
Siang Lu’nun gerçek ile simülasyonun, unutmak ile hatırlamanın iç içe geçtiği bir hikâye anlattığı romanı Hayalet Şehirler üzerine bir yazı.
Siang Lu’nun Hayalet Şehirler başlıklı romanı, insanın gerçekte kim olduğu sorusunu merkezine alan, gündelik hayatı kuşatan dil meselesi üzerinden kişiye bir parçası olduğu dünyaya/coğrafyaya dair sorular yönelten bir metin. Serkan Toy tarafından Türkçeye çevrilen roman, günümüzde geçen ana örgüye paralel bir şekilde zalim bir imparatorun hüküm sürdüğü masalsı bir geçmişle çok katmanlı bir anlatı kurarak genişler. Söz konusu bu iki anlatı arasında dolaşan karakterler, zamanla iktidarın kendi suretini çoğaltma arzusunu görünür kılar. Bu dünyada kişinin sesine sahip çıkması, içinde yaşadığı gerçekliğin nasıl üretildiğini kavrama mücadelesi romanın ana izleğini oluşturur.
Romanın merkezinde yer alan Xiang, Sidney’deki Çin Başkonsolosluğu’nda tercüman olarak çalışmasına rağmen Çince bilmeyen bir karakter olarak ön plana çıkar. Altı aylık bir sürecin ardından Çince bilmediği anlaşılan Xiang, işten çıkarılır ve kendisini oldukça kaotik bir durumun içerisinde bulur. #KötüÇinli etiketiyle kendisine yönelik dijital bir zorbalık/süreç başlar. Bir taraftan oldukça komik, bir taraftan oldukça düşündürücü bir şekilde gelişen bu süreç, kurum ile birey ve bu iki uç arasındaki karşıtlık/karşılıklı ilişki üzerinden ilerler. Kurum işe alım sırasında yaptığı hatayı kabul ederken bütün sorumluluğu çalışanın üzerine bırakır. Xiang’ın beceriksizliği böylece kişisel sınırlarını aşar; kökenine uygun davranmayan insanın teşhir edildiği kamusal bir gösteriye dönüşür. Kahramanın utancı, başkaları için kolayca tüketilebilir bir eğlence olarak okura yeni sorular yöneltir.
Xiang’in bir anda sosyal medyada dikkat çeken bir figüre dönüşmesiyle bu meseleyi değerlendirmek isteyen yönetmen Baby Bao, Xiang’ı Çin’deki Port Man Tou’ya davet eder. Yeni bir şehir olmasına karşın yerleşik bir nüfusu olmayan Port Man Tou, Baby Bao’nun çalışmalarıyla birlikte devasa bir film platosuna dönüşür. Xiang, çok geçmeden bu yeni şehirde yeni insanlarla yeni bir yaşama adım atar. Baby Bao, bu dev platoda hemen herkesin kendisi olduğu bir tür şov planlar. Herkes kendi doğallığında yaşamayı sürdürür, ancak kimin olduğu gibi kimin yapmacık bir şekilde davrandığı bir süre sonra belirsizleşir, ortaya büyük bir kimlik kargaşası çıkar. Böylelikle dış dünyada yaşayanlar (platonun/şehrin dışındakiler) her an onları izleyebilir, böylece bir tür şova hayat verebilirler. Bao’nun tercümanı Yuan, bu süreçte Xiang için belirleyici bir karakter olarak ön plana çıkar, hayatında eksik olan birçok boşluğu doldurur. Xiang ile Yuan, birlikte yelken açtıkları ilişkide ne tamamen birbirlerine güvenebilirler ne de duygularını bütün çıplaklıklarıyla ifade edebilirler. Sürekli bir kuşku, bütün bir şehri kuşatan “izlenme” endişesi onları ve ilişkilerini de derinden sarsar. Birbirlerinde buldukları yakınlığın ne kadarının kendilerine ait olduğundan emin olamazlar.
Romanın ikincil anlatısında İmparator Lu Huang Du, iktidarını şiddetle korurken hakkında anlatılan hikâyelere kulak misafiri olmaktan keyif alan bir figür olarak belirir. Kardeşi Lu Dong Pu’yu zindana gönderir; onun eşi Wuer’i kendi hükmü alanına alır ve sarayın içindeki sonsuz bir labirente kapatır. Wuer’in hayatta kalan çocuğu Lu Shan Liang, imparatorluk sanatçısı tarafından kurtarılıp yetiştirilir ve yıllar sonra mimar olarak saraya döner. Bu hikâyede saray, zindan ve labirent arasında dağılan hayatlar, hükümdarın kaprislerinin sonuçlarını taşır. Baby Bao’nun şehriyle imparatorun ülkesi arasındaki benzerlik, özellikle insanları kendi iradelerinden uzaklaştırıp önceden belirlenmiş roller içinde tutma arzusunda belirginleşir.

Hayalet Şehirler boyunca söz konusu iki anlatının dönüşümlü ilerleyişi, geçmiş ile şimdiyi birbirini açıklayan iki yüzey hâline getirir. İmparatorun dublörleri, yönetmenin yerine dolaşan benzerlerinde karşılık bulur; sarayın resmî duyuruları, şehrin bakanlık bildirimlerinde yeniden işitilir. Okur, bir taraftan imparatorun hikâyesine eşlik eder, diğer taraftan Baby Bao’nun imparatorluk üzerine çekmek istediği filme dair düşüncelerle yüzleşir. Böylelikle neyin gerçek neyin uydurma, neyin sahici neyin yalan olduğu hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz. Böylelikle anlatıcı/yazar, roman boyunca okurun gerçekliğiyle anlatının gerçekliği arasında sürekli girift bir ilişki geliştirir.
Kimlik tartışması, romanın merkezinde yer alana temel başlık/mesele olarak ön plana çıkar ve “dil” tartışması üzerinden şekillenir. Kimliği belirleyen temel bileşen özellikle iktidar tarafından dil aracılığıyla tanımlanır. Dil, insanları birbirine bağlayan ve onları ortak kılan, bir anlamda yönetimi kolaylaştıran bileşendir. Kişi, dil üzerinden ait olduğu coğrafyayı/nüfusu tayin eder ve iktidar onu buna göre değerlendirir. Xiang ise bu örgüyü/ilişkiyi tersine çevirerek beklenmedik bir soruna neden olur. Dil, ana dil ve ikincil dil meseleleri onun üzerinden tartışmaya açılır. Öte taraftan onun dili bir kimlik sorunsalının ötesine taşıması beraberinde yeni soru(n)ları sürükler. Sanat, tam da bu noktada dilin olanaklarını genişleten özerk bir alan olarak imparatorun hikâyesinde kendisine yeni bir karşılık bulur.
İktidar, Hayalet Şehirler’in tartışmaya açtığı bir diğer önemli problematik olarak belirir. Gerek Xiang’ın gerekse İmparator Lu Huang Du’nun hikâyesi zaman ve mekân değişse de iktidar mekanizmasının nasıl da benzer şekilde çalıştığını açıkça ortaya koyar. İktidar, gücü elinde tutmak için hiçbir sınır/engel tanımaz. Sözgelimi ana hikâyedeki yönetmen Baby Bao da ikincil anlatıdaki imparator da yalnızca kendi güçlerini önemserler. Onların haricinde olan ne varsa engellenmek durumundadır ve onların gücü hiçbir zaman kendilerine ortak tanımaz/aramaz. Böylece iktidar, her iki hikâyede de benzer bir şekilde tartışmaya açılır.
Port Man Tou’daki (yeni) iktidarın temel aracı, davranışların sürekli seyredilebileceği duygusudur. Gerçeğe Yakınlık Bakanlığı, şehirdeki temsilin inandırıcılığını denetler; rolünü unutan veya senaryoyu görünür kılan kişi düzeni aksatmış olur. Bütün bölgelerin fiilen gözetlenememesi bu işleyişi ortadan kaldırmaz, çünkü yurttaşların kayda alındıklarına inanmaları yeterlidir. Xiang ile Yuan’ın her bir sözcük seçimine dahi özen göstermesi denetimin insanın zihnine nasıl yerleştiğini açıkça ortaya koyar. Gözetim ihtimali, henüz hiçbir ceza verilmeden konuşmanın sınırlarını çizer. Port Man Tou bu bakımdan, dışarıdan uygulanan baskının gündelik alışkanlığa dönüşmesini sağlayan bir mekânsal oluşum olarak değerlendirilebilir. Nitekim benzer bir durum ikincil anlatıda imparatorun sarayı ve labirent için de geçerlidir. Benzer şekilde söz konusu bu mekânlarda da iktidar kendisi haricinde hiçbir şeye yaşamak, nefes almak, düşünmek imkânı tanımaz.
Labirent, iktidarın öngördüğü işlevin dışına çıkabilen, içinde yaşayan kişinin deneyimiyle dönüşen bir mekân olarak romanı biçimlendiren temel unsurlardan biridir. Wuer’in başlangıçta kapatıldığı bu yapıyı zamanla tanıması, duvarlarına yazması ve geçitlerini kendi hafızasının bir parçası hâline getirmesi, hükmeden ile hükmedilen arasındaki ilişkinin değişebileceğini gösterir. İmparatorun denetim amacıyla yaptırdığı yapı, giderek onun nüfuz edemediği bir iç dünyaya dönüşür. Burada yazmak, yaşananları kaydetmenin ötesinde insanın kendisine ayrılan sınırlar içerisinde hareket edebilmesini sağlayan bir eylem olarak belirir. Wuer’in labirentle kurduğu ilişki, Xiang’ın kendi hayatını anlatma arzusuyla da örtüşür. Xiang adına başkalarının hazırladığı biyografi, onun yaşantısını bir gösteri malzemesine dönüştürürken kendi hikâyesini yazma isteği, bu el konulmuş hayat üzerinde yeniden söz sahibi olma çabasını taşır. Roman boyunca dilin baskıyla ilişkisi kadar, baskı altındaki kişinin kendisine bir alan açabilme imkânı da böylelikle tartışmaya açılır.
Siang Lu’nun bütün bu meseleleri işlerken başvurduğu mizah, romanın eleştirel dilini belirleyen başlıca unsurlardan biridir. İşten çıkarma mektubundaki aşağılayıcı ifadeler, sarayın görkemli unvanları ve felaketlerin ardından yayımlanan resmî açıklamalar, kurumların kendilerine yakıştırdığı ciddiyeti giderek aşındırır. Söylenen ile yaşanan arasındaki mesafe büyüdükçe otoritenin dili gülünçleşir; ancak bu gülünçlük, arkasındaki şiddeti görünmez kılmaz. Aksine okur, zararsız görünen bir sözcüğün yahut törensel bir ifadenin nasıl ağır sonuçlar doğurabildiğini fark eder. Xiang’ın mahcubiyetle alay arasında gidip gelen iç konuşmalarıyla imparatorluk anlatısının gösterişli, yer yer masalsı söyleyişi arasındaki fark da bu etkiyi güçlendirir. E-postalar, duyurular, diyaloglar ve dizelere ayrılan anlatı parçaları, romanın sesini sürekli değiştirir. Böylece metnin biçimi, anlattığı kimliklerin ve gerçekliklerin değişkenliğine katılır; okur her bölümde farklı bir konuşma düzenine, farklı bir inanma biçimine davet edilir.
Romanın edebî göndermeleri de gerçekliğin nasıl kurulduğu sorusunu genişletir. John Milton’ın Yitirilmiş Cennet’inden alınan epigraf ve Xiang’ın eserde Çin’in farklı adlarla anılması üzerine düşünceleri, yaşanan coğrafyayla hayal edilen coğrafya arasındaki ayrımı gündeme getirir. Xiang, gerçek Çin ile imgesel Çin’in yan yana bulunabileceğini düşünürken kendi aidiyetinin de hangi Çin üzerinden değerlendirildiğini dolaylı biçimde sorgular. Çin mahalleleri, turistlerin beklentilerine göre hazırlanan yemekler ve kültürel sahicilik iddiaları bu tartışmanın gündelik karşılıklarını oluşturur. Roman boyunca İlyada, Ulysses ve Moby Dick gibi metinlere yapılan göndermeler edebiyatın zamanla ortak bir hayal dünyası kurma gücüne işaret eder. Baby Bao’nun Moby Dick’i balinanın bakış açısından yeniden yorumlaması, başka birinin hikâyesini anlatırken ona ne ölçüde müdahale edildiği sorusunu beraberinde getirir. Yönetmenin kendisini bütün anlatıların merkezine yerleştirme tutkusu düşünüldüğünde, sanatsal yaratıcılık ile başkalarının hayatı üzerinde söz sahibi olma arzusu arasındaki sınır da giderek tartışmalı hâle gelir.
Hayalet Şehirler, kimliğin başkalarının bakışında nasıl şekillendiğini sorgularken kişinin bu bakışın dışına çıkma çabasını da merkezine alan bir roman olarak şekillenir. İktidarın hemen her yer ve zamanda benzer bir düşünceyle hareket ettiği fikri üzerinden hareket eden roman, ikili anlatı dünyasıyla okura çok katmanlı bir hikâye vadeder.