25 TEMMUZ, PERŞEMBE, 2013

Akbank’ta Günümüz Sanatçılarıyla Tanışın

Akbank Sanat’ın Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ile işbirliği içerisinde gerçekleştirdiği Günümüz Sanatçıları Ödülü, 30 yıldan uzun bir süredir sanatçılara kendini tanıtma imkanı veriyor. Sanat izleyicileri olarak biz ise, bu şansı kendimize çeviriyor, her sene sonraki birkaç sene favorimiz olacak sanatçılarla tanışıyor, nefis sergiler geziyoruz.

Akbank’ta Günümüz Sanatçılarıyla Tanışın

Akbank Sanat, Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi’nin iki amacı olduğunu belirtiyor: “Bugüne kadar Türkiye'nin sanat dünyasında söz sahibi olmuş, hatta dünyaya açılma olanağını bulmuş neredeyse tüm sanatçıların katıldığı bu sergiler, bir yandan çağdaş sanatın geldiği noktayı vurguluyor ve onun öncü işaretlerini veriyor. Diğer yandan da kendini ifade etme olanağını henüz kazanamamış gençlere kendilerini duyurmak, tanıtmak olanağını sunuyor.” 2013 yılının, geçtiğimiz hafta açılan sergisi ise bunu kanıtlar şekilde.

Açılış günü güzel bir sergi gezecek olmanın getirdiği minik kalp çarpıntılarının yanısıra, bir de tabii bu seneki ödülün sahiplerini öğrenmenin verdiği heyecan vardı içimizde. Çünkü bu sene bir ilk gerçekleşti ve sergide yer alan 12 sanatçıdan 4 tanesi para ödülüne de layık görüldü. Hemen sergideki sanatçıları sayalım: Türkay Çotuk, Mükerrem Baki, Serkan Taycan, Gamze Taşdan, Gülderen Görenek, Elif Köse, Berat Işık, Kıvılcım Harika Seydim, Suat Öğüt, Serkan Çalışkan, Engin Konuklu ve Ceylan Öztürk.

Sergiye hızlıca göz attıktan sonra hemen Akbank Sanat’ın dördüncü katına çıktık. Törenin açılışını Derya Bigalı gerçekleştirdi, sonra da sözü hem seçici kurul üyesi, hem de danışman ve senelerdir adını Akbank Sanat sergileriyle andığımız küratör Hasan Bülent Kahraman aldı. Ödüllerin sahiplerini açıklamadan önce yaptığı konuşmada sergilerin öneminin çoğaldığına, Türkiye’nin bu alandaki hafızasının bu sergilerde görülebilir olduğuna değindi ve her yıl yapılan bu serginin, “o yılki yeni eğilimlerin öncüsü, yansıması gibi” bir görev edindiğini belirtti. Ertesinde ise bir sürpriz daha çıktı karşımıza: para ödülü, daha önceden açıklandığı gibi sıralamayla değil, 4 sanatçıya eşit bir biçimde bölüştürülmüştü. Bu tavrı sevmedim değil.

Sizi de daha fazla bekletmeden, işte bu senenin 4 ödüllüsü: Serkan Çalışkan, Engin Konuklu, Suat Öğüt ve Kıvılcım Harika Seydim.

Biraz da sergiden bahsetmek isterim. Sergiye ilk girişte, kapının önünde başlayan siyah bir koridorla karşılaşıyoruz, gerçekten de insanı kendine çeken bir yapısı var. Esrarengiz, merak uyandırıcı. Izleyici kendini koridordan yürümeye başladığı an başka bir mekanda hayal ediyor. Bende uyandırdığı izlenim, lunaparklarda veya korku tünellerinde karşılaşabileceğimiz, aynalarla dolu labirentler oldu. Bu koridoru geçip, ilk kata çıktığımızda da aynı ortam

devam ediyor. Her sanatçının işi için özel olarak tasarlanmış bölmecikler, işleri daha özel kılıyor. Bu iyi bir şey midir kararsızım ama, EAA (Emre Arolat Architects) imzalı bu mekan tasarımına bir sunum şekli olarak değil, ayrı bir iş olarak bakmak çok da mümkünatsız değil. Girdiğinizde, yine Emre Arolat’ın eş küratörlüğünü ve İstanbul Modern’deki mekan tasarımını üstlendiği 1. Istanbul Tasarım Bienali’nin Musibet sergisinin havasını tanıyacağınıza eminim.

Açılış heyecanıyla sergideki sanatçıların bir kısmıyla konuşma fırsatı bulduk, aşağıda tek tek belirteceğim alıntıların arasında bu konuşmaların bölümlerini de bulacaksınız. Ödül kazananlardan başlayıp, diğer 8 başarılı sanatçıyla devam edeceğim.

Serkan Çalışkan, ready-made olarak tanımlanan bir işle karşımızda: otobüs biletleri. Üretimin ismi de Biletler. Tam bu noktada, işin ne kadar performatif ve belgesel bir düzlemde yer aldığını görebiliriz. Çalışma kamusal alan, özel alan, alter-ego, zaman ve mekan gibi olgular kavramlar üzerinden gerçeklik olgusunu sorguluyor. Kendi sözleriyle, “Belgelerin üzerindeki isimler gerçekse “ben gerçek değil miyim?” sorusuna izin verir. Başka bir bakış açısıyla; gösteren ve gösterilen, diğer bir deyişle “kelimeler ve şeyler” gerçeklik nedir üzerine tartışılabilir bir alan yaratmaktadır. Ne gösteren ne de gösterilen gerçek değilken, alter-ego kavramı süreç ve mekanla birlikte yeniden gündeme gelir.

Engin Konuklu ise El Feneri isimli akrilik çalışmasıyla sergide yer alıyor. Zihinlerimize hemen korku filmlerini getiren porter serisi minik bir gerginlik yaratmıyor değil, fakat Konuklu tam da bunu amaçlıyor aslında. Işlerini şöyle anlatıyor: “Netlikten uzak muğlak bir görünüme sahip olan çalışmalarımdaki amacım direkt bir fotoğraf aktarımı yerine görüntünün tuval yüzeyinde bir imasını elde etmek ve onu yapı bozuma uğratmaktır. Genellikle nostaljik olan imgeler izleyiciyi resme çekmeyi ve ilişki kurmayı amaçlar. Resimler gerçekliklerini izleyicinin anı-belleği, hatıraları ve resmin atmosferinin yarattığı his yoluyla bulur.

Suat Öğüt’ün işi, İlk Türk Göçmen Ya Da Devrimin İsimsiz Kahramanları, veya kısaca İTG YA DA DİK. Toplamda 5 bölümden oluşan bu projenin ilk 

bölümünü Akbank Sanat’ta izliyoruz. Proje, Türkiye’nin 1960’lı yıllarda “konuk işçi” ve “sosyal güvence” anlaşmasını yaptığı 9 Avrupa ülkesini temel alıyor. Bu göçler, siyasi göçmenleri de kapsıyor. Öğüt, “Türkiye’den ayrılma nedenleri dönemin Türkiyesi ile uyuşmayan siyasi görüşlere sahip olmalarıydı. Ancak kaçmalarının arkasında umursamazlık yoktu; siyasi göçmenlerin pek çoğu siyasete aktif olarak devam ettiler. Türkiye’den siyasi nedenlerle ayrılmak zorunda kalan ‘siyasi göçmenler’ bu projede seslerini duyuracaklardır,” şeklinde anlatıyor işini. Özel üretilmiş pullar ve zarflarla karşılaştığınızda bilin ki Suat Öğüt’ün işinin önündesiniz.

Kıvılcım Harika Seydim’in yaklaşık yarım saatlik bir videosunu izleyebiliyoruz. Iş isimsiz olduğu için, biraz açalım: “Gündelik hayatımızın bir parçası olan market kasalarının hareketli görüntüleri, farklı kadrajlarla yan yana gelerek yeni bir görsellik oluşturmaktadır. Market kasasının işlevinden kaynaklanan hareketli görüntülerinin çoğaltılarak bir araya getirilmiş hali, aslında göstergenin kendi nesnel gerçeğinden koparılarak soyut bir biçime dönüşmesi durumudur. Müdahale ederek yerinden ettiğim bu gündelik nesne karşımıza minimalizmin soyut referanslarıyla ve farklı yüzey aralıklarıyla çıkar.

Sırada Mükerrem Baki var. Kutsal Dağ isimli kolajlarıyla, kendi sözleriyle “Kendimizi toplumsal açıdan ifade ederken, toplumsal alanın sonu, toplumsal bölünmeler ve karşı toplumsallık gibi güncel olgular, birey olarak bizleri kişilik yarılmalarına maruz bırakmaktadır. Birey varlığımızı tehdit eden bu şiddete karşı kendimizi nasıl koruyabiliriz, özne ve kültür bakımından kendimizi yeniden nasıl yapılandırabiliriz?” sorularının cevabını arıyor. Hepimiz kimlik krizi yaşıyoruz, hem de hayatımızın her anında, günlük yaşamda bile. Dolayısıyla Baki’nin işinde tanıdık şeyler bulabilirsiniz.

Türkay Çotuk, Tehlikeli Alanlar (Genişlik ve Derinlik) adlı performansının videosunu sergiliyor. Performansı anlatırken, “Dönüşen yaşam ve iletişim 

alanlarının dahilinde, bölgesel bileşenlerin yarattığı rollerin, öznelliğin var olduğu konforu sorgulatan analitik tavrını yönlendiren bir etken oluşturulabilir. Bu tür ilişkisel bir süreçte, tehlikenin sınırlarını kodları üzerinden araştırırken oluşan sıradanlığa, tehdit içeren zorlayıcı bir ilişkinin karşılıklı gerilimi ile dahil oluyorum,” diyor.

Gülderen Görenek ise, 2011 tarihli Kurgusal Salınım II isimli çalışmasıyla “kendini ayrıcalıklı sayan sınıfın” iktidarını sorguluyor, bunu tarihsel olarak inceliyor ve kendi üslubuyla betimliyor. Işini, kendi szleriyle anlatırken şöyle diyor Görenek: “Bugün şehirlerde yaşamak yüzyılın koşulu olurken ve şehir devletlere doğru gidileceği öngörülürken tek tipleşen bu metropol yaşantısında kişinin kendi farklılığını koymanın koşulu ne olacaktır? Kişinin kendi özgün kimliğini yaratma ve bunu yaşama halinin bir değer olarak görülmediği bu günümüz şehir hayatı, Beatriz Colomina’nın ifade ettiği gibi: ‘sınırlar içindeki bir hayattan ziyade sınırlar için verilen bir mücadele’ olmaktadır.

Berat Işık, 4 dakikalık videosu Düşüş’le beni etkiledi. Sözleri ile daha da etkilendim diyebilirim: “Sabun köpüğü gibi uçup giden hayat, umutlar, çocuk, emek, özgürlük gibi, ne yazık ki sürekli bir ajitasyon aracı olarak kullanılan kavramlara mesafeli bir gönderme yapan düşüş; merkeze aldığı kadının aslında geçim kaynağı olan balonları gökyüzüne savurup azad ediş seremonisiyle balonların göğe yükselişinden çok nereye düşeceği, kimlere dokunacağıyla ilgili.

Elif Köse’nin Zaman, Mekan, Doğa, Ölüm 4 işini bir fotoğraf yüzeyinin topoğrafyası olarak tanımlamak pek yanlış olmayabilir. Işin ayrı bir çekiciliği, Köse’nin işin özüyle ilgili söylediklerinin ayrı bir çekiciliği var: “Fotoğraf yüzeyi, kendi iki boyutlu mekanında yeni bir mimarlık kurar ve kendi gerçekliği içerisinde yeniden şekillenir. Fotoğrafın gerçekliğinde tasarlanan yapı, kendi fiziksel ve zihinsel gerçekliğini yeniden kurar.  Fotoğrafın

alanlarının dahilinde, bölgesel bileşenlerin yarattığı rollerin, öznelliğin var olduğu konforu sorgulatan analitik tavrını yönlendiren bir etken oluşturulabilir. Bu tür ilişkisel bir süreçte, tehlikenin sınırlarını kodları üzerinden araştırırken oluşan sıradanlığa, tehdit içeren zorlayıcı bir ilişkinin karşılıklı gerilimi ile dahil oluyorum,” diyor.

Gülderen Görenek ise, 2011 tarihli Kurgusal Salınım II isimli çalışmasıyla “kendini ayrıcalıklı sayan sınıfın” iktidarını sorguluyor, bunu tarihsel olarak inceliyor ve kendi üslubuyla betimliyor. Işini, kendi szleriyle anlatırken şöyle diyor Görenek: “Bugün şehirlerde yaşamak yüzyılın koşulu olurken ve şehir devletlere doğru gidileceği öngörülürken tek tipleşen bu metropol yaşantısında kişinin kendi farklılığını koymanın koşulu ne olacaktır? Kişinin kendi özgün kimliğini yaratma ve bunu yaşama halinin bir değer olarak görülmediği bu günümüz şehir hayatı, Beatriz Colomina’nın ifade ettiği gibi: ‘sınırlar içindeki bir hayattan ziyade sınırlar için verilen bir mücadele’ olmaktadır.

Berat Işık, 4 dakikalık videosu Düşüş’le beni etkiledi. Sözleri ile daha da etkilendim diyebilirim: “Sabun köpüğü gibi uçup giden hayat, umutlar, çocuk, emek, özgürlük gibi, ne yazık ki sürekli bir ajitasyon aracı olarak kullanılan kavramlara mesafeli bir gönderme yapan düşüş; merkeze aldığı kadının aslında geçim kaynağı olan balonları gökyüzüne savurup azad ediş seremonisiyle balonların göğe yükselişinden çok nereye düşeceği, kimlere dokunacağıyla ilgili.

Elif Köse’nin Zaman, Mekan, Doğa, Ölüm 4 işini bir fotoğraf yüzeyinin topoğrafyası olarak tanımlamak pek yanlış olmayabilir. Işin ayrı bir çekiciliği, Köse’nin işin özüyle ilgili söylediklerinin ayrı bir çekiciliği var: “Fotoğraf yüzeyi, kendi iki boyutlu mekanında yeni bir mimarlık kurar ve kendi gerçekliği içerisinde yeniden şekillenir. Fotoğrafın gerçekliğinde tasarlanan yapı, kendi fiziksel ve zihinsel gerçekliğini yeniden kurar.  Fotoğrafın

alanlarının dahilinde, bölgesel bileşenlerin yarattığı rollerin, öznelliğin var olduğu konforu sorgulatan analitik tavrını yönlendiren bir etken oluşturulabilir. Bu tür ilişkisel bir süreçte, tehlikenin sınırlarını kodları üzerinden araştırırken oluşan sıradanlığa, tehdit içeren zorlayıcı bir ilişkinin karşılıklı gerilimi ile dahil oluyorum,” diyor.

Gülderen Görenek ise, 2011 tarihli Kurgusal Salınım II isimli çalışmasıyla “kendini ayrıcalıklı sayan sınıfın” iktidarını sorguluyor, bunu tarihsel olarak inceliyor ve kendi üslubuyla betimliyor. Işini, kendi szleriyle anlatırken şöyle diyor Görenek: “Bugün şehirlerde yaşamak yüzyılın koşulu olurken ve şehir devletlere doğru gidileceği öngörülürken tek tipleşen bu metropol yaşantısında kişinin kendi farklılığını koymanın koşulu ne olacaktır? Kişinin kendi özgün kimliğini yaratma ve bunu yaşama halinin bir değer olarak görülmediği bu günümüz şehir hayatı, Beatriz Colomina’nın ifade ettiği gibi: ‘sınırlar içindeki bir hayattan ziyade sınırlar için verilen bir mücadele’ olmaktadır.

Berat Işık, 4 dakikalık videosu Düşüş’le beni etkiledi. Sözleri ile daha da etkilendim diyebilirim: “Sabun köpüğü gibi uçup giden hayat, umutlar, çocuk, emek, özgürlük gibi, ne yazık ki sürekli bir ajitasyon aracı olarak kullanılan kavramlara mesafeli bir gönderme yapan düşüş; merkeze aldığı kadının aslında geçim kaynağı olan balonları gökyüzüne savurup azad ediş seremonisiyle balonların göğe yükselişinden çok nereye düşeceği, kimlere dokunacağıyla ilgili.

Elif Köse’nin Zaman, Mekan, Doğa, Ölüm 4 işini bir fotoğraf yüzeyinin topoğrafyası olarak tanımlamak pek yanlış olmayabilir. Işin ayrı bir çekiciliği, Köse’nin işin özüyle ilgili söylediklerinin ayrı bir çekiciliği var: “Fotoğraf yüzeyi, kendi iki boyutlu mekanında yeni bir mimarlık kurar ve kendi gerçekliği içerisinde yeniden şekillenir. Fotoğrafın gerçekliğinde tasarlanan yapı, kendi fiziksel ve zihinsel gerçekliğini yeniden kurar.  Fotoğrafın

0
2972
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle