30 EKİM, CUMA, 2015

Politikalarımız Gibi Sanatımız da Dibe Vurmuş Durumda

Sanatçı Ramazan Bayrakoğlu, saten kumaşın parlaklığı ve piko dikişinin feminen duruşunu, işçiliği madeninden değerli taşlar gibi titizlikle ürettiği resimlerine yansıtıyor. Film kareleri, gazeteler ve dergilerden gözüne çarpan, dikkatini çeken fotoğrafları yepyeni bir sanat diliyle tekrar dönüştüren sanatçı, Paris’teki Galerie Lelong tarafından temsil ediliyor. Sanatçı ile hayat, Contemporaray İstanbul, yeni çalışmaları, işlerinin hikayeleri ve şehirler hakkında konuştuk.

Politikalarımız Gibi Sanatımız da Dibe Vurmuş Durumda

Önceki çalışmalarınızdan Alexandra Maria Lara’nın Portresi ile henüz İzmir’de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okurken, Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde karşılaşmıştım. (Sonra İstanbul Modern’de de yollarımız bu işle kesişecekti.) Karşısında uzun süre vakit geçirdiğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Bu derin kaygılarla bakan kadının hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Bu resim aslında beş adet üretilecek bir serinin ilk örneğiydi. Görüntü Der Untergang (Çöküş) filminden bir kare. Bu resim serisi popülerleşmemiş filmlerden alınan karelerden oluşuyor. Portreleri, filmlerdeki kadın oyuncuların kaygılı ve endişeli yüzlerinden seçiyorum. Oyuncuların önemi ne kadar düşükse değeri benim için o kadar artıyor. Bu portreleri tamamen sezgisel olarak seçiyorum, belli bir ön koşulum yok. Şu an bu seriden üç adet yaptım, ikinci resim Land of Plenty filminden Michelle Williams (ben yaptığımda yeni duyulmuştu, fakat bu filmden sonra popüler bir oyuncu oldu), üçüncü resim ise Ruanda katliamını anlatan Sometimes in April filminden Michelle Rugema’nın portresi. Geriye iki resim daha kaldı fakat belli bir tarih sınırım yok, ne zaman bu seriye uygun bir görsel çıkarsa o zaman yapacağım diğer resimleri.

Çalışmalarınızda birçok renkli kumaşı bir araya getiriyorsunuz. Bize kullandığınız tekniği anlatır mısınız?

İlk resimlerde kumaşları manifaturacılardan alıyordum, fakat böyle hazır kumaşla ancak 200-250 kadar renk seçeneğiniz oluyor, bu bir resim için komik bir oran. Özellikle bir rengin en fazla üç-dört tonunu bulabiliyorsunuz. Oysa bir portre resminde aynı rengin en az 50-60 tonuna ihtiyaç duyuyorum, bu oran gittikçede artıyor üstelik. Dolayısıyla 250 renkli bir seçenekle istediğim resmi elde etmem mümkün olmadığı için ilk bir iki resimden sonra kumaşları kendim boyamaya başladım. İlk kumaş resmimde kullandığım renk sayısı 20 civarıydı, şimdi resimlerde 200-250 ayrı renk kullanıyorum. Renk olasılıklarının artması çok önemli çünkü renk ne kadar çoksa resim o kadar ikna edici oluyor.

Tekniğin sürecini ayrıntılarıyla anlatmak tekniğin kendisi kadar yorucu ve uzun olur fakat öz olarak sıralama şu şekilde ilerliyor: Tasarım aşaması, boyaların hazırlanması, kumaşlarının boyanması, kumaşlardan kalıp çıkarılması, renk gruplarının sınıflanması, resmi oluşturacak parçaların tek tek yapıştırılması, tuval bezinin sabitlenmesi, bütün parçaların dikilmesi ve son olarak tuvale germe.

Çoğu sanatçı kendisine bir tema belirler ya da bir durum saptar ve işlerine de kendisi için tasarladığı bu yol haritası ile yaklaşır. Sizin bir temanız var mı? 

Konularım çok net görünüyor fakat tema daha muğlak bir şey benim için. Figüratif bir resim dili kullanmama rağmen tematik bir durumu çok okunur hale getirmek istemedim şu ana kadar. Fakat önümüzdeki yıllarda bu durum biraz değişecek. Önemsediğim şeylerden birisi, bir yapıtın içeriğinin bir başka yapıt olması; yani resmin daha önceden üretilmiş bir eserden beslenmesi. Bu alıntılama durumu postmodern sürecin başlangıcında çok gündeme gelmişti. Fakat derdim postmodernde olduğu gibi geçmişi kullanmak veya başyapıtları tekrar yorumlamak falan değil. Temel hedefim resimlerimi kendi ürettiğim başka eserler ve düzenlemelerden üretmek. Aslında bunu kısmen yapmaya da başlamıştım fakat önümüzdeki süreçte bu durum daha belirgin hale gelecek. Son ARTINTERNATIONAL’da sergilediğimiz Allah’ın A’sı resmi buna bir örnek aslında, bu resim için 1000 adet yapay çiçekle bir düzenleme yaptım, fotoğrafladım ve sonra bu fotoğrafı resme dönüştürdüm. Aslında bu çiçek düzenlemesinin kendisi de sergilenebilir bir rölyef çalışmasıydı fakat fotoğrafladıktan sonra bütün hepsini söktüm, geriye sadece yaptığım resim kaldı. 

  • Elfin I 2015 I Embroidery on canvas I 165 x 250 cm
  • Boiling Blood I 2015 I Industrial acrylic on plexiglas I 173 x 240 cm
  • Sena II I 2015 I Industrial acrylic on plexiglas I 167 x 240 cm
  • Vue Expo, R. Bayrakoğlu, 2015

Vue Expo, R. Bayrakoğlu, 2015

2012 yılında Christie’s’in Dubai’de düzenlediği müzayedesinde Sandra isimli portreniz 92 bin 500 dolara alıcı buldu. Bu çalışmanızın hikayesini öğrenebilir miyiz? Ayrıca bu bağlamda Türk ve dünya sanat piyasası için neler düşünüyorsunuz? İki piyasa arasında uçurum var mı?

Müzayedeler hiçbir şeyin ölçüsü değil ve her ay müzayede mantığıyla sanata müthiş bir zarar veriliyor. Müzayedede satılmayan resim kötü, satılan resim iyi algısı yarattılar, bu tamamen yanlış bir algı. Müzayede evleri yapısı gereği spekülatif satışlara çok açıktır, gerçek olmayan satışlar da yapabilir ya da bu platformu bir sanatçıya zarar vermek amacıyla tehdit olarak kullanabilirsiniz kolayca. Algı yanılsaması yaratmanın en iyi yolu müzayede satışıdır. Kişisel olarak hangi fiyattan satılırsa satılsın resmimin müzayedede yer almasından hiç hoşnut değilim. Türkiyede sanat alanındaki bütün aktörlerin oyunu yanlış oynadığını, aceleci ve sadece paraya dayalı planlar yaparak bütün her şeyi mahvettiğini düşünüyorum. Beş, altı yıl önce dünyanın parlayan bir yıldızı gibi görülüyorduk, şimdilerde ise politikalarımız gibi sanatımız da dibe vurmuş durumda. Önümüzdeki beş yıl müthiş şeyler olacak diyen ya da bu duyguyu birazcık olsun içinde taşıyan biri var mı bilmiyorum. Bu bağamda Sandra resminin kaça satıldığının da bir önemi kalmıyor benim için, tekne battığında cebinizde ne kadar para olduğunun bir önemi yok çünkü. Sanat bir bütün olarak doğru ve iyi olmak zorunda, eğer böyle değilse bireysel başarı ve kazanç kısa süreli bir yanılsamadan ibarettir çünkü.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Resim Bölümü mezunusunuz ve sonra da İzmir’de kalıp çalışmalarınıza devam ettiniz. Hâlâ İzmir’de mi yaşıyorsunuz? Sizce bir sanatçı için yaşadığı şehir önem taşıyor mu? 

İzmir uzun süre benim korunaklı sarayım gibi oldu, burada üretmek ve sadece yapacağım işe odaklanmak gibi bir konforum vardı. Profesyonellik düzeyi arttıkça kentin olanakları gerçekten ciddi bir sorun olmaya başladı. Herhangi basit bir teknik aracı bile bulmak, bir işi düzgün yaptırmak eziyete dönüştü. Örneğin profesyonel bir tuval kasnağı yapmayı becerecek kaç İzmirli marangoz var bilmiyorum, ben şu ana kadar bulamadım çünkü. Uluslararası bir sanatçı olma konusunda bir isteğim var fakat İzmir’in şu anki koşullarıyla bu düzeyi tutturmak çok zor. Ama İstanbul’da olmayı da hiç istemiyorum. Nasıl bir çözüm üreteceğim bilmiyorum.

Öte yandan aslında kent kendi ruhunu sanatçıya yükler diye düşünüyorum, kent dinamikse yavaşlığınızdan rahatsızlık duyarsınız, kent yavaşsa yavaşlarsınız. İzmir bu heyecanı veren bir kent mi diye sorunca çok öyle olmadığını görüyorum. 

Şu an Galerie Lelong ile çalışıyorsunuz. Paris’te bir galeriyle çalışmak ile İstanbul’da bir galeri ile çalışmak arasında ne gibi farklar var? 

Aslında prensip ve uygulama anlamında hemen her şey aynı, fakat etik düzey ve üslup bakımından muazzam bir fark var. Başka röportajlarda çok sık dile getirdiğim için benim için çok yorulan bir konu bu, ne kadar söylerseniz söyleyin herhangi bir şey de değişmiyor üstelik. Çok net bir ifadeyle söylersem Türkiye’den farklı olarak sanatçıyı galeriye para kazandıran sözleşmeli bir işçi gibi görmüyorlar. Kişisel olarak bu deneyimimden fazlasıyla memnunum.

  • Portrait of Alexandra Maria Lara I 185 x 250 cm I Mexed media on canvas I 2008
  • Sandra, 2012 Industrial acrylic on plexiglass, 180 x 280 cm 
  • A for Allah I 209 x 192 cm I Industrial acrylic on plexiglas I 2015

A for Allah I 209 x 192 cm I Industrial acrylic on plexiglas I 2015

Dünyada düzenlenen fuarlar hakkındaki görüşleriniz neler? Sizin de bizzat katıldığınız fuarlardan izlenimlerinizi bizimle paylaşır mısınız? 

Arada çok bir fark olduğunu düşünmüyorum, iyi sanatçılar ve iyi galeriler gerçekten fuarlara gerekli enerjiyi verebiliyor. Galerilerin fuarların satış potansiyeline göre pozisyon aldıkları hemen belli oluyor. İyi ve prestijli fuarlarda bazı galerilerin standlarını dolaşmak gerçekten çok keyifli. Fuar denen şey eninde sonunda dev bir gösteri alanı. İyi işler sergileniyorsa sanatçı olarak böyle toplu bir sunuyu büyük bir zevkle izliyorum. Fakat sergilemeler rutine dönüştüğü an bütün büyü kayboluyor doğal olarak.

Bu yıl Contemporary İstanbul B1-105 numaralı bölümde izleyici sizin işlerinizle de karşılaşacak. Katılımcıları neler bekliyor? 

Fuar için düşündüğüm iki resim de yapım aşamasında, sanırım fuara ucun ucuna yetişecek. Emek süreci çok uzun olduğu için çoğu zaman bu tür programlı sergilere yetişmekte zorlanıyorum. Eğer bir aksilik çıkmaz ise ilk defa bir erkek çocuk portresi sunmuş olacağım. Portre Funny Games filminden bir sahne, çocuk oyuncu Stefan Clapczynski’nin portresi. Diğeri kendi çektiğim bir fotoğraf, son derece gergin bir ifadeye sahip bir genç bir bayanın portresi olacak.

Son soru olarak da yeni çalışmalarınıza başladınız mı? Bize yeni projeleriniz hakkında bilgi vermek ister misiniz? 

Lelong Galeri’de açtığım sergide en büyük sorunlardan birisi resimlerimin boyutu oldu. Lelong Paris standartlarında aslında büyük bir galeri fakat buna rağmen ürettiğim sekiz resmin sadece beşini sığdırabildik. Aynı şekilde bu boyutlar özellikle fuarlarda kısıtlı hacimlere sahip alanlar için çok zorlayıcı oluyor ve bazı resimleri boyutundan dolayı kullanamıyoruz. Bu nedenle 2016 yılından itibaren büyük boy resimlerle beraber çok daha makul boyutlarda resimler yapmaya başlayacağım. Sanırım bu resmimin dolaşım pratiğin çok daha artıracak.

Bunu dışında 2016 içinde iptal ettiğim resimlerin üzerlerini boyayarak kullanılamaz hale getireceğim, bu süreci video ve fotoğraf ile kaydetmeyi ve paylaşmayı düşünüyorum. 

0
5736
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle