13 MART, ÇARŞAMBA, 2013

Yasak Hemşerim

Fotoğrafçılığımın gelişiminde lise yıllarımın büyük önemi vardır. Yeşilköy 50. Yıl Lisesi, 70’li yılların ikinci yarısında fotoğraf geleceğimi sessizce biçimlendirmeye başlamıştı. Ortaokulda uçakları çekmek için şaha kalkan fotoğraf sevdamın, beni bugünlere getireceğini tuhaf bir biçimde hissedebiliyordum.

Yasak Hemşerim

Fotoğrafçılığımın gelişiminde lise yıllarımın büyük önemi vardır. Yeşilköy 50. Yıl Lisesi, 70’li yılların ikinci yarısında fotoğraf geleceğimi sessizce biçimlendirmeye başlamıştı. Ortaokulda uçakları çekmek için şaha kalkan fotoğraf sevdamın, beni bugünlere getireceğini tuhaf bir biçimde hissedebiliyordum. Hayatımın ilerleyen aşamalarında, yıllar sonra yeniden buluştuğumuz arkadaşlarımın sorusu hep aynıydı: “Fotoğrafçı oldun değil mi!” Onları haksız çıkarmamış olmaktan dolayı mutluydum.

Lisede kimya hocası Kerim Alp’in kurduğu karanlık odada kırmızı ışığın altında ilk baskıları yapışımız hâlâ aklımdadır. Adını bilmediğim maddeleri eriterek yaptığımız sigara gibi kokan banyonun kontakt baskıda pozlanmış bomboş fotoğraf kağıdını, mucizevi bir biçimde Türkan Şoray suretine çevirişi kolay kolay unutamayacağım anılarım arasındadır.

Geçtiğimiz günlerde -mezun olduktan tam 30 yıl sonra- tüm bu anıların tuhaf duygusu içinde çok yakın bir arkadaşımla Yeşilköy’de buluşup, o günleri anarak neredeyse üç saat sohbet ettik. Sonra arkadaşım beni Yeşilyurt tren istasyonuna bıraktı. Soğuk ve yağmurlu bir akşamüstüydü. İstasyonun uç kısmına yakın bir saçak altına sığınıp Sirkeci yönüne gidecek treni beklemeye başladım. Anılarım canlandı gözümün önünde. Bakırköy’de oturuyordum ve Yeşilköy’e gidip gelirken, hat boylarının o kendine özgü kokusu, trenlerin arkalarında bıraktığı rüzgâr ve istasyonlar, yaşamı banliyölerde geçen tüm çocuklar gibi beni de çok etkiliyordu. Eğer şansınız varsa, arada bir buharlı lokomotif de görebiliyordunuz.

Özellikle ortaokul günlerinde tellerin arasından istasyona gizlice girer, trenlerin ikinci mevki vagonlarına kaçak biner, kapıların dışına tutunur, Menekşe’ye ucuz saatlerimizi sandal kiralamak için rehin bırakır, sandalda bir paket sigarayı aceleyle içer, dönüşte mayolarımızı trenin penceresinden kurutmak için çıkarır, tüm bu yaptıklarımızla yetinmez, bir de trenin raylarına cebimizdeki son bozuk paraları koyarak dümdüz eder ve çok eğlenirdik. Akşam için en çok dikkat etiğimiz şey ise, babalarımıza yanık tenlerimizi farkettirmeden odamıza çekilip uyumaktı.

Tüm bu anıların ışığında ve otomatik bir biçimde yağmurluğumun altından zorlukla Leica'mı çıkarıp, geçmiş günlerin nostaljisi eşliğinde fotoğraf çekmeye başladım. Bir iki dakika sonra özel güvenlik gelip  bana ne yaptığımı sordu.

Ben de fotoğraf çektiğimi söyledim. “Fotoğraf çekmek yasak!” dedi; ben de ona neden yasak olduğunu sordum. Güvenlik nedeniyle izin alınması gerektiğini söyledi. Görevliye, hergün yüzlerce sefer yapan treni, istasyon tabelası ile birlikte, üstelik tüm çocukluğumun geçtiği bu istasyonda çekmek için neden izin almam gerektiğini ve ardından da

bende terörist tipi olup olmadığını sordum. Üniversite kimlik kartımı da gösterdim fazladan. “Tamam hocam.” dedi “Ama amirlerim trende olur ve sizin fotoğraf çektiğinizi görürlerse benim başım yanar. dedi.

28 yaşında, işini layıkıyla yapmaya çalışan bir Anadolu delikanlısıydı güvenlik görevlisi. Basın tanıtım kartım olduğunu da söylediğimde bunun daha da fena olduğundan dem vurdu. Kapıya asılanların görüntülerinin cep telefonlarıyla çekilip internete, Youtube’a konduğunu ve sıkıntı yaşadıklarını söyledi. 15 dakika içinde trenim geldi ve görevli ile vedalaşarak tıpkı eski günlerde olduğu gibi Sirkeci’ye doğru yola çıktım. Yanan sobaların yanından, surların ve iplere asılmış çamaşırların arasından geçerken; aklımda az önce konuştuklarımız, fotoğrafın günümüzdeki durumu ve geleceği vardı. Düşünsenize insanlar trene biniyor, kapılara asılıyor -ki buraya kadar bir zamanlar biz de aynısını yapıyorduk- birbirlerinin cep telefonlarıyla filmlerini çekiyor ve bu da yetmezmiş gibi internette paylaşıyorlardı. İllegal olanın belgelenerek sergilenmesi, güvenlikçilerin görevleri ve Merih Akoğul’un fotoğraf makinesini istasyonda anılarına doğrultması aynı çizgi üzerinde tuhaf bir biçimde kesişiyordu. New York’ta gökdelenin çarpıcı grafik görüntüsüne makinesini doğrultan da, Londra’da metroda sevimli bir detaya birden fazla kare harcayan da, Ankara’da Bakanlıklar’da ağaca konmuş kuşu arşivinde bulundurmak isteyen de, kimi sivil, kimi üniformalı görevliler tarafından engelleniyorlardı.

Fotoğrafın yalnızca belgeleme değil, sanatın en önemli dışavurum biçimlerinden biri olarak ve adeta kabuk değiştirerek 21.Yüzyıl’da hayatımızın tam ortasına yerleşmesi; üstelik yalnızca fotoğraf makinelerinin üzerinden değil, cep telefonlarının kameralarından da hayatımıza böylesine bodoslama dalması bazılarının dediği gibi fotoğrafın elitizminin kırılması açısından iyi olmuştur ama uzantıları fotoğrafçıların hareket alanlarını daraltmıştır. Yapılan kanunsuz işlerle fotoğraf çekim araçlarının paralel biçimde artması, fotoğrafın huzurlu çekim coğrafyasına negatif etkilerde bulunmuştur. Elbette genel anlamda fotoğraf adına zenginlik gibi gözüken bu yayılma, insan özgürlükleri ve bireysel haklar adına aynı olumlu sonucu gösteremiyor. Cep telefonları ile bombalar patlatılıyor, insanlar dinleniyor, suçlular yakalanıyor ve aynı zamanda fotoğraf ve film de çekiliyor.

Cep telefonunun fotoğraf makinesi olarak uluorta herkes tarafından kullanımı, fotoğraf dengelerini bozmuş, kirlilik yanatmış ve fotoğrafın hareket alanına açık bir biçimde sansür getirmiştir. Artık bir yerde fotoğraf makinesi ya da saptama amaçlı kullanılan bir aygıt varsa; kötülük, ispiyon ve özel hayata tecavüz de var, anlamına gelmektedir. Robert Frank’in yıllar önce söylediği bir cümle fotoğrafın günümüzdeki durumunu başarıyla özetlemektedir: “Bugün artık her şeyi fotoğraflayabilirsiniz.”

0
1657
0
Yazar:
Fotoğraf: Merih Akoğul
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle