öğütler:

“Kendine şunu söyleyerek güne başla: Ben bugün işgüzarla, nankörle, kibirliyle, düzenbazla, kıskançla, asosyalle karşılaşacağım.”

Ölüm döşeğinde son nefesini verirken imparatorluk hayaliyle ellerini ovuşturanlar başında bekliyordu. Karısı Faustina’yı, kardeşi Lucius’u ve çocuklarını toprağa vermiş, savaşlar ve ulusların düşüşünü görmüştü. Ama o ölüme çoktan hazırdı. Tıpkı kendi infazını kendi elleriyle gerçekleştiren Sokrates gibi. Baldıran zehrinden ölümü içen Sokrates o gün arkadaşlarına dönüp şunu söylemişti: “Felsefe kendi ölümümüzle ilgili uzun süren bir meditasyondur.” Marcus Aurelius bir imparatordu ve onun karşısına dikilen azılı düşman sayısı epey fazlaydı, zihnini eğitmesi bu yüzden elzemdi çünkü Roma’yı yönetiyordu... Ama bu, sıkıntıyı önceden tasarlamak, öfkeyle baş edebilmek, sakinliği korumak, erdemli olmak, ölüme hazırlanmak, korku ve acıyı yenebilmek gibi yeteneklerin bugün bizler için de lazım olduğu gerçeğini ötelemiyor. Hele ki bugünün salgınla kıvranan dünyasında, hepimiz kendi Roma’mızı yani zihnimizi yönetmeye çalışıyoruz. İnsanlık tarihinde nadir yaşanan günlerin içinden geçmek ne tuhaf… Gemisinin batışını izleyen Zenon gibi yaşamın kıyısında bekliyoruz. Değişmez yazgımızın karşısında elimizdekiler bir bir paslanırken yüzümüzü nereye çevireceğimiz sorusu artık daha da çok anlam kazanıyor.

Modern psikolojiden gelen iç görülerin Stoa felsefesiyle harmanlandığı bu kitap, bizleri kendimizi içsel olarak gözlemlemeye davet ediyor. Anlamı bulabilmek için…

0
5454
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage