16 EYLÜL, PAZARTESİ, 2019

“Tersine Çevrilmiş Bir Peri Masalı Kurgulamak İstedim”

Emin Alper ile dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yapan; üç kız kardeşin kasabaya besleme olarak verilip yıllar sonra köylerine geri dönmesiyle yaşadıklarını konu alan filmi Kız Kardeşler üzerine konuştuk. 

“Tersine Çevrilmiş Bir Peri Masalı Kurgulamak İstedim”

Emin Alper’in üçüncü uzun metraj filmi Kız Kardeşler dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde; Türkiye prömiyerini ise Nisan ayında 38. İstanbul Film Festivali’nde yaptı. Bu festivalden En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu (Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel, Helin Kandemir), En İyi Müzik ve FIPRESCI ödüllerini kazandı. Film, son olarak Saraybosna Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülü ve CICAE dağıtım ödülüyle döndü. Alper, bu filmde üç kız kardeşin hikâyesi üzerinden izleyicisini zorlu bir coğrafyaya konuşlanmış bir köye götürüyor. Film, annelerinin ölümünün ardından kasabadaki ailelerden birkaçına besleme olarak verilen üç kız kardeşin tekrar köylerine dönmeleriyle kesişen yaşamlarını ve yaşamlarına etki eden olayları konu alıyor. Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel, Helin Kandemir, Kayhan Açıkgöz, Müfit Kayacan ve Kubilay Tunçer yer aldığı Kız Kardeşler hakkında Emin Alper’le bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kız Kardeşler, ilk başta kız kardeşlik üzerinden bir aile hikâyesi izleyeceğimizi düşündürse de siz, erkeklerin kaderleri üzerinde söz sahibi olduğu bir kız kardeşliği beslemelik olgusu üzerinden işliyorsunuz. Bu hikâyenin çıkış noktası nedir? 

Hikâyenin çıkış noktası çocukluk anılarım. Beslemeliğin çok yaygın olduğu bir kasabada büyüdüm. Küçük yaşlardan beri hep etkilendiğim, çok iç burkucu bulduğum bir durumdu bu kızların hâli. Hafızamda derin izler bıraktı onların var olma mücadeleleri. Yıllar sonra da cinsiyet eşitsizliği ve sınıf eşitsizliği üzerine bir şeyler anlatmak istediğimde bu konu tekrar canlandı belleğimde.

Filmde yer alan oyuncuların başarılarından söz etmeden geçmek istemem. Bildiğimiz üzere hatta filmde de belirleyici bir karaktere hayat veren Kayhan Açıkgöz’ün ilk filmi. Oyuncu seçimi nasıl gerçekleşti? 

Çok uzun bir seçme süreci yaşadık. Cast direktörüm Ezgi Baltaş bana çok geniş bir oyuncu havuzu sundu. Birlikte seçmeye çağıracağımız oyunculara karar verdik ve uzun bir seçme sürecinden sonra oyuncularımızla anlaştık. Tabii bunun ardından da uzun bir prova süreci başladı. Provalarla iyice birbirimize ısınıp sete hazır hâle geldik.

Filmde siz de “sırlı” karakterlerden birini oynuyorsunuz. Hem yazdığınız hem yönettiğiniz Kız Kardeşler’de oyuncu olarak yer alma fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu tamamen pratik gerekçelerle ortaya çıktı. Aslında Berkay Ateş oynayacaktı o rolü. Ama hem Berkay’ın programı çok doluydu hem de bizim programımız gereği Berkay’ı üç kere İstanbul’dan getirip götürmemiz gerekecekti. Ben de bunun üzerine tabiri caizse Berkay’ın rolünü çaldım. Karşıma da Yapım Koordinatörümüz Selim Güntürkün’ü aldım. Kısa bir rol olduğu için böyle bir işe giriştim. Genelde kamera arkasında her şeyi görmek istediğim için daha uzun bir rolü üstlenemezdim. Dolayısıyla o rolü canlandırmamın aslında özel bir sebebi yok. Tamamen pratik sebeplerden kaynaklandı bu durum.

Emin Alper ©Muhsin Akgün

Emin Alper ©Muhsin Akgün

Filmlerinizdeki kestirilemeyen mekânlar, bilinmez coğrafyalar aslında bir bakıma Emin Alper’in kurguladığı evrene ait coğrafyalar olarak tanımlanabilir mi? Filmlerinizin karakterini de belirleyen bu mekânları nasıl tasarlıyorsunuz? Bunların gerçek hayattaki karşılıklarını bulması nasıl oluyor?

Mekânlar gerçekten benim için çok önemli. Atmosfer kurmanın yarısı doğru mekânı bulmak ve filmi bu mekânda tasarlamak. Tabii senaryolarım da buna uygun oluyor. Hikâyeler tek mekânda ve sınırlı zamanda geçtiği için ister istemez mekân ön plana çıkıyor. Ben bu nedenle çekim yapacağımız mekânı en az bir sene önce bulmak istiyorum. Bu filmde de öyle oldu. Uzun zaman önce mekânı bulduk ve bu mekâna defalarca gittik. Mekânı uzun uzun dolaştım, fotoğraflar çektim, adeta sindirdim. Ardından da senaryoyu mekâna yedirmeye çalıştım. Tekrar tekrar senaryoyu o mekânda yeniden canlandırarak, bazı sahneler ekleyip çıkararak mekânla hikâyenin iyice iç içe geçmesini sağladım. Aşağı yukarı bütün filmlerimde de böyle çalıştım.

Bu filminiz Tepenin Ardı’nda olduğu gibi şehrin merkezinden uzakta, taşrada geçiyor. Abluka da yine bir şehrin kıyısındaki kenar mahallede geçen bir filmdi. Küçük ölçekli yerleşim yerleri seçmeniz hikâyeyi anlatmada nasıl bir imkân veriyor size? 

Galiba mikrokozmoslar yaratmayı seviyorum. İzole edilmiş küçük insan gruplarını, onların birbirleriyle ve dışarıyla olan ilişkilerini analiz etmenin getirdiği çok fazla açılım var. Bütün hikâyelerimde hep bir küçük grup ile onların dışarı ile olan ilişkisini sorguladım. İlk iki filmde dışarısı daha çok bir tehdit kaynağıydı. Burada ise dışarısı daha çok ulaşılacak bir yer olarak karşımıza çıktı. Bir önceki sorunuzla da ilişkili olarak, bu tip kapalı grupları konu almam mekânı da öne çıkarmama neden oluyor. Şehirde onlarca farklı mekâna dağılan karakterler üzerinden bir hikâye anlatsam sanırım bu kompakt ve hatta klostrofobik mekân duygusunu da yaratamazdım.

Filmlerinizde oldukça sert meseleler işlemenize rağmen hepsinin fantastik yanları var. Bu filmde de madendeki cinler, esrarengiz olaylar var. Bu da filmin anlatısını gerçekçilikten biraz masalsılığa çekiyor. Bu konu hakkında siz neler söylersiniz?

Diğer filmlerimde de bol bol rüya, halüsinasyon vardı ve karakterlerin bir tür delirme hâline yaklaşımını mercek altına alıyordum. Ama galiba onlar için fantastik kelimesini kullanmam. Bu filmde ama evet, fantastik ögeler var. Öncelikle köy hayatının doğal seyrinden kaynaklanan fantazma öğeleri var. Madendeki cinler, sebepsiz rüzgarlar vs gibi. Ben bunları yer yer biraz daha abartıp, bunlarla oynayarak masalsı bir atmosfer yaratmaya çalıştım. En baştan beri biçimsel olarak amacım sert bir gerçekçilikle masalsı bir dokuyu harmanlamaktı. Tersine çevrilmiş bir peri masalı gibi kurgulamak istedim bu filmi.

Kız Kardeşler’in hikâyesi kadar güçlü müzikleri de izlerken hafızamıza yerleşti. Özellikle kullandığınız Azeri ninnisinin seçimi nasıl oldu? Bu ninnin seçimi filmin Artvin’de çekilmesiyle bağlantılı mı?

Bu filmde ilk kez bu kadar yoğun bir biçimde müzik kullandım. Genelde sinemada müzik kullanımına çok dikkatli yaklaşan birisi olarak önemli bir riskti bu benim için. Ama en başından beri bu filmin müzikli olması gerektiğini ve filmin atmosferine müziğin çok katkısı olacağını düşündüm. Azeri ninnisi çok uzun süre öncesinden bildiğim ve çok dinlediğim, inanılmaz da hüzünlü bulduğum bir ninnidir. Eskiden beri hayalini kurardım bu ninniyi bir filmde kullanmanın. Bu filmde tam da yerine isabetli bir biçimde oturdu.

Emin Alper ©Muhsin Akgün

Emin Alper ©Muhsin Akgün

Kız Kardeşler dünya edebiyatının önemli yazarlarından Anton Çehov’un Üç Kız Kardeş’ini de bir bakıma isim olarak çağrıştırırken; bulunduğu yerden bir amaca doğru gitmeye çalışmak konusunda da benzerlik gösteriyor. Elbette içerik bakımından farklılar ama hoş bir çağrışımı da var. Filmlerinizi yazarken referanslarınız neler olur? Neler şekillendirir zihninizdeki kurguyu? Hikâyelerinizi neler besler?

Hikâyelerimde edebiyattan çok beslenirim. Hayal gücüm en fazla edebiyat okurken tetikleniyor. Bu filmin hikâyesinin de Çehov’a uzak referansları var. Ama bu tip direkt referanslardan ziyade genel anlamda Çehov etkisinin en bariz olduğu filmim bu galiba. Genelde bir hikâyeyi oluştururken kimden etkilendiğimi sonradan, yani hikaye ortaya çıktıktan sonra fark ediyorum. Ardından geriye dönüp o yazarlara tekrar bakarak hikâyeyi besliyorum. Genelde hiçbir hikâyemde tek bir yazardan etkilendiğimi söyleyemem. Burada bariz bir Çehov etkisi olsa da Kemal Tahir’lerin Yaşar Kemal’lerin de çok ciddi ama görünmez bir etkisi var.

Yurt dışı festivallerindeki başarılarınızı konuşalım isterim. Konu itibariyle daha bu topraklara özgü temalar işliyorsunuz. Bunun yurt dışında izleyiciye geçebilmesi meselesi de başarınızı kanıtlıyor şüphesiz ki filmleriniz girdiği festivallerden ödülle dönüyor. Uluslararası festivallerde filmleriniz nasıl yorumlar alıyor? 

Bu film özelinde bizi bir hayli tedirgin eden bir konuydu bu aslında. Filmin çok yerel tonu ve oldukça spesifik konusunun yurt dışında nasıl bir tepki yaratacağını pek kestiremiyorduk. Ancak film pek çok yabancı seyirciye kültürel bariyerleri aşarak dokunmayı başardı. Oldukça olumlu eleştiriler aldık. Fakat bir yanıyla da Türkiye’li izleyicinin tepkisiyle kıyaslandığında tepkiler arasındaki makasın biraz açıldığını da hissettim. Filmin hiç ulaşamadığı seyirci Türkiye’de çok az gibi geldi bana. Ama yurt dışında filme hiç giremeyen, hiç dünyasından etkilenmeyen yabancı yazarlar gördüm. Sanırım Berlin Film Festivali’nin jürisine de pek dokunmadı :) Ama Saraybosna jürisi, (ki o da son derece yetkin bir jüriydi) festival sonrasında ortak bir biçimde filmden çok etkilendiğini söyledi. Sonuçta konular ve karakterlerdeki tanıdıklık hissi yerli seyircide çok daha kolay sonuç veriyor ama hikâye anlatmanın, dramatik yapı inşa etmenin, meseleleri bir öykü içinde açımlamanın yöntemleri evrensel galiba. İyi anlatılmış hikâyeler yerli yabancı ayrımı olmadan insanlara ulaşıyor.

Henüz çok taze bir filminizden bahsediyorken belki sormam doğru değil ama gelecek bir projeniz var mı? Aklınızda çekmek istediğiniz bir hikâye yerini hazırlıyor mu?

Evet yeni projeye hazırlanıyoruz. Senaryonun ilk yazımı bitti. Film festival prömiyeri beklerken epey zamanım oldu. O sırada yazdım senaryoyu. Şu an finansman kısmını halletmeye çalışıyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=fxB8s93zZcw

0
3263
0
Fotoğraf: Muhsin Akgün
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle