18 KASIM, PAZARTESİ, 2013

Taner Ceylan röportajı

Taner Ceylan yaklaşık iki yıllık sessizliğin ardından, 2010 yılında başladığı Kayıp Resimler Serisi’nin tüm yapıtlarını, hatta yeni başka işleri de ekleyerek Paul Kasmin Gallery New York’ta sergiledi. Özellikle Amerika sanat dünyasında büyük ses getiren, Türkiye’deki takipçileri tarafından da meraklara vesile olan sergi 26 Kasım’da sona erdi. Sanatçı ile bir araya gelip, geçmişten bugüne geçirdiği süreci, sanatındaki değişimi ve New York sergisini konuştuk.

Taner Ceylan röportajı

Daha önce New York’ta kişisel ve grup sergileriniz olmuştu. Bu sefer New York’ta temsil edildiğiniz galeri ile gerçekleştirdiniz Kayıp Resimler Serisi’ni. Nasıl hissettiniz?

Çok güzel, çok keyifli. Hem süreci boyunca, hem de sergi boyunca çok güzel bir deneyim geçirdik. Benim için bu serinin süreci çok hareketli oldu... Uzun süredir atölyemde resim yapmak dışında hiç bir etkinlikte bulunmadım. Uzun bir ara vermenin getirdiği heyecanın yanısıra, öncekilerden çok farklı bu sergi. Bu sefer Türkiye dışında bir yerde, temsil edildiğim galerinin mekanındayım. Hem de yıllardır üzerinde çalıştığım bir proje ile...

Türkiye’li bir sanatçı olarak Türkiye ya da New York’ta bir galeri tarafından temsil edilmek arasında bir fark var mı sizce?

Daha önce Türkiye dışından galerilerle sergiler gerçekleştirmiştim. Ama temsil edilmek farklı birşey ve fark tamamen çalıştığınız galeri ile ilişkili. Tabiki bir serginin, sanatçının başarısı yaptığı işlerle çok ilintili. Ama eserlerin, sanatçının bir noktaya erişebilmesi için galerinin çalışma biçimi, piyasa ve koleksiyonerle, kurumlar, müzeler, enstitülerle ilişkisi çok belirleyici. Türkiye’de ne kadar yakın, dostane bir ilişki olsa da en iyi galerinin dahi, New York’taki sanat otoritelerinin dikkatini çekmesi biraz zor. Orada olmanız lazım. Kilometrelerce öteden, sadece fuarlara katılarak, kısa seyahatlerde bulunarak Amerika’daki ya da Avrupa’daki bir müzenin koleksiyonuna girmeniz çok kolay değil. Kabul etmemiz lazım ki ilişkilerin yanında, coğrafi faktörler de önemli rol oynuyor. Sanat tarihinde anılmak istiyorsanız 100 yıllık resim ve heykel müzesini iki yıl önce kapatan bir ülkede hakkınızda yazılıp çizilmesi imkansız. Yani tabi kesinlikle New York’ta bir galeri tarafından temsil edilmenin farkını görüyorsunuz, daha da göreceğiz umarım...

Peki sergiye gelen yorumlar, tepkiler nasıl? Sonuçta bir yandan yeni bir sanat izleyicisi ile karşı karşıyaydınız New York’ta...

Tepkiler çok güzel. Herkes çok ilgili, meraklı, biraz da şaşkındı açılışta. Bunu görmek heyecan verici. Detaylı sorular soruluyor olması beni çok sevindirdi. Bir de serginin arka bölümünde bir referans odası yaptık. Osmanlı tarihine, Ingres, Delacroix gibi oryantalist resmin üstatlarına, hem sanatsal bağlamda hem tarih ile ilişkilendirilen makalelere kadar birçok kaynağın olduğu bir oda. Açıkcası bu araştırma odasına Amerika’da böyle bir merak, ilgi olmasını beklemiyordum. Galeri ekibinin, ‘Burası kütüphane gibi, inanılmaz kaynaklar var!’ diyerek araştırıp, inceliyor olmaları, gelenlerin mutlaka bu odada vakit geçiriyor olması inanılmaz. Ayrıca bu araştırma odasında ipad’lerde sunulan Beril Bozdere’nin hazırladığı bir de video vardı. İzleyiciler videoda benim çalışma alanımı, esinlendiğim mekanları görme şansı yakaladılar...

Resimlerle ilgili gelen yorumlar da ilginç. Hikayesini anlatmadan da izleyicinin resimlerle bir ilişki yaşıyor, bir iletişime geçiyor olması çok önemli. Sonuçta sanat tarihinde varolmak istiyorsanız dönemsiz bir iş yapmanız lazım. Önce bakıyor, çok beğendiklerini söylüyor, teknik karşısında şaşırıyor, ardındaki hikayeyi öğrendikten sonra tekrar resme dönüp yorum yapıyorlar... Çok güzel, keyifli bir diyalog başlıyor... Bu diyalog sergi hazırlık sürecinde, sırasında ve umarım sonrasında da böyle devam edecek... Hem galeriyle, hem koleksiyonerle hem izleyicilerle.

Birçok yerde yazıldı, üzerine konuşuldu. Hatta bir de kitap var. Ama yine de bir de sizden Kayıp Resimler Serisi’ni dinleyebilir miyiz

Kayıp Resimler Serisi oryantalist resim anlayışına farklı bir bakış açısı. Şimdiye kadar doğuya hep batının gözünden bakıldı ve bence hiç gerçekçi değil bu bakış açısı. Oryantalist dünya hep farklı, egzotik bir gerçeklikle gösterildi. Delacroix, Ingres, Gerome gibi önemli oryantalist ressamların resimlerinde gördüklerimiz gerçek değil diye düşünüyorum hep. Hep bir ihtişam, güç, keyif gösterilen... Ama mesela, gösterilenin aksine, biraz araştırma yaptığınızda görüyorsunuz ki Harem’de çıplak kadınlardan ziyade o kadınların acısı var. Burada ailelerinden koparılmış köle kızlardan bahsediyoruz. Oysa bize gösterilen tütün içenler, etrafta keyiflenen yayılmış kalabalıklar...

Bir de bugün resmedilen, tarif edilen, görünen bir Doğu var. Yine güç ve ihtişamla sunulan... Demek istediğim şu ki aslında yeni doğu da gayet ortada. Ben Kayıp Resimler Serisi’nde benim gördüğüm, gösterilenden daha gerçek olduğunu düşündüğüm bir oryantalizmi, klasik resim tekniği ile çağdaş bir biçimde, çağdaş fotoğraf sanatından da etkilenerek resmettim. Resimlerim anlık olarak atölyemde çektiğim fotoğraflar gibi görünse de ben 300 yıl öncesini bugüne taşıyan, aynı yüzeyde sunan, tuval üzerine yağlıboya resim yapıyorum. Diğer taraftan şunu da diyorum: İlişkiler ve politika anlamında 300 yıl öncesi ile bugün arasında bir fark yok.

Özetlemek gerekirse; Kayıp Resimler Serisi ile Osmanlı tarihinden söylenmeyen, gösteril(e)meyen bir gerçekliği sunuyorum. Serideki bütün resimler tarihte anlatılmamış ya da değiştirilmiş bir hikayeye dokunuyor.

Resimlerin isimleri genelde belli tarihler...

Evet, daha önce de dediğim gibi, her resim Osmanlı tarihinde, Oryantalizm’de bir döneme, bir hikayeye dayanıyor. Resimlerin isimleri de yine bu durumların, olayların tarihinden geliyor. Hürrem Sultan’ı resmettiğim 1553 tarihi Kanuni’nin oğlunu öldürttüğü tarihe denk geliyor. Politika, güç, iktidar uğruna herşeyi satabilecek bir ifadeye sahip Paşa’yı betimlediğim 1881 ise Atatürk’ün doğumu Osmanlı’nın batışını simgeliyor benim için. Hepsinin tarihte denk geldiği bir hikaye var.

Resimlerinizi hiperrealist olarak tanımlanıyor. Ama siz emotional realistic / duygusal gerçekçi olarak tanımlıyorsunuz. Bu tanımlamayı biraz açar mısınız?

Benim için resim ile ressam arasında, dışardan gelecek hiçbirşeyden etkilenmeyecek bir ilişki var. Bu ilişkinin herhangi bir dijital teknikle ya da fotoğraf ile yakalanabileceğine inanmıyorum açıkcası. Diğer taraftan, ressam ile izleyici arasındaki ilişki ise insan ile iki boyutlu bir yüzeyden daha fazlası. Bu iki ayrı dünyanın arasındaki, izleyici ile resim arasındaki ilişki ile devam eden, süregiden bir ilişki. Çünkü resim enerji ve hislerin taşıyıcısı ve dolayısıyla sanatçı da... Bu yüzden resimlerimi duygusal gerçekçi olarak tanımlıyorum. Bir anlamda resimlerime bakıldığı zaman boyadan ziyade bakışların, kanın, tenin, tebessümün algılanması benim için esas.

Taner Ceylan, 'FakeWorld', Oil on canvas, 160x130 cm, 2011, Private Collection

Hayatınızda sanatınızı ve hayatınızı etkileyen önemli olaylar var mı? Nedir onlar?

Bir kere kültürlerarası bir kimliğim var. Bunun beni hep bir noktada etkilediğini düşünüyorum. Almanya’da doğup orada yaşadım ve ardından,Türkiye’deydim. Bu durum bana çalışma biçimi ve kavramsal anlamda farklı bir bakış açısı katıyor ister istemez. Bundan başka, 80’ler Türkiye’sinde sanat okuyor olmak, üniversitede ders verirken bir resmim dolayısıyla görevimden alınmış olmam hayatımda, sanatımda ilginç noktalar. Resmimin böyle bir gücü olması, bir durumu etkiliyor olması önemli.

Kimilerine göre sanat dünyası özel ve bir çeşit kapalı bir alan. Sizce sanat ulaşılabilir, erişilebilir mi olmalı yoksa kendi içinde bir yapısı, kalabalıkları ile mi var olmalı?

Sanatın kendi içinde seviyeleri var. Sokaktaki adamın Wagner dinlemesini, veya Bacon’ın resimlerini anlaması beklenemez. Ama pop sanatından hoşlanması normaldir. Andy Warhol’un Marilyn'ine kayıtsız kalamaz. Yüksek sanat için gözünüzün ve kulağınızın belli bir eğitimden geçmesi gerekir. Dücane Cündüoğlu’nun ima ettiği gibi, topluma ‘hamburger lezzetli hepiniz yiyin’ önermesini yapamayacağınız gibi enginar lezzetsiz diye de yasaklayamazsınız.

Sanat için daha fazla ulaşılabilirlik kişilere verilen ve tanınan eğitim imkanıyla alakalı diye düşünüyorum.

Uluslararası sanat alanında ismi duyulan çağdaş sanatçılardan birisiniz. Yaptığınız cesur işlerle, yapıtlarınızla ve cesaretinizle Türkiye’den sanatçıları etkilediğinizi, bir yol açtığınızı düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Elimden geldiğince destek olmaya da çalışıyorum. Özellikle genç sanatçılar için... Yaşadıklarımla, geçirdiğim deneyimle yapabildiğim kadarıyla genç sanatçılara bir yol gösterebilmeyi diliyorum. Sanat sahnesine çıkarlarken onları destekliyor, cesaretlendiriyorum.

Bir de ‘Her galeri kendi Taner Ceylan’ını arıyor’ gibi bir durum var son dönemde. Istanbul’da fuarlara gittiğinizde birçok galeride hiperrealist resimler var... Buna ne diyorsunuz?

Ben olabildiğince çok genç sanatçı olsun, galeriler tarafından temsil edilsinler istiyorum. Olsun... Çok disiplin gerektiren, emek isteyen bir teknik hiper gerçekçilik. Ama unutmamak lazım ki tekniğin yanında başka şeyler de gerekiyor daha ileriye gitmek, daha yukarı tırmanmak için. Genç sanatçılarla iletişimde olmayı, destek olmayı bu yüzden seviyorum. Ne güzel her galeride bir Taner Ceylan olsa... 

0
3397
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle