
Susturulan seslerin kurmacada bulduğu karşılığı, hak ihlallerinin edebiyat yoluyla nasıl görünür kılındığını, yazının zamanlar ve kültürler arası bağlar kurmasını ve kolektif belleğin inşasını inceleyen bir yazı.
Edebiyat, yalnızca sınırları aşan ve farklı kültürler arasında bağ kuran bir sanat biçimi değil; aynı zamanda unutulanı hatırlamanın, susturulanı yeniden duyulur kılmanın ve geçmişle bugünün arasındaki kırılmayı görünür hâle getirmenin bir yoludur. Yazar, dili kullanarak yalnızca kültürel mesafeleri aşmaz; başkasının deneyimine yaklaşmanın, onun acısını, kaybını ve direncini kendi dünyamızda yeniden düşünmenin imkânını da yaratır. Bu nedenle edebiyat, empatiyi besleyen ve kültürlerarası diyaloğu mümkün kılan bir alan olmanın ötesinde, hakikatin peşine düşen bir tanıklık biçimine dönüşebilir. Edebiyat sanatları, “geçmiş olayları bir hakikat arayışı biçimi olarak ele alan çeşitli araç ve yöntemler”¹ aracılığıyla yazar ile okuru, özellikle susturulmuş ve marjinalleştirilmiş toplulukların hikâyeleri etrafında buluşturur. Bir toplumun azınlıkları tarafından belirli geçmiş olayların otobiyografik izlerini taşıyan romanlar, anılar, hibrit düzyazı biçimleri ve şiirler başka toplumların azınlıkları tarafından okunduğunda, bireysel deneyim sınırlarını aşarak ortak bir hafızanın parçalarına dönüşür. Böylece anlatı, yalnızca geçmişi aktaran bir araç olmaktan çıkar; farklı hayatların hafızaları arasında bir bağ kurarak kolektif hafızanın oluştuğu bir alana dönüşür.²
Nadia Seremetakis, beden ile şeyler, kişi ile dünya arasında bir “bedensel iletişim” bulunduğunu söyler. Bu durum, duyular aracılığıyla anlamın istemsiz biçimde açığa çıkması olarak hakikatin algısal kuruluşuna işaret eder. Seremetakis ayrıca, duyuların dil gibi toplumsal ve kolektif bir kurum olduğunu, ancak dile indirgenemeyeceğini belirtir.³ Eğer hafıza geçmişte yaşanmış belirli bir ihlal dönemine aitse, edebiyat hakikatin yapıbozumunu sürdürür. Pierre Nora’nın 1989 tarihli “Between Memory and History: Les Lieux de Mémoire” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, “hafızanın kristalleştiği ve kendisini sakladığı yer, geçmişle bağın koptuğuna ilişkin bilincin, hafızanın parçalandığı duygusuyla iç içe geçtiği belirli bir tarihsel anda ortaya çıkmıştır; hafıza ortamları, yani gerçek hafıza çevreleri artık var olmadığı için hafıza mekânları vardır.”⁴
Edebî metinler, bir toplumda ya da toplulukta bir lieu de mémoire oluştuğunda; karakterler, mekânlar, zaman ve anlatı biçimleri aracılığıyla geçmişin yeniden anlamlandırılabileceği, farklı yüzleşme ve tamamlanma biçimlerine alan açabilir. Sansür, sürgün ya da hapsedilme gibi bir baskı döneminin ardından yazılmış kurmaca bir metin, bir hakikat komisyonu gibi işleyebilir; söylenmemiş olanı görünür kılar, geçmişin sessizliğini bozar ve okurun zihninde kapanmamış bir soru bırakır. Bir ülkede mağdurların ve hayatta kalanların yaşadığı ihlallerin hakikatini arayacak adalet mekanizmaları işlevini yitirdiyse, edebiyat geçmişin susturulmuş sesleri için bir hafıza alanına dönüşebilir. Romanlar ve diğer edebî biçimler, birbirinden koparılmış deneyimleri bir araya getirerek unutulmuş olanı yeniden görünür kılar; parçalanmış hafızalar arasında bir bağ kurar ve hakikatin henüz söylenmemiş sözlerine yer açar. Virginia Woolf şöyle yazar: “Birincisi, hatırlayabildiğim şeylerin muazzam sayısı; ikincisi, anıların yazılabileceği birbirinden farklı yolların sayısı.”⁵ Bu nedenle edebiyat, diller ve kültürler aracılığıyla çeşitliliği kendi ağında ören bir örümcek gibi çalışarak çirkin hakikati dünyaya savurup dağıtabilir.
Buna bağlı olarak, bir romanda işlenen geçmiş olaya ilişkin söylem yeniden gündeme gelir; konu daha fazla araştırılır ve söylem giderek genişler (bunun popüler bir örneği Colson Whitehead’in Yeraltı Demiryolu romanıdır).⁶ Edebiyatın dünya okurlarına sunduğu şey, geçmişte yaşanmış ve çoğu zaman adalet önünde karşılığını bulmamış insan hakları ihlallerini, birinci ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcının perspektifinden yeniden görünür kılmaktır. Edebî metin, yazıldığı anda tamamlanmaz; her okurla yeniden üretilir, yeniden anlam kazanır. Bu karşılaşma, öznelliği yalnızca metnin değil, hafızanın da bir parçası hâline getirir. Böylece edebiyat, insanlık deneyiminin sınırlarını genişletirken toplumların yeniden kurulması için gerekli olan kolektif hafızanın derinleşmesine katkıda bulunur.

Paul Connerton, “Bütün başlangıçlar bir hatırlama unsuru içerir” der.⁷ Ağır travmaların, savaşların, göçlerin, katliamların, zorla kaybetmelerin ve diğer insan hakları ihlallerinin hatırlanması yalnızca geçmişe dönük bir edim değildir; toplumsal hafızanın kurulması ve geçmişle hesaplaşmanın mümkün olabilmesi için bir zorunluluktur. Mağdurların aileleri, hayatta kalanlar ve zarar görenler; ihtiyaç içinde, yas tutarak, ölülerini gömerek ve geriye kalan kemikleri toplayarak geçiş anlatısının bir kapanışa ulaşmasına ihtiyaç duyar. Ancak yara kendi kendine iyileşmeye bırakılırken, geçiş dönemi adaleti üzerine hiçbir tartışma yürütülmeden yüzyıllar boyunca adalet arayan pek çok ülke vardır; buna karşılık bazı ülkelerde geçiş dönemi adaleti mekanizmaları otokrat rejimlerin ardından uygulanır. Rainer Huhle, “(O) hâlde, önceki rejimin iktidarını yenilgiye uğratma ihtiyacı nedeniyle hukukun üstünlüğünün belirli ilkelerini geçici olarak askıya aldığı için mi geçişseldir (..)?”, diye sorar ve ardından sorusunu, “eski rejimin bireylerine karşı ceza usullerinin arzu edilirliği ve amacı; fakat aynı zamanda geçmişle hesaplaşmanın yargısal yoluna ilişkin olası alternatifler”⁸ olarak açıklar.
Geçmişle hesaplaşmanın yargısal yoluna ilişkin olası alternatifler bir kişi için çok geç kaldığında, sanat toplumlar arasındaki bağları yeniden kurabilir. Baskı ve otokrat rejimlerin eliyle şekillenen dönemlerde sanat ve kültür, ya susturulmuş ve marjinalleştirilmiş sesler için alanlar yaratabilir (Breslin)⁹, insanların birbirlerine empatiyle yaklaşmasına yardımcı olabilir, başkalarıyla diyalog kurma imkânı sağlayabilir, katliamdan kurtulanları güçlendirebilir, dili yeniden kurabilir ve tarihi yeniden yazabilir.
Birçok “üçüncü dünya ülkesi” hakikat komisyonlarını, yoğun tarih araştırmalarını, mağdurların ifadelerinin ve sözlü tarihlerin toplanmasını, kurbanların tam olarak nasıl öldüğünün belirlenmesi için adli antropologların çalışmalarının desteklenmesini ve geçmişe ilişkin hakikatin, hayatını kaybedenlerin mezarlarının ortaya çıkarılması gibi ulusal eylemler yoluyla belirlenmesini gerektiren sayısız insan hakları ihlaliyle karşı karşıya kalmıştır. Devlet kaynaklı ihlallerin hiçbirinin geçiş dönemi sürecinden geçirilmediği bir ülkede edebiyat, özellikle ülkenin baskıcı toplumsal cinsiyet rejimi nedeniyle, bir “hafıza merkezi”¹⁰ işlevi görür.
Kurmaca anlatılar, sınırları aşma ve farklı sosyo-kültürel bağlamlardan gelen insanlar arasında bağlar kurma konusunda dikkate değer bir kapasiteye sahiptir.¹¹ Bu edebî eserler, okurlara insan haklarının ihlalinden etkilenmiş kişilerle empati kurma; acı, korku ve direnç duygularıyla doğrudan karşılaşma imkânı sunar. Edebiyat, canlı betimlemeler ve etkileyici karakterler aracılığıyla toplumdaki çoğu zaman göz ardı edilen ya da görmezden gelinen eşitsizlikleri görünür kılar. Dahası edebiyat, egemen fikirleri eleştirel biçimde inceleyerek ve adalet ilkelerini aktif biçimde savunarak baskıcı rejimlerle yüzleşebilir.¹² Metafor ve alegori gibi anlatı biçimleri aracılığıyla edebiyat, toplumsal meseleleri gündelik ve tanıdık bir dünyanın içine yerleştirir; böylece okuru kendi kültürünün acı verici gerçekleriyle yüzleşmeye çağırır. Farkındalığı yalnızca artırmakla kalmaz, görünmeyeni görünür, söylenmeyeni söylenebilir kılar; bu nedenle edebiyat, toplumsal dönüşümün sessiz ama güçlü araçlarından biri olarak işler.
Kurmaca, daha az bilinen ya da görmezden gelinen meselelerin görünürlük kazanmasını sağlar. Yazar, aksi takdirde bastırılacak ya da sessizliğe terk edilecek hassas konular için bir anlatı alanı açar. Böylece kurmaca, görünmeyen gerçeklikleri gün yüzüne çıkarabilir; insan hakları ihlallerinin sessizce kaybolmasına izin vermeyerek, medyanın ulaşamadığı deneyimlere başka bir tanıklık biçimi sunabilir. Karmaşık anlatıların ustalıkla iç içe geçirilmesi ve okurun kendisiyle ilişki kurabileceği karakterlerin yaratılması yoluyla kurmaca eserler, okurları rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmeye ve yerleşik inançlarını sorgulamaya yöneltebilir.¹³ Kurmaca, okuru insan hakları ihlallerine maruz kalmış insanların dünyasına yaklaştırır; onların korkularına, acılarına ve dirençlerine içeriden bakabilmenin imkânını yaratır. Okur karakterlerin yaşamlarına duygusal olarak yaklaştıkça, anlatı ile gerçek hayat arasındaki mesafe de daralır; başkasının deneyimi artık yalnızca okunan bir hikâye olmaktan çıkar, empati yoluyla kişinin kendi hafızasında bir karşılık bulur.
Son tahlilde edebiyat, insan hakları ihlallerini yalnızca anlatmaz; onları okurun karşısında yeniden görünür kılar. Başkasının acısını bir bilgi olmaktan çıkarıp deneyime yaklaştırır; empati yaratır, yerleşik kabulleri sarsar ve ortak bir hafıza alanı açar. Böylece edebiyat, görünmeyeni görünür kılan, uzak olanı yakınlaştıran ve bireysel farkındalığı toplumsal dönüşümün imkânına dönüştüren bir anlatı alanı hâline gelir.

1970’lerde edebiyat dünyasında metnin anlamlarının çoğulluğu üzerine yazan Barthes, yazarın sembolik ölümünün metnin çoğul anlamında açığa çıktığını belirtir; yazarın otoritesi ortadan kalktıkça çoğul anlamın ortaya çıkması mümkün hâle gelir. Son noktayı koyan yazar değildir. Bu noktada “yazarın ölümü” gerçekleşir.¹⁴ Roland Barthes, “The Death of the Author” başlıklı denemesinde, bir eseri yorumlarken yazarın kimliği—politik görüşleri, tarihsel bağlamı, dini, etnik kökeni, psikolojisi ya da diğer biyografik veya kişisel özellikleri—üzerine kurulu okuma ve eleştiri yöntemine karşı çıkar.¹⁵ Bu tür bir eleştiride yazarın deneyimleri ve önyargıları, metnin kesin “açıklaması” işlevini görür. Barthes’a göre bu okuma biçimi görünüşte düzenli ve kullanışlı olabilir, ancak gerçekte özensiz ve kusurludur: “Bir metne bir yazar vermek” ve ona karşılık gelen tek bir yorum atamak, “o metne bir sınır dayatmaktır.” Artık yaratıcı etkinin odağında olmayan yazar yalnızca bir “scriptor”dur; Barthes bu sözcüğü, “author” ile “authority” terimleri arasındaki geleneksel iktidar sürekliliğini bozmak için kullanır.¹⁶ Scriptor yalnızca metni üretmek için vardır; eseri açıklamak için değil. “Metinle eşzamanlı olarak doğar; yazının öncesinde ya da ötesinde bir varlığa hiçbir şekilde sahip değildir; kitap öznesi değildir, kitap onun yüklemi değildir (...) her eser her yeniden okumayla ‘burada ve şimdi’ sonsuza dek yazılır,” çünkü anlamın “kökeni” yalnızca “dilin kendisinde” ve onun okur üzerindeki etkilerinde bulunur. Daha dinamik ve katkıya açık olan metin, kaderini okura açar.¹⁷
Diğer tarafta Rita Felski, Uses of Literature’ın (2011) giriş bölümünde söz konusu çalışmasına neden yöneldiğini açıkça ortaya koyar: estetik değerin etkiden ayrılamayacağını; metinlerle bağ kurma biçimlerinin olağanüstü bir çeşitlilik, karmaşıklık ve hatta öngörülemezlik sergilediğini öne sürer.¹⁸ Empati yaratmak, sempatiyi güçlendirmek ve insanlığın anılarını bir araya getirecek bir alan açmak açısından edebiyat, yaşamın kendisinin estetik değerini ortaya koyar. “Edebiyatın kullanımları” üzerine yürütülen tartışma, Rus Biçimciliğinden itibaren postyapısalcılık, yapıbozum, postkolonyalizm, Marksizm ve feminist ve queer kuramların katkısıyla genişlemiştir. Rita Felski, yukarıda sözü edilen çalışmasında edebî metin ile okur arasındaki ilişkiyi, metin ile okur arasında gerçekleşen süreci tanıma, büyülenme, bilgi ve şok olmak üzere dört kategori altında inceler; bu kategoriler üzerine ortaya konmuş yargıları yeniden analiz ederek soruya yanıt ararken kendi tezini de ortaya koyar.
Tanıma süreci—metin ile okur arasındaki mesafenin bir anda kapanması, ikisi arasındaki bağdan bir “ışığın” doğması—Felski’nin okuma deneyiminin başlangıcında ortaya çıkan o ani yakınlaşmayı tarif etme biçimi olarak okunabilir. Metindeki karakterlere yönelen bu ışık, edebiyatın benliğin kuruluşundaki rolünü de görünür kılar. Felski’ye göre kitap, okura yalnız olmadığını, benzer düşünceleri ve duyguları paylaşan başkalarının da var olduğunu söyleyen bir araçtır; okuma, kişiye bir aidiyet duygusu vererek kendisini kabul edilmiş hissetmesini sağlar. Felski’den hareketle, kurmaca bir karakterle kurulan ilişkinin okurun benlik algısındaki sınırları geçici olarak silikleştirdiğini ve onu anlatıya etkin biçimde katılmaya davet ettiğini söyleyebiliriz.¹⁹
Büyülenme sürecinde okur yoğun bir bağlılık ve estetik nesneye, başka her şeyi göz ardı edecek ölçüde mutlak bir sahiplenme duygusu hisseder. Felski’ye göre ilahi amacın sona ermesi, büyülenmenin de sona erdiği anlamına gelmez. J. Hillis Miller, On Literature’da (2002), Felski’nin aktardığı üzere, edebiyatın büyülü sözcüklerle yabancı bir dünyanın kapısını açtığını ve okuru sihir aracılığıyla başka bir evrene taşıdığını söyler.²⁰ Miller’ın işaret ettiği gibi, “rüyalardakine benzer tuhaf, hayal edilmiş bir zihin hâli” bütün anlatıya nüfuz eder; insanlar otobüs kazalarında ölür, başkarakterler ölmek yerine kimlik değiştirir, bir meleğin sırrı merak uyandırır, zaman kuantum teorisindeki gibi akar (bizim zamanımız ile onların zamanı görecelidir). Bilgi ve şok süreçlerine gelince, her okumada bunların gerçekleşmesi gerekmez; okur olarak kimi zaman bütünüyle bir epifani yaşar, kimi zaman yaşamayız. Şok aşamasında olduğu gibi, her şiddet anlatısının okur üzerinde “şok edici, ıstırap verici, dehşet verici” bir etki yaratması da gerekmez.
Edebiyat, hakikatin bulunamadığı yerde onu icat etmek değil, yokluğunu görünür kılmaktır. Bir hakikat komisyonunun tutanağa geçiremediği, adalet mekanizmalarının kayda alamadığı, tarihin sessizliğe bıraktığı deneyimler edebî metinde başka bir biçimde yaşamaya devam eder. Roman, şiir ya da anlatı bir mahkeme değildir; ama tanıklığın kaybolmasına izin vermeyen bir hafıza alanıdır. Burada geçmiş, kapanmış bir zaman olmaktan çıkar; bugünün içinde yeniden konuşmaya başlar.
Yazar metni tamamladığında hafıza tamamlanmaz. Metin okura geçtiği anda başka bir hayatın içinde yeniden kurulur; bir başkasının acısı, kaybı ya da direnci artık yalnızca ona ait olmaktan kurtulur. Edebiyatın politik ve etik gücü de burada ortaya çıkar: unutulmuş olanı hatırlatmak kadar, kimin hatırlanmadığını sormak. Çünkü bazı hakikatler bir komisyonun raporunda yer almayabilir; bazı isimler hiçbir arşive girmeyebilir. Fakat anlatı onları yeniden çağırdığı sürece, geçmiş bütünüyle susmuş sayılmaz. Edebiyatın direnci, hatırlamanın kendisidir.
Başlık görseli: Ephraim Rubenstein, Book Pile XXIX, oil on linen. Private collection.