12 MAYIS, PAZARTESİ, 2014

Plat(t)form 2014 Notları

 

Plat(t)form, İsviçre’deki Fotomuseum Winterthur’da (Winterthur Fotoğraf Müzesi) sekiz yıldır düzenlenen, genç sanatçıların/fotoğrafçıların portfolyolarını sundukları ve izleyici olarak herkesin katılımına açık bir etkinlik. Aslında Plat(t)form’u klasik bir portfolyo değerlendirme ve sanatçı sunumu olarak tanımlamak biraz haksızlık olacağından, etkinliği ‘açık stüdyo’ veya bir forum alanı olarak konumlandırmak daha doğru olacaktır. 

Plat(t)form 2014 Notları
<p> </p>

Bu yıl 24-25-26 Ocak tarihlerinde gerçekleşen Plat(t)form 2014’e katılan sanatçılardan biri olmanın yanı sıra özellikle de organizasyonu ve Türkiye’de alışık olduğumuz müze kurumlarından ayrışan yapısı ile size kendinizi rahat hissettiren bu enerjinin içinde olmak da heyecan vericiydi.

Plat(t)form’a ev sahipliği yapan ve direktörlüğünü Thomas Seelig ile Duncan Forbes’in yaptığı Fotomuseum Winterthur, 1993 yılında kurulmuş. Üç farklı yaklaşımın birleşimi üzerinden sergiler ve etkinlikler gerçekleştiren müze, fotoğraf tarihiyle birlikte günceli de takip edip bunu iyi temsil edebiliyor. Bir yandan klasik müze mantığıyla fotoğraf tarihini arşivledikleri 19. ve 20.yüzyıla ait önemli fotoğraf projelerini sergilerken, diğer yandan da çağdaş fotoğrafçıların veya fotoğraf üzerinden işler üreten sanatçıların sergilerine ev sahipliği yapıyorlar. Yaklaşık dört bin eserden oluşan bir koleksiyona sahip olmaları edindikleri misyonu da bir anlamda açıklıyor aslında. Aynı sokakta karşı karşıya konuşlanan iki binada açılan sergilere zaman zaman müze koleksiyonu üzerinden yapılan küratöryel seçkiler de dahil ediliyor. 2003 yılında, sergilere paralel olarak müzenin fotoğraf dünyası için önemli bir merkez olması hedeflenerek, kütüphane ve seminer odaları kurulmuş. Böylece Avrupa’daki yeni üretimlere bakmak ve bir arşiv oluşturmak amacıyla bu forum alanı müze bünyesine eklenmiş. Bu üç yaklaşımın bir sentezi olarak ve güncele daha yakın duruşuyla Fotomuseum Winterthur’un fotoğraf alanında önemli bir kurum haline geldiği kolaylıkla söylenebilir ki bunda da Plat(t)form’un yıllar içerisinde önemli bir katkısı olduğu gözden kaçmıyor.

Plat(t)form, her yıl birçok farklı ülkede sanat alanında çalışan profesyonellerin yine dünyanın birçok ülkesinden önerdiği ‘genç’ fotoğrafçıların/sanatçıların davet edilmesiyle gerçekleşiyor. Bu yıl 50 ayrı profesyonelin aday gösterdiği 160 fotoğrafçı/sanatçı, müze küratöryel ekibi tarafından 42’ye düşürülmüş ve 3 güne yayılan bir program oluşturulmuş. Katılan sanatçılarla beraber işleri takip etmek ve üzerine konuşmak üzere sanat alanından davet edilen uzmanlar arasında bu yıl Tate Modern’in fotoğraf küratörü Simon Baker, Krakov Fotoğraf Ayı’nın direktörü Karol Hordziej, sanatçı Shirina Shahbazi, koleksiyoner, yayıncı ve blogger Laurence Vecten, Fotomuseum Winterthur direktörleri Duncan Forbes and Thomas Seelig bulunuyordu. Ayrıca İsviçre’de sanat alanında birçok projeye destek veren Pro Helvetia Vakfı da müze ile işbirliği neticesinde uluslararası alanda çalışan beş küratörü etkinliğe katılmaları, deneyimlerini aktarmaları ve olası işbirlikleri geliştirmeleri için İsviçre’ye davet etmişti. Plat(t)form, vakfın görsel sanatlar alanındaki proje danışmanlarından Caroline Nicod’un tabiriyle ‘kürasyonu yapılmış’ bir portfolyo sunum etkinliği olarak dünyaki diğer örneklerinden ayrılıyor. Nicod, fotoğrafın güncel sanatla iç içe geçen önemli bir platform olması nedeniyle müzenin bu etkinliğini vakıf olarak çok önemsediklerini ekliyor ve son olarak kurumlararası işbirliğinin önemine vurgu yapıyor.

Özellikle 1990 sonrası çağdaş sanatın gelişimine paralel olarak fotoğrafın kendine aradığı yeni ve deneysel diller, çok daha sonraları kendine bir alan buldu. Müzenin direktörü Thomas Seelig, artık yeni mecralar, yeni iletişim olanakları, fotoğrafın çağdaş sanatta kendine yeni hareket biçimleri geliştirmesinin bugün çok daha görünür olabildiğini ve son sekiz yıldır Plat(t)form’a seçilen sanatçılara/fotoğrafçılara da bakıldığında bunun görülebildiğini söylüyor. Özellikle son yıllardaki sunumlarda hemen hemen tüm sanatçıların diğer disiplinlerle bir şekilde iç içe geçmiş enstalasyonlar ürettiklerini hatırlatıyor. Etkinliğin fikir babalarından biri olan Seiling, zaten Plat(t)form fikrinin temelinde bu üretimleri ve yeni iletişim kanallarını bir araya getiren bir sinerji yaratmak olduğunu ekliyor.

Bu yılki Plat(t)form, küratörlüğünü Paul Graham’ın yaptığı ve müzenin koleksiyonundan seçtiği işlerden oluşan ‘This Infinite World’ün sergilendiği salonda organize edildi. İki gün boyunca ikişer saatlik periyodlarda kırk iki sanatçının kendilerine ayrılmış masalarda işlerini sergilediği, sunum yaptığı, ziyaretçilerin ve katılımcıların masaların etrafında gezinerek işler üzerine doğrudan sanatçısıyla konuşma/tartışma fırsatı yakaladığı yoğun bir programa sahne olan Plat(t)form’a seçilen sanatçılar Hollanda, Portekiz, Fransa, Almanya, Danimarka, Macaristan, Finlandiya, Lüksemburg, İsviçre, İtalya, Yunanistan, İrlanda, Estonya, Türkiye ve İngiltere’den gelmekteydi.

Katılan her sanatçıdan ve işlerinden burada ayrı ayrı bahsetmek çok zor olacağından bir araya gelen çok farklı üretim yaklaşımlarından ve sanatçıların işlerini sergileme biçimlerinden biraz bahsetmek ve daha sonra bunu birkaç katılımcı sanatçıyla örneklemek istiyorum. Katılımcıların çok farklı çizgide işler üretmeleri, yukarıda değindiğim müzenin güncel oluşumlara yakın durma isteğiyle de örtüşüyor. Bu yıl, bir hikâye örgüsü etrafında oluşturulmuş ya da dokümentarist bir dil kullanan fotoğraf serilerinin yanı sıra daha kavramsal kaygılar üzerinden şekillenen, birden fazla sanat disipliniyle ilgilenen, fotoğrafın araçsallaştığı çalışmalar ya da fotoğrafın sınırları etrafında dolanan, yeni iletişim araçlarını kullanan çalışmalar da görmek mümkündü. Katılan sanatçılar sunumlarını yapmadan önce portfolyoları değerlendirmek üzere gelen tüm profesyoneller de kısa ve kompakt sunumlar yaptılar: Tate Modern’in fotoğraf kuratörü Simon Baker’in konuşmasının başında Tate Modern Koleksiyonu’na sadece dört yıl önce fotoğraf satın almaya başladıklarını, ama bunu ayrı bir disiplin olarak değerlendirmediklerini, dolayısıyla da müzenin içinde ayrı bir galeride sergilemediklerini, aksine müzenin tüm koleksiyonuna entegre bir şekilde koleksiyonu genişlettiklerini belirtmesi önemliydi.

Baker, fotoğrafın hem bireyler hem de kurumlar tarafından algılanışındaki değişiminin artık daha görünür olduğunun altını çizerken, Plat(t)form vesilesiyle müzede gördüğü çalışmalar ve sunumlar üzerinden günümüzde fotoğrafla birlikte klasik sanatçı dosyası sunumlarının da değiştiğini görmenin keyif verici olduğuna ve tek tek imajlar yerine işin bağlamına uygun farklı formatların tercih edildiğine de dikkat çekti. 

Gerçekten de hemen hemen her sanatçının sunumunda en az bir kitabını sergilemesi, videolar veya blog üzerinden iş göstermesi, işlerin bağlamına ve sürecine verilen önemin göstergesiydi. Örneğin, en göze çarpan katılımcılardan biri olan Britanyalı Hannah Perry, bilgisayar ekranından gösterdiği videolarına, üretim sürecini şematize eden bir de büyük infografik eklemişti. Perry, benim de özellikle üzerinde durduğum ve tüm Plat(t)form boyunca aklımda dolanan ‘Sonuç odaklı düşünmek yerine süreci işin içine nasıl ve/veya neden katmalıyız?’ sorusunu ele alış biçimiyle ve projelerinin sürekli dönüşümünü görünür kılması açısından iyi bir örnekti. Perry’e Plat(t)form’la ilgili izlenimlerini sorduğumda burada üretim süreci üzerine konuşmayı daha çok önemsediğini çünkü böyle etkinliklerde, özellikle sergi formatının aksine insanların daha rahat eleştirel olabildiklerini söyledi. Perry’nin de belirttiği gibi, bazen sergilerde sadece ‘çok güzel’ deyip geçilen işler üzerine daha samimi ve yoğun konuşma imkânı vermesi ve iki gün boyunca üretim süreçleri üzerine detaylı ve orijinal bilgiye ulaşabildiğiniz böyle bir diyalog ortamı sunması, Plat(t)form’un en dikkate değer özelliği.

Örnek vermek istediğim bir başka sanatçı da İspanya’dan katılan Carlos Spottorno. Finans dünyasının Avrupa’nın problemli çocukları olarak tanımladığı Portekiz, İtalya, Yunanistan ve İspanya’nın başharflerinden oluşturulan (ve aynı zamanda domuzlar anlamına da gelen) ‘PIGS’ teriminden yola çıkarak bu ülkelerle ilgili oldukça kapsamlı ve eleştirel bir iş sergileyen Spottorno, ‘The Pigs’ olarak isimlendirdiği işinde, bu terim üzerinden ülkelerle ilgili kalıplaşmış önyargılara dair ne gördüğümüzü sorguluyor. Yaşanan krizlerin bu ülkelerdeki yansımalarından ve küresel kriz senaryolarından uzakta, çok daha içeriden fotoğraflara yer veren sanatçı, finans dünyasının gördüğü ve/veya görmek istediği kriz haliyle bir anlamda dalga geçen ince bir çalışma ortaya koymuş. Ayrıca ürettiği sanatçı kitabının kapağında The Economist’in tasarımını kullanması, kitabın finans dergileri formatında ve dergi ile aynı kağıda basılması, projesini oldukça güçlendirmiş. [http://spottorno.com/web/pigs-0]

İlginç bir diğer proje ise İsviçreli Sebastian Stadler’in iki tasarımcı ile başlattığı ‘The Most Expensive Picture’ (En Pahalı Fotoğraf) projesi. Projenin konsepti isminden de anlaşılıyor. Yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafınızın sizden bir önce yayınlanan fotoğraftan 1 dolar fazla vererek projenin web sitesinin kapağında yayınlanmasını sağlayabiliyorsunuz, sizden sonra ödeme yapan yerinizi aldığında ise imajınız site arşivine geçiyor. Bu proje, fotoğrafların orijinalliği, sanat değeri, konu veya hikâye bütünlüğü taşıması ya da bir sanatçı objektifinden çıkmış olması iddiasından öte, farklı kaynaklardan gelen fotoğrafları (para karşılığı) ‘görünürlük’ miti ile bir araya getiren ve bu süreçte topladığı paralarla da kendi mikroekonomisini oluşturarak projeyi fonlayan bir sosyal araştırma niteliğinde. Winterthur’daki sunumda proje, blog sayfasının açık olduğu bir ekrandan ve kartpostallar şeklinde sergileniyordu. 1 dolar ile başlayan projede şu an 114 dolarlık bir fotoğraf yayınlanıyor ve ilgilenenler için proje şu an 115. kişiyi bekliyor. [http://www.themostexpensivepicture.com/%5D]

İşlerinde farklı disiplinleri bir araya getiren sanatçılardan biri olan Lüxemburglu Julie Goergen ise bir performans ve aynı zamanda otoportre olan video çalışması ‘Presentation as an idiot’ı (Bir aptal olarak sunum) fotoğraf dokümantasyonları ile sergiliyordu. Dikkat çeken çalışmasında, New York’un önemli simgelerinden Empire State binasının kağıttan yapılmış bir maketini animeye dönüştürerek başka bir şehirde başka bir bağlama taşıyordu. Anıtsallaştırdığımız fikirleri yine anıtsallaşan üretimlerin algılanması üzerinden düşündürmesi ilginçti. Andy Warhol’un 1964’te yaptığı ‘Empire’ filmine de gönderme yapan sanatçı aynı zamanda günümüzdeki imge manipülasyonları üzerinden sanatçının nerede durduğu ve kendini nasıl konumlandırdığına dair önemli soruları tekrar akla getiriyordu. [https://juliegoergen.allyou.net/912101]

Böyle etkinliklerde genelde görülen durum, ‘genç’ sanatçıların işlerini gösterirken karşılarında bekleyen uzmanların değerlendirmek üzere konuştuğu ve etraftaki diğer izleyicilerin bu konuşmaya çok dahil olmadığı bir tablodur. Oysa ki Plat(t)fom’da beni şaşırtan şey tam da bunun aksine, büyük bir kalabalığın her şeye sırayla ilgi gösterdiği, eleştirdiği ve konuşmalara kolayca angaje olabildiği bir tartışma ortamını görmek oldu. Tabii ki müzenin çok profesyonel bir organizyon olması ve orada bulunan izleyiciyi buna teşvik ediyor olmasını da gözardı etmemek lazım. Kalabalığın sırasıyla ve hep birlikte işlere bakmak yerine sergi mekânına yayılmış masalara istedikleri zaman ve istedikleri kadar ilgi göstermelerinin verdiği rahatlıkla, tüm konuşmaları takip etmek ve onlara katılmak oldukça keyifli ve zihin açıcıydı.

Katılımcı sanatçıların işlerini incelemek için:

http://www.fotomuseum.ch/PLAT-T-FORM.446.0.html?&L=1

0
1248
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle