18 ARALIK, SALI, 2018

Çalınan Hayatlar, Plastik Mutluluklar

Aslı Aydemir’in İstanbul Concept Gallery’de devam eden kişisel sergisi “Social Media Effect”, hazırlıkları iki yıl süren ve kadın cinayetleri meselesini masaya yatıran, tutku ve duyarlılık dolu bir proje. Aydemir ile serginin hazırlık sürecini tüm detaylarıyla konuştuğumuz dopdolu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çalınan Hayatlar, Plastik Mutluluklar

Sergi fikri nasıl ortaya çıktı? Nasıl bir hazırlık süreci geçirdin?

Sergi, görüp duyduklarım ama inanmadıklarım üzerine kurulu. Hepimizin maruz kaldığı bu cinayet haberleri zihnimi sürekli kurcalamaya başladı. Ben de bu topraklar üzerinde yaşayan bir kadın olarak kadınlarla ilgili araştırma yapmaya, makale okumaya başladım. Sergi, tüm bu süreç devam ederken şekillendi. 

Sergide bir tür veri görselleştirme yapıyorsun aslında.

Mühendis bir baba ve kardeşle büyüdüğümden olsa gerek, sayıları tam olarak anlamıyorum ama onlardan uzak da duramıyorum. İstatistiksel sonuçlar her zaman ilgimi çekiyor. Toplumun çoğunluğunun sayısal veriye bakış açısının benimki gibi olduğunu ve onunla olan ilişkimizin son derece yetersiz olduğunu düşünüyorum. Örneğin ilkokul düzeyinde verilen bir bilgi olmasına rağmen, üç yüz kişinin ne demek olduğunu algılayamıyoruz: Üç yüz kişi, üç köy nüfusu demek. Daha önceki Soma işimde olduğu gibi, burada da sayıların ifade ettiği bir gerçeği gözler önüne sermeye çalıştım. Bu algı, ancak görsel bir temsil üzerinden somutlaşıp gerçekleşebiliyor.

Ama bunu dijital teknolojiler kullanarak değil de seramik ile yapıyorsun.

Seramik benim en iyi bildiğim malzeme bu nedenle onun birçok farklı özelliğinden yararlanmayı tercih ediyorum. Porselen de en çok kullandığım malzeme. Burada her bir figürü, paper clay adlı bir teknik kullanarak tekil hâle getirdim.

Figürlerin her biri gerçekten olmuş bir olayı temsil ediyor sanırım.

Her biri başka bir olayı ve kişiyi temsil ediyor. 2018’in Ocak ayından sergi tarihine kadar olan kadın cinayetlerini işlemek üzere yola çıktık. Başladığımızda sayı 210’du sergi günü 340 oldu ama biz kasım ayının başında 300’de sabitlemek zorunda kaldık. Maddi, manevi ve fiziksel olarak cinayetlere yetişemez hâle geldim.

Veriyi nasıl elde ettin?

Yine bir sanatçının Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu için yaptığı ve varlığını tesadüfen öğrendiğim bir anıt-sayaçtan aldım. İnternette www.anitsayac.com adresinde yer alıyor. Oradaki her bir kişiye tıkladığınızda öyküsünün tümünü öğrenebiliyorsunuz.

Bu arada serginin adında “kadın” ya da “cinayet” sözcükleri geçmiyor. Neden “Social Media Effect”? Hızla akıp giden içerikleri, olayları kanıksayışımızı mı vurgulamak istedin?

Tamamen öyle. Daha önceki bazı projelerimde de bu konuyu işlemiştim. Örneğin yine Soma işimde, olayın üzerinden bir yıl geçtikten sonra o hashtag’lerin paylaşılma şekli, sosyal medyanın olaylar üzerindeki hafifletici etkisi, bir yandan paylaşım yaparak vicdanlarımızı rahatlatma çabalarımız, vatandaşlık görevlerimizi yerine getirdiğimize dair yaşadığımız yanılsamalar... Bunları ele almak istedim. “Social Media Effect”, etkileri çığ gibi büyüyen ve sonuçlarını tüm dünyada zaman içinde göreceğimiz bir olgu. İşin bir diğer boyutu da gördüğümüze alışıyor olmamız. O kadar çok vahşet ve şiddet paylaşılıyor ki bir süre sonra bunlar olağan karşılanıyor. Hatta bir yandan bu vahşetten beslenen, bundan zevk alan ruhları da doyurur hâle geliyor. Olaylara dair normal insanın ihtiyacı olmayan, ruhumuzu çok yoran, hiçbirimizin maruz kalmak istemediği detayları kolayca öğrenir olduk ve bunda medyanın da büyük payı var. 

Sergiye daha yakından bakacak olursak, serginin bütününe egemen olan bir pembe söz konusu. Bir de Havadis Gazetesi var.

Gazeteyi biz hazırladık. Havadis, TDK sözlüğüne göre “ilgi çekici haber” anlamına geliyor. 2010-2018 yılları arasındaki kadın cinayetlerine dair üçüncü sayfa haberlerinden yıllık seçkiler yaparak oluşturdum. Ünlü biri değilseniz naaşınız bile ana sayfada yer almıyor. Ben de bu üçüncü sayfa haberlerini ana sayfaya taşıdım. Pembe renk ise Barbie’ye referans veriyor. Sosyal medyada herkes mutlu ve hepimiz birer Barbie olmak istiyoruz. Barbie de Ken de harika ve çok mutlular. “Aşkitom”, “kocişkom” nidaları havada uçuşuyor. 

Dantelli Tost da cabası.

Sosyal medyada yeni gelinlerin tuhaf sunumlarından biri olarak ortaya çıkan ve benim için zihnimde absürt tanımını tam olarak şekillendiren dantelli tost sunumunu, ilk görüşümün üzerinden geçen onca zamana rağmen tek bir gerçekliğe oturtamadım. Üzerine uzun uzun düşündüm ve hiçbir yere varamadım.

Barbie dünyası yaratmakla da paralelmiş gibi geliyor bana.

Kesinlikle. Biz çocuklarımızı prens ve prensesler olarak büyütüyoruz. Masallarımızda bile bu böyle. O masallarda prens gelip prensesi öperek cam tabutunun içinden kurtarıyor ve ölüme eş değer derin uykusundan uyandırıyor. Gerçekte ise tam tersi babişkoları, kocişkoları, aşkitoları onları öldürerek o cam tabutun içine sokuyor.

Ama suçlanan taraf hep kadın oluyor: Tahrik eden, söz dinlemeyen, kurallara karşı gelen... Erkek egemen toplum nasıl hâlâ bu denli dimdik ayakta sence?

Araştırmalarımda gördüm ki aslında bu düzeni devam ettirenler, sosyoekonomik ve sosyokültürel açıdan iyi konumda olan, başka bir deyişle kanunları değiştirebilecek gücü elinde tutan kadınlar. Örneğin tecavüze uğramış bir kız çocuğuna hasarsızlık raporu veren adli tabip, bir kadın. SGK’dan evlilik tazminatı alabilmek için kendi işinden ayrılan da bir kadın. En kötüsü de bu eylemlerinin erkek egemen toplumu ve onun argümanlarını beslediğinin bilincinde değiller. İkinci örnektekiler kadının çalışmak istemediğine dair yanıltıcı veri üretmiş oluyorlar. Yarın bir gün devlet bu veriye dayanarak “kadınlar çalışmasın” dese, kimse itiraz edemeyecek. Kanunlardan çıkarılmış olduğu hâlde ailenin reisinin erkek olduğu fikrini destekleyen bir davranış içinde olduklarının farkında bile değiller.

Barbie konusuna geri gelirsek, o da bu düzeni sürdürmüyor mu? Ben musluk tamir eden Barbie görmedim hiç.

Ken de tamir etmez ama. Onlar hep mutludur ve her şeyleri tamamdır. 1960’ların Amerikan Rüyası... Barbie de bu plastik dönemin bir ikonu.

Sergideki Barbie serisi ise pek öyle değil.

Burada sınırlı edisyon koleksiyon Barbie’lerine gönderme yapıyorum. Medyanın rating uğruna verdiği detaylar, anlamsız programların içine sıkıştırılmış cinayet haberleriyle ilgili bir seri bu. Böyle dehşet bir haberin gündeme getirildiği, sonra iki dakika geçmeden göbek atılmaya başlanan programlardan, bu şizofrenik dünyadan söz ediyorum. Bu üç Barbie, beni çok etkilemiş olan üç cinayet haberini konu alıyor. Bir tanesi, çocukluğumda sürekli medyada gündem olan ve içime korku tohumları eken Bergen cinayetiyle ilgili örneğin. 

Linol baskı çalışmaları peki?

Onlar da tüm bu vahşetin anlatıldığı gazetelerin üzerine basılmış, çok mutlu sosyal medya pozları. Verilere göre Türkiye’de her iki kadından biri, sözlü ya da fiziksel tacize maruz kalmış. Bunu okumak beni her şeyden önce kendimle yüzleştirdi. “Benim hiç başıma geldi mi” diye düşündüğünüzde aklınıza o kadar çok olay geliyor ki. Biz bunları komik olaylar olarak anlatıp, gülüp geçmeye çalışıyoruz. Bunların hepsi şiddet. Gece 3’te herhangi bir nedenle sokağa çıkmadan önce beş dakika oturup düşünmemiz ve bunu otokontrol meselesi hâline getirmemiz bile zaten bu şiddetin içinde yaşadığımızı ve bunu kabul ettiğimizi gösteriyor. Sosyal medya o kadar büyük bir yalan ki.

Bu ortamın oluşmasında toplumumuzdaki sağlıksız anne-oğul ilişkilerinin de büyük payı olduğunu düşünüyorum.

Evet ama yalnızca o değil. “Evlenince rahata erme”, “varlıklı koca bulma” fikrini kızına aşılayan anne de aynı anne; gelinini, oğlunun “parasını yemek” ve ona “iyi bakmamak” ile suçlayan anne de. Erkek ve kadının yetiştirilme biçimleriyle ilgili çok büyük bir ikiyüzlülük var. Toplumun temel direği olarak gördüğümüz çekirdek aile anlayışı tamamen iki yüzlülük üzerine inşa edilmiş durumda.

Bir de Two-Faced Barbie var.

O da toplumun ve çekirdek ailenin riyakârlığı üzerine bir iş. Şiddet görmüş bir Barbie figürü. İlk sergimdeki mavi-beyaz biblolara referans veriyor. Mavi-beyaz biblolar da hep mutludur ve rahatları yerindedir, en azından öyleymiş gibi görünürler. Porselen hayatlarımız devam ediyor; sabah makyajımızı yapıp, mutlu selfie’lerimizi çekip o korkunç dünyalarımız yokmuş, o olaylar yaşanmıyormuş gibi davranıyoruz.

Buradan nereye devam edeceksin?

Bu süreçte çok yıprandığım için bir süre dinlenmeyi planlıyorum. Sonrasında yine kadın meselesine kafa yormayı sürdüreceğim gibi görünüyor.

0
7473
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle