03 ARALIK, PERŞEMBE, 2015

Yakından ve Uzaktan: Çıplak

Görünürlüğünün ve üzerine yapılan araştırmaların çok sınırlı olduğu Türkiye sanat tarihi belleği, Pera Müzesi’nde açılan “Üryan-Çıplak-Nü” gibi sergiler ile gün yüzüne çıkıyor. Bu tür sergiler MSGSÜ İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılmasıyla artacak; sanatçılara yakından ve uzaktan bakan yeni okumalar yapılabilecek.

Yakından ve Uzaktan: Çıplak

Uzun zamandır Türkiye’nin sanat tarihi belleğine odaklanan ‘konulu’ bir sergi yapılmamıştı. Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen “Üryan-Çıplak-Nü / Türk Resminde Bir Modernleşme Öyküsü” başlıklı sergi, sınırları çizilmiş belli bir konuya ve oradan da sanat tarihine yol almak adına büyük önem taşıyor. Nihayetinde sözünü ettiğimiz; görünürlüğün çok sınırlı olduğu, dolayısıyla üzerinde çok fazla araştırmanın, düşünce üretiminin, kitabın olmadığı, boşluklarla dolu bir sanat tarihi. Nü bu noktada, bu tarihin bireyleri ile karşılaşmanın güçlü ve bir o kadar da keskin yollarından biri. Diğer yandan da serginin ana eksenini oluşturduğu üzere Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan batılılaşma ve modernizm serüvenini düşünmenin bir karşılığı. Bir çıplak, insanlık tarihinde belki de hiçbir zaman sadece bir çıplak değildi; türlü başkaldırıları içinde barındıran bir haldi. Her şeyden önce çıplak, kendini giysi ile kapatan uygarlaşmış insanın soyunuk haliydi; ilkseldi ve doğası gereği oluşturulmuş ahlakın karşısındaydı. Bugün dahi dünya sanat ortamında çıplaklığın bir karşı duruş imgesi olarak kullanıldığına tanık oluyoruz.

Bu sergide birden fazla eseri yer alan İzzet Ziya, Melek Celal gibi kimi sıra dışı sanatçıların üzerine henüz yazılmış bir kitabın da olmadığı dikkate alınırsa, böylesi sergilerin önemi daha da artıyor. Örneğin, serginin hemen başındaki desenler bölümünde Halil Paşa’nın bir nü çalışması yer alıyor. Bir oğlan çocuğunu çizdiği bu nü, çevresindeki diğer nülere kıyasla yumuşaklığı ve duygusu ile hemen dikkat çekiyor. Bu karakalem desende onun resimlerinde hakim olan yumuşak fırça belirgin bir şekilde açığa çıkıyor. Sadece figürleri değil, manzaraları da dikkate alındığında Halil Paşa, Nazmi Ziya ve Avni Lifij ile birlikte Türkiye sanat tarihinin ışığı en iyi hissetmiş ve bunu resimlerinde ustalıkla hakim kılabilmiş üç sanatçısından biridir. Venedikli bir ressamın resimlerinde ışık çok belirgindir; bu, Venedik’in parlak ve sıcak ışığıdır. İstanbul’un ışığı da bu anlamda özeldir. Halil Paşa’nın sadece Mısır’da yaşadığı dönemde gerçekleştirdiği resimlerinde değil, İstanbul’da yaptığı resimlerinde de ışık ve onun yumuşak fırçası çarpıcıdır. İşte söz konusu sergi, sanatçının bir deseniyle karşılaşırken, bu desen ile onun sanatı arasında düşünsel bir bağ kurmak gibi detaylar açısından da önem taşıyor. 

  • Hamit Görele, Nü, Tarihsiz.
  • Namık İsmail, Çıplak, 1925.
  • Melek Celal Sofu, Nü, Tarihsiz.
  • İzzet Ziya, İsimsiz, 1921.
  • Feyhaman Duran, Yazma ve Peşkirli Nü, 1929.
  • Hüseyin Avni Lifij, Alegori, Tarihsiz.
  • Hikmet Onat, Erkek Model, Tarihsiz.

Hikmet Onat, Erkek Model, Tarihsiz.

“Üryan/Çıplak/Nü” başlıklı sergi, sanat tarihçisi Ahu Antmen’in bu yıl içinde kaybettiğimiz Türkiye’nin en müstesna sanat tarihçilerinden Semra Germaner ile yapmayı arzuladıkları ve bir süredir üzerinde çalıştıkları bir sergi projesi. Ahu Antmen’in sergiyle ilgili birkaç yerde özellikle adını andığı gibi Semra Germaner’i burada da anmak kültürel belleğimiz açısından büyük değer taşıyor. Zira bu serginin arka planında önemli bir yeri olan Germaner, bu ülkenin sanat tarihi bölümlerinde 10 yıl kadar önce Türkiyeli sanatçılara ilişkin herhangi bir ders verilmezken bunu yıllar önce gerçekleştiren tek bölüm başkanıydı. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde 4. yıl, hem İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nin Resim Bölümü’nü hem de Paris’te Sorbonne Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirmiş kendisi tarafından verilen bu bir ders, döneminde nitelikli ve kapsamlı Batı sanat tarihi eğitimi almış öğrencilerinin şansıydı. Belleksiz ve aynı oranda da değer verme edimi oldukça zayıf olan kültür ortamımızda sanatçıların ve eserlerinin sadece fiyatları ile dolaşımda olması, buna karşılık büyük bilgi eksikliklerinin ve dikkate değer kitapların ortaya çıkmamasının nedenleri buralarda aranabilir. Bu duruma geçmiş ile ne yapacağını bilememek denebilir, ki sonuçları büyük bir hafızasızlık olarak etkisini göstermektedir. Eserlerin tarihlerinin, isimlerinin ve çoğu zaman kime ait olduklarının dahi muallak olduğu, müze envanterlerinin bunca yıldır gerektiği gibi tutulmadığı bir sanat ortamında kuşkusuz yeni araştırmalara, bilgilere, gerçek resim uzmanlarına ve de saklı kalanları bu tür sergiler yoluyla görmeye ihtiyaç var. Geçmişe yol almak kaçınılmazdır. Ahu Antmen bu açıdan bakıldığında Semra Germaner ekolünden gelen önemli bir sanat tarihçisidir. Antmen’in bu sergiye bir sorunsal ile giriş yapmak istediğini görüyoruz. Bu sorunsal, ‘resmeden ve resmedilen / bakan ve bakılan kim?’ gibi Michel Focault’dan Linda Nochlin’e dek uzanan bir iktidar ve kadın sorunsalı. Günümüz sanatçılarından Özlem Şimşek’in Uzanan Kadın (Halil Paşa’dan Sonra) adlı video çalışmasını serginin girişine yerleştiren Antmen, imgeye ilişkin temel bir soruyu izleyicinin kulağına fısıldamış oluyor. Aslında bu seçim, tarihe hep bugünden baktığımızın da bir göstergesi olarak işlev taşıyor. Bunun hemen ardından 1940’ların başından Güzel Sanatlar Akademisi’nde modelli çalışma fotoğrafının büyük boy bir baskısının izleyicinin karşısına çıkması boşuna değil. Nitekim burada Ali Avni Çelebi, Sabri Berkel, Zeki Faik İzer, Cemal Tollu gibi Akademi hocalarının çıplak kadın model karşısında etüd yapar halde poz verdiklerini görüyoruz. Sergide Mihri Müşfik, Hale Asaf, Şükriye Dikmen gibi kadın sanatçıların eserleri yer alsa da ağırlıklı biçimde sanatçıların erkek olması şaşırtıcı değildir. Resmi yapılanlar sıklıkla kadınlardır, desenler ise çeşitlilik gösteririr, çünkü Akademi’de 1900’lerin başından itibaren zorlu bir süreç içinde ilk önce erkek modeller, sonra kadın modeller resmedilebilmiştir. Şüphesiz, Akademi ya da o dönemdeki adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi çıplak model ile çalışmanın ve daha geniş anlamda Türkiye’nin resim serüvenin en önemli merkezidir. Bununla birlikte, Türkiye’nin resim serüveninde ilk nüler, Tanzimat’tan II. Meşrutiyet dönemine süregiden biçimde Paris’e gönderilmiş öğrencilerin orada takip ettikleri atölyelerde yaptıkları çalışmalardır. Serginin başında Osman Hamdi’den Sami Yetik’inkine, bu çalışmalar görülüyor. İlk önce École des Beaux-Arts’a ardından ilk bağımsız okul olan Académie Julian’a giden öğrenciler yurda döner ve resim macerasının zorlu yoluna adım atarlar. 1916 yılında başlayan “Galatasaray Sergileri” sanatçıların eserlerinin ilk kez toplumla buluşabildiği etkinlik olması açısından büyük önem taşır. İlk nülerin sergilenmesi ise 1922 tarihli “Galatasaray Sergisi”nde mümkün olmuştur. Bu tarihte burada nüleri sergilenen iki sanatçının Namık İsmail ve İbrahim Çallı olması tesadüf değil. Zira bu iki sanatçı figür ve nü resmi denildiğinde şüphesiz akla gelen en önemli isim. Namık İsmail’in Pera Müzesi’ndeki sergide yer alan İzmir RHM koleksiyonundan alınmış 1925 tarihli Çıplak’ı, hiç kuşku yok ki sanatçının nü konusundaki ustalığını gösteren bir başyapıt. İbrahim Çallı’nın bu sergide olmayan Giyinen Çıplak’ı ile birlikte onun bu resmi, Türkiye sanat tarihinin en duyumsal, erotik ve yetkin iki kadın başyapıtından biri olmalı. Namık İsmail, kadın bedenine ne etüd nesnesi, ne çekingenlikle ele alınan bir tür, ne de modernizmin aracı olarak bakmıştır. Onun büyük desen alt yapısı, boyayı ve ışığı ustalıkla kullanışı ele aldığı bedende çarpıcı bir kendine güven ve yetkinlik ortaya çıkarır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde kadın ve erkek ayrımının ortadan kalkıp canlı model kullanımının normalleşmesi de kendisinin okuldaki müdürlüğü zamanında, 1927 yılında gerçekleşmiştir.     

  • Neşet Günal, Dörtlü Güzellik, 1951.
  • Mihri Müşfik, Aynalı Gözde, Tarihsiz.
  • Eren Eyüboğlu, Nü (Erkek), 1942.
  • İzzet Ziya, Kayıktaki Kız, yak. 1915.
  • Zeki Kocamemi, Çıplak, 1941.
  • Halil Paşa, Nü, Tarihsiz.

Halil Paşa, Nü, Tarihsiz.

Özlem Şimşek’in videosundan sonra ardzamanlı bir akışta ilerleyen sergi, 1860’lardan 1970’lere uzanan bir perspektif sunuyor. Burada sanatçıların hangi akımlardan ve sanatçılardan etkilendiğini görmek mümkün. 1930’lardan itibaren André Lhote ve Fernand Léger atölyelerinin, kübizmin ve konstrüktivizmin etkisi eserlerde görülür. Sanatçılar açık bir biçimde Picasso ve Matisse’e bakıp kendilerine örnek alır. Tüm bu doğrudan etkiler içinde sıra dışı örnekler de belirir. Örneğin Eren Eyüboğlu’nun 1920’lerin sonuna tarihlenen neredeyse mizahi Çıplak’ı adeta bir Henri Rousseau resmine bakılıp yapılmış gibidir.  İbrahim Çallı’nın 1939 tarihli Manolyalı Kadın’ı transparan giysili ve çok ‘buralı’ bir kadın tipidir; detaylarıyla, kimliksiz bir nü çalışması olmaması bakımından sıradışıdır. Mihri Müşfik’in Aynalı Gözde’si ideal güzelliği ortaya seren klasik bir eserdir ve onun resimlerinde sıklıkla karşımıza çıkan siyah rengin hakimiyetini burada da görmek dikkat çekicidir. Neşet Günal, 1951 tarihli Dört Güzellik adlı resminde Antik Yunan’a temellenen Üç Güzeller’i yerel bir anlayışla resmederek bu konuya özgü antik güzellik fikrini Anadolu’nun dolgun kadınları ve motifçi bir arka planla değiştirmiştir.

Bu sergide sanatçıların duyumsal ya da biçimsel açıdan nü resmiyle olan mücadeleleri izlenirken kimi sanatçıların diğerlerinden daha parlak bir resim dünyası olduğu da okunabilir. Akademili olmayan ve Paris ekolünden gelmeyen İzzet Ziya bunların başındadır. Madrid’e gidip de daha önce Joaquín Sorolla’nın ev müzesini gezmeyenler, içinde onlarca resmin bulunduğu bu bozulmamış Akdenizli evi ziyaret edip iki sanatçının resimleri arasında nasıl bir iletişim olduğunu görmeli. Evet daha başka resimlerine de bakılırsa İzzet Ziya, Avni Lifij, Ali Avni Çelebi, Namık İsmail büyük ressamlardır ama bunu serginin de bir kez daha gösterdiği üzere çok fazla etkiler altında kalmış, ilginçlikten uzak Zeki Faik İzer için söylemek güçtür. Gene Akademili olmayan ama Halil Paşa’dan özel dersler almış Melek Celal’in sırtı dönük nüleri üzerinde durmaya değer gözükür. Sanatçının, modellerinin isteği üzerine mi yüzlerini saklama düşüncesi ağır basmıştır yoksa kadın figürlere sırtını döndürerek ‘bakılan’ ve ‘temsil edilen’ imgesinde bir başkaldırı mı tasarlamıştır, bilmiyoruz. Sergide Halife Abdülmecid’in nü çalışmalarının olmaması büyük eksiklik. Bu ülkede nü hâlâ tasvip edilmeyen bir tür olarak görülüyor, Milli Saraylar’ın sergiye eser vermeme tavrı bunu kanıtlıyor. Sanatçılar uzun yıllar Paris’ten etkilendiler; Türkiye’nin batılışma ve modernizm hikâyesi anahtarını Paris’te aradı. Bu sergi vesilesiyle burada devlet merciinin tavrı bu iken, Paris, bir devlet müzesi Musée d'Orsay’da İhtişam ve Sefalet / 1850-1910 Arasında Fahişe Resimleri başlıklı bir sergi gösteriliyor. Türkiye’nin sanat- sansür denkleminde daha çok yolu olduğu kesin. Pera Müzesi’ndeki sergi her şeye rağmen bir hareket. Umulur ki bu tür sergiler MSGSÜ İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılmasıyla daha da artacak; sanatçılara yakından ve uzaktan bakan yeni okumalar ortaya çıkabilecek.

Not: Sergi 25 Kasım 2015-7 Şubat 2016 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde görülebilir.

0
5721
4
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle