14 EKİM, ÇARŞAMBA, 2015

Okyanus Ötesi Tuzlu Su Vahşeti

14. İstanbul Bienali’nde farklı işleriyle yer alan Avusturalyalı sanatçı Vernon Ah Kee ile kültürel ve etnik dalgalanmalar üzerine konuştuk. Biraz da bu dalgalanmaları nelerin oluşturduğundan bahsettik.

Okyanus Ötesi Tuzlu Su Vahşeti

Bienal için hazırladığınız işleri ve etkileyici videoyu izleyenlerin tuzlu suyu sosyal bir dalga olarak yorumlamasını yadırgamazsınız herhalde. Peki siz tuzlu suyun ve onun içeriğinin dalgalarla okyanus ötesi yerlere ulaşmasını nasıl yorumluyorsunuz? 

Bu soruyla ilgili bienalin küratörü Carolyn ile defalarca konuştuk. Aramızdaki konuşmaların birçoğu 'suyun bir düşünce formu olarak kullanılması gibi' genel temanın haricindeki alt temalar üzerineydi. Ama bütün konuşmalar aslında bizi suyun ve dalgaların gücüyle ilgili sorulara taşıdı. Aslına bakarsanız, düşünce formlarının dalgalar halinde ilerlemesi,  kendi aralarında ve etraflarında tıpkı insanlarda olduğu gibi etkileşim halinde olmalarıydı bütün mesele. Ben bu video ile jenerasyonlar arası düşünce formları ve dalgalarıyla taşınan etkileşimleri yansıtmaya çalıştım. Bu da işlerimdeki dalga boyutunun başka bir yansıması sayılabilir. Bu video ve orada anlatmaya çalıştığım hikaye aslında bir aksiyon ve neticesinde gelişen bir reaksiyondan ibaret aynı insanlar ve düşünceleri gibi. 

Burada bahsettiğinizin ‘aksiyon’dan yola çıkarak her aksiyonun karşı bir reaksiyonu olduğunu düşünürsek, kemikleşmiş kültürlerin yeni fikirlere ve düşünce formlarına olan yaklaşımlarını nasıl yorumluyorsunuz? 

Aslında güzel bir noktaya değindiniz. Jenerasyonlar arası değişim ve değişiklik sürecinde yeni fikirlere karşı alınan aksiyonlar her zaman başka bir reaksiyonu doğurur. Dolayısıyla, sürekli hareket halinde olan bir düşünce formu, sürekli yenilenen bir harekettir diyebiliriz. Bu aynı dalgaların aynı sahili yıllarca farklı dalga boylarıyla yıkayıp geçmesi gibi. Sahilde her dalga vurduğunda farklı bir akımla gelir, bir bakıma aynı dalgadır ama içeriği değişmiştir.  Soru aynıdır ama dalga farklıdır. 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Belki de aynı soruyu farklı insanlarla cevaplamaya çalışmak gibi… Bu düşünce üzerinden ilerlersek sizi üretim sürecinizde etkileyen ana temalar neler?

Bir tarafta dalgaların yüzeyi yıkayıp aşıyor olması ki bu her zaman biraz tehlikeli bir durum oluşturuyor. Aslına bakarsanız, dalgalar sadece yüzeyi silip geçiyor, başka bir hareketi yok. Ama demek istediğim yüzeyi temizlese de altındaki kirler kalıyor. Öte yandan da, dalglanın hareketi haricinde, yüzeyin kalıcılığıyla ilgili, yani toplumların ve kültürlerin kalıcığıyla ilgili düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında, kültürler arası sinerjiyi görmezden gelmek neredeyse imkânsız. Avusturalya halkının tecrübe ettikleriyle burada tarih boyunca sizlerin yaşadıklarını farklı açılardan aynı şeyler denebilir. Bahsettiğim Kürtler, Ermeniler ve diğer bütün azınlık topluluklarla ilgili. Aynı şekilde 6o'lı yıllarda Türkiye-Yunanistan arasında yapılan anlaşma sonucunda iki tarafın da yaşadığı şeyler büyük bir dalgalanma olarak görülebilir. Bundan elli yıl önceydi belki. Ama etkilerini hâlâ gösteren bir dalga. Zaten 60'lar bütün dünya için politikanın en aktif şekilde aksiyon ve reaksiyona maruz kaldığı dönemdi diyebiliriz. 

Öyleyse, suyun durmayan hareketini bir metafor olarak alırsak, insanoğlunun da farkında olmadan jenerasyonlar arası dalgalar halinde etnik kökenli korku ve saldırganlıkları taşıdıklarını söyleyebilir miyiz? Tıpkı sizin videonuzdaki cümlede olduğu gibi “Şu an 60'larda değiliz. 2000'li yıllardayız. Artık milenyumdayız. Her şey farklı olmalı!” 

Aslında bu durum tamamen bir ayrıcalık ve güç durumu. Yani ayrıcalıklı olan insanlarla olmayanlar arasında gelişen dalgalanmalardan bahsediyorum. Aynı belli bir grup her zaman ayrıcalıklı oluyor ve bu ayrıcalıklarını korumak adına sistemi destekliyor. Bunu yaparken de ellerindeki güçten vazgeçmiyorlar. Çünkü aslında bu bir kısır döngü sayılabilir, aynı kişiler aynı sistemi destekliyor, aynı sistem o kişileri destekliyor ve bu böyle devam ediyor. Bunu hem Avusturalya da hem de dünyanın her yerinde görüyoruz. 

Avusturalya demişken, size 2009 yılında Venedik Bienali’nde sergilenen işinizle ilgili bir sorum olacak. Oradaki çalışmanızı bu seneki İstanbul Bienali’ne özel yaptığınız işle karşılaştırmanız gerekirse, nasıl yorumlardınız? 

Ah, Venedik’teki işimi soruyorsun! Ne güzel! Yani sörf tahtaları ve video enstelasyonu olanı… Aslında iki işimi şu şekilde bağlayabilirim; her ikisi de Avusturalya’nın yaşadığı tarihin en büyük isyanlarını sembolize ediyor. 2004 yılında Palm Island’da yaşanan acı cinayetin aynısı, tam bir yıl sonra 2005’te Cronulla’da yaşandı. İlkinde Noel zamanıydı, ve hiç alkol kullanılmamıştı. Ama ikinci ayaklanma da sadece beyaz vatandaşlar sarhoş oldukları için ayaklanma başlatmışlardı. Bu iki durumda da Sidney polisi olay yerinde taraflı aksiyon alarak beyaz olan vatandaşların hiç birine karışmadı. Sadece farklı etnik kökenlerden gelenlere saldırıda bulunuldu. En önemlisi bütün bu olaylar taraflı yansıtıldı! Ve Sidney’deki bir sürü insan bu olayları inkar etti. Bir çok politikacı ve medya mensubu bunların hiçbiri sanki hiç yaşanmamışcasına bir tavır edindi. Adeta bir reddediş içine girdiler. Benim de bu iki farklı işle yansıtmak istediğim buydu. 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Bir bakıma bahsettiğiniz durum bundan iki sene önce ülkemizde yaşanan Gezi Parkı protestolarını anımsatıyor. 

Evet, tam da bundan bahsediyorum aslında. Carolyn benden bu videoyu yapmamı istediğinde İngilizce alt yazı olmasını rica etti. Fakat ben özellikle İngilizce’yi es geçip, sadece Kürtçe, Ermenice ve Türkçe alt yazı olmasını istedim ki  dalga boylarında araya sıkışan kitleler kendi dillerinde izleyip, kendi fikirlerini edinsinler. Çünkü burada esas amacım insanların bir ortak paydada buluşması gerektiğini vurgulamak. Her ne olursa olsun arada dil bakımdan engeller olduğu sürece bu ortak noktayı bulamıyoruz. Çünkü birbirimizi tam olarak anlayamıyoruz. 

Kesinlikle, aslında bir bakıma dil engeli de asırlardır insanların arasında hem kültürel hem de sosyal olarak büyük engeller yaratıyor diyebiliriz. Diller arası dalgalanmalar ve bu dalgaların sertliğiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? 

İlginç bir noktayı ortaya çıkarttın.  Ben Avustralya’da doğup, büyüdüm. Yani İngilizce’den başka bir dil bilmiyorum. Ve İngilizcem de oldukça Avusturalyalı sayılır! Ama yine de farklı aksanlar ve dialektler duymaya alışkın olduğum için dünyanın neresine gidersem gideyim bir şekilde insanlarla anlaşabiliyorum. Bugün büyük havalimanlarındaki ortak dil, İngilizce. 

Aslına bakarsanız, sorumu yeniden şekillendirmek istiyorum; etnik kökenlere bakmaksızın İngilizce konuşanların da işlerinizde vurguladığınız  ‘ayrıcalıklı’ gruba dahil olduğunu söyleyebilir miyiz? Yani kültürel olarak bir dilin tarih boyunca yaşadığı dalgalanmaların farklı kültürlere olan vahşi yansımalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Tabii ki, öyle. Zaten dil bu dünyadaki en vahşi ve en güçlü silahlardan biridir. Örneğin, ben geçtiğimiz yıl Türkiye’nin doğusuna gittiğimde bir sürü Kürt aile ile tanışma fırsatım oldu. Hiçbiri Türkçe konuşmuyordu. O kadar fakirdiler ki, Türkçe öğrenmek için okula gidecek durumları bile yoktu. Ama onlara “siz Türkçe konuşmuyorsunuz. Şimdi nerelisiniz?” diye sorduğumda hiç düşünmeden “Biz Türk’üz. Sadece aynı dili konuşmadığımız için bizi tanımıyorlar” diye cevap verdiler. Yani aslında diller arası uçların yarattığı bir çeşit vahşet ortamı söz konusu. Korkuyu her yerde görebiliyorsunuz. Ordu her yerde. Sokakta ‘resim çekilmesi yasaktır!’ diye tabelalar var. Ne normal vatandaşlar ne de polis izinsiz fotoğraf çekemiyor. Bu ortam bana Kanada’nın Fransız kısmına bağlı Montréal’de yaşananları anımsattı. Oradaki sistem öyle bir kurulmuş ki öğrenciler okulda sadece Fransızca öğrenip, konuşuyorlar. İngilizce ikinci dilleri. Dolayısıyla Frankafon olarak yaşıyorlar. Ve bu da bir tür vahşet. Gerçekten çok rahatsız edici. 

  • Ceylan Önalp ve Vernon Ah Kee​ ©Korhan Karaoysal
  • Vernon Ah Kee ve Ceylan Önalp ©Korhan Karaoysal

Vernon Ah Kee ve Ceylan Önalp ©Korhan Karaoysal

Vahşet demişken, size bienale özel yaptığınız dört tabloyla ilgili bir sorum olacak. Bunları Doğu Anadolu’daki gezinizden sonra yaptınız. Bienale gelenlerin bu dört parçadaki sembolik vahşeti nasıl yorumlayacaklarını düşünüyorsunuz?

Ülkenin doğusuna gitmeden önce Ermeni kültürüyle ilgili araştırmalar yapıyordum. Yüzyıllardır Ermenilerin Türklerle beraber varolduklarını düşünerek oralara gittim. Aynı şekilde Kürtler de çok uzun süredir bu kültürün bir parçası. Aslında işin özünde bunca farklı kültürün bir arada barınabiliyor olması gerçekten çok etkileyici! Aynı şekilde Yunan ve Türk aileler arasındaki ilişkiler de beni çok etkiledi. Ve hepsinin toplamı olarak, bu dört parçada vahşeti resmetmeye çalıştım. Fırça darbelerinin sertliği ve sıklığı bir bakıma bunu sembolize ediyor. Çünkü benim için, vahşet bir seçimdir. Karşınızdakiyle iletişim kurmak, onunla uzlaşmaya gitmektense vahşi bir biçimde saldırmayı tercih edersiniz. Ve vahşeti tercih ettiğinizde içinizdeki sevgi, mutluluk, üzüntü, tutku ve daha bir sürü insana dair en basit duygunuz yok olur.  Bir kişi hem vahşi olup, hem de mutlu olamaz. Bence bu bir seçim meselesi.  Ve vahşeti çok farklı formları var. Ama hepsinin ortak noktası, vahşi olan kişilerin insanlıklarını bir tarafa koyuyor olmaları. 

Biraz önce Cronulla’daki olayları anlatırken, yaşananların taraflı yansıltığından bahsetmiştiniz. Yani bir bakıma sansürlenerek yayınlandılar. Sizce sansür de vahşetin farklı formlarından biri olarak görülebilir mi? 

Bu konuyla ilgili şöyle açıklayabilirim; ben bienal için dört hafta erken geldim. Çünkü ilk etapta bu duvarlardaki dört farklı iş yerine bir tarafta tablolar diğer tarafta da metalden bir askıyla tarih boyunca linç edilen kültürleri temsil eden bir çalışma olacaktı. Yani başka bir deyişle, sağ tarafta vahşi olan ve sol tarafta vahşete maruz kalan… Ama onun yerine de sadece bu dört tabloyu sergilemeyi tercih ettik. Bu bağlamda sanat adına sansür ve sansürlenme duygusunu iyi biliyorum. Bu da bir çeşit olası dalgalanmaları engellenmek ve aksiyonların kontrol altında tutulması için öngörülen sakin vahşet dalgaları diyebiliriz.  Bütün bunlara rağmen bahsettiğim iki taraflı yansıtma işini hâlâ burada sergilemek istiyorum. Umarım bir dahaki gelişimde yapabiliriz…

0
2844
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle