17 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2017

Tamamlanma ve Aidiyetlere Dair: Final Portrait

James Lord’un Alberto Giacometti ile iki haftalık bir portre çalışmasında yaşadıklarını anlattığı A Giacometti Portrait kitabından esinlenilen ve Geoffrey Rush ve Armie Hammer'ın oynayıp, Stanley Tucci’nin yazıp-yönettiği Final Portrait filmini inceledik.

Tamamlanma ve Aidiyetlere Dair: Final Portrait

Daha çok oyuncu olarak görmeye alıştığımız Stanley Tucci, 10 yıl aradan sonra yeniden yönetmen koltuğuna, senaryosunu yazdığı Final Portrait filmi için oturdu. Tucci, ünlü ressam ve post-empresyonist sanatçı Alberto Giacometti’nin hayatından bir kesiti Geoffrey Rush ve Armie Hammer'ın sempati ve zekâsı ile eğlenceli, sıra dışı ve sıkılaştırılmış bu biyografik filmde aktarmış. Filmin öyküsü uzun süre arkadaş olan Alberto Giacometti (Geoffrey Rush) ile Amerikalı yazar James Lord (Armie Hammer)’un bir sergide yeniden karşılaşması ve Giacometti’nin Lord’un bir portresini çizmek için ısrar etmesiyle başlıyor. Stanley Tucci de James Lord’un 1964 Paris’inde geçen bu hatıralarını anlattığı A Giacometti Portrait (Bir Giacometti Portresi) kitabından filmin senaryosunu oluşturmuş.

​Alberto Giacometti ve James Lord’un son görüşmesinin konu alındığı filmde Giacometti, portrenin Lord’un yalnızca bir akşamüstünü alacağına söz verse de Lord ve Giacometti, oldukça ciddi ve kararsız bir 18 seans geçiriyor. Lord Amerika’ya gidecek uçağını her gün erteleyerek portrenin biteceği gün için endişeler barındırmaya başlarken aynı zamanda Giacometti’nin özel hayatına da yakından tanık olma fırsatı buluyor. Giacometti’nin kendi kendine bağırışlarına, patlamalarına, aşk ilişkilerine, hayat arkadaşı ile olan diyaloglarına ve pratikteki alışkanlıklarına Lord’la birlikle oldukça iyi bir mizah anlayışı içerisinde dâhil oluyoruz. Film, Lord’un Giacometti’yi artık tuvale daha fazla bir şey ekleyemeyeceği ya da ondan bir şey alamayacağına ikna etmeye çalışmasıyla süreç başka bir konuma evriliyor. 

Tucci, Giacometti’nin bütün bir biyografisini anlatmak yerine hayatının bu kısmını anlatmayı ve bu bölümünü anlatırken sanatsal yaratımıyla birlikte özel hayatından da kesitler sunabileceğini düşünmüş. A Giacometti Portrait kitabını 25 yıl boyunca yanında taşıyan Tucci aslında çok daha önceden senaryoyu tamamladığını söylüyor.

“Biyografik filmlerden hoşlanmam. Bir kişinin yaşamını bir buçuk iki saate nasıl sığdırırsınız hiç bilmiyorum. Karakter bazlı olmak yerine olay bazlı filmler oluyorlar. Biz başı sonu belirli olan bir periyoda odaklanarak kişinin hayatından nüveler toplamayı seçtik. Giacometti’nin yaşamından farklı deneyim, durum ve olayları derleyerek ve bu iki haftanın içine serpiştirerek onun dünyasını yaratmaya çalıştım. Bu sayede izleyiciye onun stüdyo içinde ve dışında nasıl biri olduğunu hissettirmeye çalıştım.”

Yoğunlukla tek mekânda geçen film Stanley Tucci’nin bir oda filmi yaratmak gibi bir yönelişte bulunduğunu hissettiriyor. Genellikle tek mekân tercih etmek riskli bir faktör olsa da filmin akıcı ve mizah dolu diyalog düzeni bizi mekândan dışarı çıkarmak istemiyor. Özellikle ikilinin baş başa çalışma yaptığı sahneleri Giacometti’nin sevgilisi Caroline’nin (Clémence Poésyeğlenceli bölüşleri ve Giacometti’nin eşi Annette Arm (Sylvie Testud) ile entrikaları, ilişkileri ve kavgaları mekanla ve karakterlerle ilişki kurmamıza yarayan karakteristik ögeler oluyor. Giacometti’nin aşk ilişkileri de filmde öne çıkan unsurlardan biri oluyor. Kendisinden oldukça genç olan kız arkadaşı Caroline ile tutkulu ve taze bir enerjiyle yaşadığı aşk ilişkisi, Giacometti’nin bitmek tükenmek bilmeyen bir hayat enerjisi olduğunu bizlere gösteriyor. Öte yandan eşi Annette ile bıkmış usanmış haldeki ilişkileri ve aynı çatı altında her ikisinin de başka insanlarla olan ilişkisi, fiziksel ortamın kasvetini ve alışılmışlığın getirdiği iç sıkıntılarını hissettiriyor. Ancak bu ortam yüksek sentimental bir duygu durumunda veya yuvası dağılmış iki insanın dejenerasyonu olarak değil de rutin bir kabulleniş olarak veya nesnel bir açıdan veriliyor. Bu nesnel bakış filmin içinde James Lord’un farkındalıklarında öznel bir bakış kazanıyor ve tanık olma hali katmanlı bir yansımaya dönüşüyor.

Filmde Giacometti’nin çağdaşlarına da sözlü veya konsept olarak yer verilmesi hem dönemi anlamak hem de atmosferi canlandırmak adına güçlü bir etki yaratıyor. Giacometti’nin Picasso ile bir dönem arkadaşlığı ve sonrasında tavırlarını beğenmeyip hakkında burun kıvırması dikkat çekici bir sahne oluşturuyor. Bu sahnede Giacometti’nin sanat ve sanatçılar hakkındaki söylemleri ve diğer çizimlerini satın alan galerilerle ilgili fikirlerini söylediği sahneler, sanatsal üretimlerle ilgili genel görüşleri hakkında bilgi sahibi olmamızı olanaklı kılıyor. Giacometti, Joan Miró, Jackson Pollock, Salvador Dali, Picasso ve Monet gibi sanatçıların döneminde ve gerçeküstücülüğün patlama yaptığı zaman diliminde çalışmalar yapmış bir sanatçı. Bu etkenler düşünüldüğünde post-empresyonist desenler, heykeller ve resimler ortaya koyması ve günümüzdeki karşılığı saykodelik olan bir bakış açısına sahip olması da anlaşılır oluyor. Böylece film bize 1964 Paris’inde yeni akım fikirler ve kendinden hemen sonra gelecek 68 kuşağının zemini hakkında da ufak bir göz kırpıyor.

​Filmin tek mekânda geçmesine oranla estetik bir sinematografisinin olduğu daha ilk dakikalarda kendini gösteriyor. Tucci, yoğun olarak plan-sekans çekimler tercih etmiş. Böylesi dar bir alandaki plan-sekans tercihi izleyicinin yorulabilmesi riskini taşıyabilecekken bizleri karakterlerle özdeşleştirerek anda kalmamızı sağlayabilmiş. Atölye içerisinde kameranın ritme uygun hareketleri tiyatral bir atmosfer yaratarak kişilerin bize daha yakın olmasını sağlamış. Aralara yerleştirdiği atlamalı geçişlerle de uzun planları zenginleştirmiş böylece sahnelerin durağan bir ritimde ilerlemesi kırılabilmiş. Resimlerin, portrelerin, desenlerin tema olarak ön planda olduğu Final Portrait filmi için görüntü yönetmeni Danny Cohen’in doğru fotoğraflama yaptığı da filmi izlerken hissediliyor. Filmde bir portrenin yapılma sürecine tanık olurken, Cohen kadrajına aldığı görüntülerle tabloları aratmayacak bir fotoğraflama yapmış. Böylece görsel olarak da göz doyurucu görüntüler ortaya çıkmış. Filmin renk düzeni de bu sinematografi ve kurguyla uyumlu olarak mavi tonlarında, soğuk ve o yılların ruh halini yansıtabilecek bir tasarımla oluşturulmuş.

Oyunculuk açısından incelediğimizde en şaşırtıcı olan Geoffrey Rush’ın Alberto Giacometti’ye neredeyse ikiz olacak kadar benzemesi. Plastik makyaja asla ihtiyaç duyulmamasından Tucci’nin bu anlamda çok doğru bir cast seçimi yapmış olduğunu söyleyebiliriz. Geoffrey Rush’ın oyunculuk yönelişleri de Giacometti’ye benzemenin yanında aynı oranda tutarlılık gösteriyor. Ancak James Lord karakterini oynayan Armie Hammer’ın rolünü çeşitlendirmekle ilgili biraz daha geri planda olduğu göze çarpıyor. Bunlarla birlikte filmin hoş bir seyir keyfinin olduğunu söylemekte yarar var. Giacometti’nin hayatının kısa bir kesitini, sosyal davranışlarını ve düşünme biçimini eğlenceli bir dilde izlemenin keyif verdiği söylenebilir.

İzlemek isteyenler için film, Başka Sinema iş birliği ile 18 Ağustos’ta vizyona giriyor. Fragmana da aşağıdan göz atabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=ZkNtvzmKq0g

0
5666
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle