25 OCAK, PERŞEMBE, 2018

“Shakespeare Oyunu İzleyince Nefes Alıyorsunuz”

Shakespeare’in dünyaca ünlü klasiklerinden biri olan Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı iki yıl aranın ardından tekrar sahneye taşıyan Arda Aydın ve Levent Üzümcü ile oyunun geçirdiği süreçleri, oyunculuk açısından Shakespeare oyunlarını ve gelecek planlarını konuştuk. 

“Shakespeare Oyunu İzleyince Nefes Alıyorsunuz”

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun 2015 tiyatro sezonunda 23 oyunla 28.000 izleyiciye ulaşarak sezonun en çok izlenen oyunu olan Bir Yaz Gecesi Rüyası o yaz gelişen birtakım olaylar sonucunda programdan çıktı. Aleksandar Popovski'nin çağdaş yorumu ve yetenekli oyuncuların performanslarıyla kırmızı bir ormanın derinliklerinde rüyayla gerçeğin birbiri içine geçtiği bir hikâyeyi sunan Bir Yaz Gecesi Rüyası, iki yıl üç ay sonra tekrar izleyiciyle buluştu. Geçen bu süreyi, yaşananları, Türkiye’de tiyatronun ve izleyicinin durumunu ve daha birçok şeyi Arda Aydın ve Levent Üzümcü’ye sorduğumuz bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Bir Yaz Gecesi Rüyası, 2015 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi. Ve sezon sonunda en yüksek izleyici sayısına sahip oyun oldu. Levent Bey’in ihraç edilmesi ve ardından gelişen oyunlarla oyun takvimden çıktı. Ama iki yıl aradan sonra sizleri tekrar sahnede izleme şansını yakaladık. Biraz bu bitiş ve yeniden başlayıştan bahsedebilir misiniz? Oyunu tekrar sahneye koymaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Neden iki yıl sürdü?

Arda Aydın: Aslında iki yıl üç ay sürdü. 2015 Ağustos’ta Açıkhava’da son oyunumuzu oynadık hatta cuma oynadık pazartesi günü Levent’e Şehir Tiyatroları’ndan yazı geldi, kurumla ilişiği kesildi. Oyunun oynanması için biz bir mücadele ettik orada da. O zamanki genel sanat yönetmeni “Levent’i konuk olarak alalım.” dedi ama bunlar olamadı sonuç olarak. Bu meselenin üzerinden dört ya da beş ay geçti ben sürekli oyunu düşünüyorum, oynansın, bir şey yapalım derken 2016’nın Şubat ayında Ayışığında Şamata’nın provasındaydım o esnada birisine telefon açtım “Zorlu’yla buluşalım, bana oradan birilerini bulsana.” dedim. Karşı taraftaki de “Yeni bir yer açılıyor, Uniq Hall, orayla buluşturayım mı seni?” dedi. İyi dedim görüşelim, daha inşaat halindeydi Uniq Hall, girdik, konuştuk onlar da heyecanlandılar. Bir anda iş ciddiye bindi, oyunu yapabileceğiz tekrar dedim. İkinci görüşmeye Levent’le birlikte gittik. Üçüncü görüşme fiyatlar, finansal işler, tablolarla geçti ve sonuç olarak ben bir tiyatrocu olduğum için ve paradan anlamadığım için tamamen yanlış hesap yaparak bu işe başlamış oldum. Oyunun normal maliyetinin yarısını söylemişim. Oyunun yarı maliyetini söyleyip gerçek maliyeti ortaya çıkınca dedim ki bir durayım. Levent’e söyledim işte oyun bu kadara çıkacak.

Levent Üzümcü: Levent çıldırdı tabii :).

“Nasıl bulacağız o parayı?” dedi Levent. Ben bulacağım o parayı, dedim.

Sonra o gömü haritasını devreye soktuk :).

A.A.: Destekçi olabilecek insanlarla görüşmeye başladım. Tiyatro öyle acayip bir sanat dalı ki, herkes tiyatroya bayılıyor, herkes tiyatronun delisi ama kimse tiyatroya para vermek istemiyor. Biz hayatımızı seslendirmeden kazanıyoruz ve sonunda ben oradan kazandıklarımın yarısından fazlasını bu işe yatırdım. Diğer kısmını da bir yerlerden buldum ve sonuç olarak bu işe başladım. Bir şirket kurmak zorunda kaldım. Hiç aklımda yoktu böyle bir işe girmek hatta hala girdim ama nasıl çıkarım onu düşünüyorum. Bu iş iki sene üç sonra Kasım’ın 9’unda (2017) başladı. Aslında plan 21 Aralık’ta en uzun gecede oynamaktı ama iş hızlanınca, destekçi bulununca Aleksandar’ı getirince, audition yapınca ve her şey tamamlanınca 9 Kasım’da oynanabilir hale geldi.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Yönetmeniniz Aleksandar Popovski peki oyunun tekrar sahneleneceği fikrinden ne zaman haberdar oldu?

Aleksandar, yolculuk esnasında uyandı, “Ben neredeyim?” diye. :) Biz dedik gidiyoruz. 

Baktığımızda bu yolculuğu başlatan ve yürütüp sonuçlandıranlar olarak sizi görüyorum. İkinizin çabası olmasa mümkün olmayacaktı belki.

Şöyle bir şey söylemek istiyorum. “İkinizin çabası” değil, Arda’nın çabası burada. Yiğidi öldür hakkını yeme. Arda çok çaba sarf etti bu işin olması için. Hepimiz bu işten mesleki anlamda çok tatmin olmuştuk ve daha da bitmemişti, içimizde kalmıştı pek çoğumuzun. Onun ısrarı ve çabasıyla. Ben zaten oynuyorum, Arda’nın girdiği yüklerin altına ben girmedim. O yüzden bunu söylemem gerekiyordu. Evet, eski kadrodan sadece ikimiz varız. Oyun içindeki herkes bir başrol gibi oynuyor. İki kadroda da böyleydi. Ama genel anlamıyla bu Arda’nın karşı çıkışı ve onun dik duruşudur.

Benim çıkış noktam şuydu: Levent, Şehir Tiyatrosu’nun kadrolu bir çalışanıydı ve bu adama bir şey yapıldı. Ben bu adamın yanında nasıl durabilirim?

Sonra aynı şeyden Arda’ya da yapıldı. Onunki daha kısa sürdü ama.

Daha sonra Şehir Tiyatrosu’na ben bu oyunu dışarda, Levent’le oynama arzumu beyan ettim. Onlar da kabul ettiler, arkadaşımızın yanında duruyoruz derken sonra onlar bir anda, “O arkadaşımızın yanında durmayalım da oyunu burada tekrar yapalım” dediler. Ama oyun bitmiş, Levent atılmış, üzerinden 6-7 ay geçmiş, “Biz bu oyunu Levent olmadan tekrar sahneye koyacağız.” diyorlar. Orada şöyle bir şey giriyor: Ben Şehir Tiyatrosu’nun kadrolu oyuncusuyum, ekibin içinde kadrolu olan üç kişi vardı. Bizde cast asılır ve oynamak zorundasındır. Sonuç olarak Levent’in yerine biriyle devam etmek istediler. Ben “Olmaz, etik olarak da yanlış. Kimsenin içine sinmez” dedim ki dediğim gibi oldu ve vazgeçildi, oyun ortada kaldı. Madem vazgeçildi, biz devam edelim, dedim. O süreç, zorlu bir süreçti ama en nihayetinde yapıldı. Dediği gibi Levent’le ortak yapmayı çok isterdim ama dediği gibi üzerinde çok fazla yük vardı, giremeyeceğini söyledi.

“Yap, olurum içinde ama bir yere kadar olurum. Benden çok fazla bir şey bekleme. Giderim senle toplantılara…” dedim ama benim yüküm beni aşıyordu zaten.

​Ondan sonra da bu şekilde devam etti. 24 Ağustos’ta audition yaptık. 14 ya da 16 Ağustos’ta web sitemizi açtık. Hedef bu iş üzerinden birliktelik yaratmaktı ve 1400 küsur kişi başvurdu. Biz 200 kişiyi çağırdık, 50 tanesini eledik, Aleksandar’a gösterdik o da içinden 14-15 kişi seçti. Ciddi bir eleme oldu. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Popovski, yeni oyun için farklı bir yöntem izledi mi, kattığı bir yenilik oldu mu?

Aleksandar, her seferinde buraya gelip kaldığı süreyi kısaltıyor, yeniliği bu oldu :) Aleksandar gelip, 10 gün kaldı bu sefer.Yakında üç gün gelip, gidecek. İlk cast’ı da izlemişsiniz, burada da oyunculardan çok fazla bir şey beklenmedi. Zaten yapılan yapılmış.


​​Ama oyuncular elbette üzerine bir şey koydular, ilk cast’taki eksiklikleri de gördük, tamamladık. Mesela “Ben Şehir Tiyatrosu’nda izlemiştim şöyleydi ama şimdi şuralar düzenlenmiş” gibi yorumlar var. Bunu yermek için söylemiyorum, kendi adıma bu oyunu Şehir Tiyatrosu’nda oynarken ben bu oyunu tam anlamıyla anlamamışım, şimdi anlıyorum, diyorum.

Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi klasik bir metni gündelik dili de katan dinamik bir yorumla sahneye taşıyorsunuz. Bu türden müdahaleler klasik metinleri günümüze uyarlama açısından gerekli mi?

Bundan 50 yıl öncesine kadar özellikle bu tür metinlerde büyük değişiklikler yapmak ihanet gibi algılanırdı dünyanın her yerinde. Ama sürekli de yapılır bu oyunlar, nedeni de bu bir dünya klasiği. Sahnelenmesi için yazılmış bir metin. Sen bunu 1910’da sahneledin, 1940’ta da sahnelersin; çünkü yeni bir jenerasyon gelmiştir ve onlar da izlemelidir bunu. Son 40-50 yıldan beri özellikle Avrupa tiyatrosu bu klasikleşmiş metinlere daha radikal fırça darbelerine gitti. Yazar onu yazmıştır ama yönetmen onu farklı algılamalıdır, oyuncuya da farklı anlatmalı. Değişen oyunculuk ve dünya algısı; dünyanın kendi içindeki sosyolojik farklılıklar da buna destek oluyor ve artık klasik metinlerde daha çağdaş yorumları izlememize neden oluyor. Geçtiğimiz 40-50 yıl içerisinde böyle yorumlar ve yönetmenlerle birlikte tiyatro yeni bir soluk almaya başladı. Hem klasik metinleri izliyorsunuz hem de klasik olmayan bir yoldan izliyorsunuz. Esnaflar yine esnaflar, aşıklar yine aşıklar ama yorumlanışı bundan farklı oldu. Teknoloji de farklılaştı, sahne tekniği daha başka bir yere geldi. Yine ormanı perdeler şeklinde kurabilirdin ama seni buraya getiren bir süreç var. Algı başka bir algı. Shakespeare’in bu metinlerle kurduğu ilişkiyi seyirciye farklı bir şekilde anlatmanın yolu kafası açık yönetmenler ve oyuncularla mümkün. Bir yönetmen geliyor algını değiştiriyor, artık Macbeth sahnelenecek dendiğinde artık altında taytlarla sahneleneceğini düşünmüyorsun. Farklı bir yorum getiriliyor. Getirilen yorumlar çok özel benim için. Mesela bir Coriolanus izledim, uzun zamandır bu kadar iyi bir Shakespeare izlememiştim Türkiye’de, onur duydum. Malcolm Keith Kay yönetmiş oyunu, şahane olmuş. Modern bir reji değil ama güzel klasik bir reji. Onun da var olması çok hoşuma gidiyor, umutla doldum. Son zamanlarda izlediğim bir, iki oyun beni böyle umutla dolduruyor. Craft’taki Yen, Yolcu Tiyatro’nun yaptığı Joko’nun Doğum Günü, işte Coriolanus şahane.

Yönetmenin altını doldurabildiği işler her şeyi yapabilmeyi de sağlıyor. Eğer altını dolduramıyorsa sırıtıyor, seyirciden de karşılığını görüyor. Ama Levent’in dediği gibi bir altyapı oluşuyor ve o altyapı içerisinde onu da doldurabilen bir yönetmen, yapımcı varsa bunu yapabilmeyi olanaklı hale getiriyor. Günümüz tiyatrosu daha modern işlere kaymış durumda, daha kısa. Burada zamanı çok iyi kullanmakla ilgili bir problem var; çünkü insanlar telefonlarından ayrılamıyorlar, bilgisayarlarının başından kalkamıyorlar, izleyecekleri kedili videonun bile 30 saniye olmasına özen gösteriyorlar. Sen bu insanlara 2,5 saatlik bir şey teklif ediyorsun ve bu sürede telefonuna bakmayacak, bilgisayarının başından kalkacak…

Ve öğrenemeyecek “indi mi, gitti mi, vardı mı?”. Dayan 2,5 saat.

​Evet “dayan” diyorsun karşındakine ve 2,5 saatlik süre boyunca sana bakıyor; gördüğü şey altı dolu bir şeyse “iyi ki de yapmışım” diyor gelen. Altı dolu olmayan oyunların tamamını Instagram’dan izleyebilirsiniz. Çekip yayımlıyorlar. Bizim oynadığımız salon 1156 kişilik salon, ortalama 700-750 kişiye oynuyoruz, yüksek bir rakam. Bu kalabalığa rağmen, oyundan çıktığımızda oyuna dair hashtagli şeyleri bulmakta zorlanıyoruz; çünkü o esnada insanlar çıkartıp şakır şakır sahneyi çekmiyor. İnsanlar sıkılmaya başladıkları zaman yapıyorlar bunu. Öncesinde ya biletle, broşürle paylaşılıyor. Biz sahne arkasına backstage pass bileti de satıyoruz. Bunu da şu yüzden yapıyoruz, insanlar oyundan sonra fuayeye çıkıyor bekliyorlar, bekliyorlar oyuncular çıksın ama oyuncu çoktan arka kapıdan çıkmış. Biletini alsın arkaya gelsin, bir şeyler yesin içsin, bizimle sohbet etsin ve ne söyleyecekse bizim yüzümüze söylesin. Bu önemli bir şey; çünkü tiyatroyla ilgili geri bildirim almak çok zorlaştı. Mesela geliyor izleyici Levent’e veriyor telefonu “Bir selfie Levent Bey, çok güzeldi haydi eyvallah”, ee yani? Ama burada insanlar o kadar keyif aldılar ki 20-25 dakika dediğimiz süre bir saate uzamaya başladı. Bir Yaz Gecesi Rüyası hashtagli şeyler sahne arkasından olmaya başladı şimdi. Bu güzel bir şey.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Böylelikle siz de izleyiciyle zaman geçirip onları tanıyorsunuz. Peki Türkiye’deki tiyatro izleyicisini nasıl tanımlarsınız? Örneğin son dönemlerde oyunlara ilginin arttığını gözlemliyorum ama istisnasız her oyunda telefonla sahneyi çeken izleyicilerle karşılaşıyorum ben de. 

Tek kişilik oyunumu da, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı da çok oynuyorum, uzun yıllardan beri oyunculuk yapıyorum. Genellikle tiyatro oyunlarını kendi ülkende oynarsın, ben dünyanın çeşitli yerlerinde de oynuyorum. Oralarda da Türk izleyiciye oynuyorum. Mesela Anlatılan Senin Hikâyendir’i oynarken gözlerinin içine bakarak oynuyorum; fakat Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı da oynarken izleyenlerin gözlerinin içine bakarak oynuyorum. Şöyle bir şey var, bir kişiyi bile uyurken görmüyorum. Üzülüyorum, huzur vermemişim diye :) Rahmetli Ergin Orbey öyle derdi: “Uyuyanlara kızmayın oğlum, huzur vermişsinizdir, uyuyorlardır.” Ama ben ölmüşünü bile gördüm, beni izlerken ölen bile var. Pazar matine, Tehlikeli İlişkiler’i oynuyoruz, beş tane dev aynanın döndüğü, barkovizyonların yer aldığı seyir zevki yüksek bir oyundu. Seyirciler huzurevinden gelmişti, öndeki yaşlı teyzelerden biri yanındakinin omzuna koymuştu başını, ölmüş. Ben iptal anonsunu çok yaptım, Arda’nın kası yırtıldı, dekor devrildi, Yıldıray bayıldı, Güzin Abla merdivenden düştü… Bütün bunlar birinci perde arasında oluyor, ben çıkıp anonsunu yapıyorum.

Türk seyircisi çok talepkâr. Dünyanın başka ülkelerinde, tiyatro kültürünün bir parça filizlendiği ülkelerde bu kadar talepkâr olmaz seyirci, oyuncu talepkâr olur. Oyuncunun talebi de şudur: Oyuna gel, oyunu izle ve oyundan aldığını benimle paylaşabiliyorsan paylaş, paylaşamıyorsan da benim de görebileceğim bir yerde paylaş ki ben de okuyayım ve kendimi geliştirebileyim. Bu tersine talepkârlık Avrupa’da yönetmenleri, tasarımcıları, yapımcıları teknik anlamda yeni bir şeyler bulmaya itiyor; oyuncuların tekniklerini geliştirmek konusunda geliştiriyor. Türkiye’deki seyircinin talepkârlığı da bizi tembelliğe itiyor. Bu tembellik nasıl bir tembellik? Bazı oyuncular, özellikle 50 yaş üzeri oyunculardan bahsediyorum, öyle bir dönemde tiyatroculuk yaptılar ki zaten ne olsa yendiği bir dönemdi. Sahneye çıkıyordu, istediğini yapıyordu seyirci yine izliyordu; çünkü seyirci bir şey görmek istiyordu. Fakat şimdiki talepleri de bu ama bir de “Beni çok eğlendir, benim 2,5 saat içinde vazgeçtiğim, her şeyden uzaklaşamama sebep olan şeyi bana çok iyi sun.” Talepkârlık bu aslında. Biz de Avrupa’ya Amerika’ya gittik, oyun gördük, bu fırsatları yakaladık, oradan da bir şey gelişti. “O orada yapabiliyorsa ben niye burada yapamayayım”, dedik. 1980’lerin ortasına kadar Türkiye’de tiyatro yerde oynanıyordu. Şimdi yukarlardan bir şeyler geliyor. Oyuncunun kullanıldığı yer farklılaşmaya başladı, izleyici de bunu gördü daha fazlasını istemeye başladı. İngiltere, Almanya, Amerika gibi tekniğin yoğun olduğu yerlerde oyunu izliyor, geliyor sana da “Beni bunlarla kandıramazsın” diyor. Hakikaten kandıramazsın; çünkü adamın tiyatroya verecek parası var. Bu önemli bir şey. Tiyatro yapması da devam ettirmesi de pahalı bir iş. Bu pahalılığı bir parça da olsa azaltacak olan kişi seyirci. Biz şimdi yüksek bir fiyata bilet satıyoruz.

Neye göre yüksek? İngiltere’ye göre düşük. Ayrıca yüksek standartta bir oyun oynuyoruz.

​Türkiye için çok yüksek bir fiyata oynuyoruz. İnsanlar gelip şunu söylüyorlar: “Nihayet, 90 lira ama değiyor.” Bu da bizi mutlu ediyor.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Zaten genel olarak kültüre karşı böyle bir algı yok mu? Kitap çok pahalı ama telefon alacaksak son modeli olsun, bu ciddi bir miktara tekabül etse de.

“İzleyici eğlenmek istiyor” dediniz biraz önce. Sizin oyununuz da komedi türü içinde yer alan bir oyun. Peki Türkiye’deki tiyatro izleyicisi komedi dendiğinde ne izlemeyi bekliyor, nelere gülüyor sizce?

L.Ü.: Bu tamamen sosyal ve kültürel algıyla ilgili bir şey ve tabii ki gelmiş olduğunuz aileden aldığınız eğitimle ilgilidir. Kaba saba espri sevebilir, kaba saba espri yaparak bir dert anlatma çabası içinde olanlara gülebilirsiniz. Mesela günümüzün espriyle anlatım düzeyinin gerisinde kalmıştır ama dönemi içinde çok iyi olan işler vardır. Ama günümüzde tamamen toplumun algısıyla genelleme yapamazsınız. Toplum çok homojen, farklılıklar içeren bir yapı, onu netlikleri keskin olan bir şey gibi algılamak büyük bir hata olur. Senin yaptığın esprilerin bazılarını anlamıyorlar ya da bazılarını önemsemiyorlar. Şöyle diyebilirim, 1600 yılın içinde sıkışmışız. Günümüzden 1600 yıl öncesinde yaşayan insanlar var, günümüzde yaşayan insanlar var, günümüzden daha ötede yaşayanlar var. Çok büyük bir zaman. Aynı yemeği yediğin, aynı yollarda yürüdüğün, aynı dili konuştuğun insanlarla bu kadar zaman farkı olması çok serttir. Bu insanlara ortak bir şey yapabilmek de çok zor ama tiyatro seyircisinin ortalaması biraz daha farklı bir ortalama. Bizim istediğim en önemli şey şu: Hayatı boyunca ilk defa tiyatro izleyen birine, 7 yaşında ya da 35 yaşında olsun, iyi bir oyun izletebilmek. Her seyirciye tiyatroya ilk kez geliyormuş gibi hissettirmek. Komedi yapılır, insanları güldürürsün ama insanları güldürmek bir başarı mıdır?

Shakespeare, Hamlet’te şunu söyler: “Söylediğin, yaptığın şey bilmeyenleri güldürebilir ama bilen birini üzer.” Türkiye’deki komedi hastalığı, seyircilerin talep ettiği şeyin komedi olmasının sebebi: “Talep ettiği şey, onu eğlendirecek mi?” Zaten tiyatroya, Türkiye’de profesyonel tiyatronun başlangıcından beri hep eğlendirmek üzerine oturtulmuş. Ama o zamandan 400 sene önce İngiltere’de yazılan ve dünyada yegâne klasikleri olarak adlandırılan Shakespeare’in oyunları arasından beş ya da altı tane komedi türünde oyun sayabilirsin. Geri kalanların hepsi tragedya diye geçer. İşte adamlar da onu izliyor, onların kültürü onu gerektiriyor.

​Türkiye’deki algının komedi olmasının sebebi, başlangıcından itibaren insanları eğlendirmek üzerine oluşu. Burada Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın komedi olup olmadığı tamamen seyirciye kalmış aslında. Levent’in orada yarattığı karakter bir şizofren mi bilemezsin. Levent’in yarattığı karakter onun yarattığı karakter ama Shakespear’in yazdığı bu mu? Hayır o Levent ve Aleksandarın beraber yorumu. Seyircinin buna gülmesi tamamen seyircinin isteği. Bizim şimdi İngiltere’de bilet satarak İngilizlere Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı oynamak gibi bir iddiamız var. Bakalım İngilizler bizim yarattığımız, oynamaya çalıştığımız Theseus ve Oberon’a, Bottom’a, Puck’a gülecek mi ya da komik bulacak mı? Bir de öyle bir durum var. Ben onun kültüründen bir malzemeyi alıyorum, Türkiye’de kendi kültürümle özdeşleşmiş insanlarla oynuyorum ve diyorum ki “bu komedi”, insanlara böyle bir iddiada bulunuyoruz. Bunun altını doldurmazsan büyük çöküyorsun, böyle bir gerçek var. Bu komedi meselesi bizi geren de bir durum. 

Peki oyuncu olarak Shakespeare metni oynamanın sınırları ve sınırsızlıkları var mı? Her oyuncu bundan keyif alır mı? 

Her oyuncu Shakespeare oynamak ister ama bunun altına girip girmemek konusunda bir korku yaşar. Bu bir cesaret işi mi? Bilmiyorum. Ben hayatım boyunca oyunculuk konusunda, seslendirme konusunda fütursuzca davrandım. “Ben bunu yapabilir miyim?” diye düşünmedim; “Ben bunu yaparım” diye girdim mevzuya. Her zaman da çok iddialı davrandım sanatsal anlamda. Şöyle bir şansım oldu, okulda Shakespeare çalışıyorsun, öncesinde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çocuk oyuncu olarak oynadığım dönemde de Shakespeare’ler oynanıyor, onları izledim, birinin içinde oldum, sonrasında da Şehir Tiyatrosu’na başlangıcım Shakespeare. Bu bir şanstı ama bunun tehlikeli olabileceğini anlamadım. O yüzden söylüyorum fütursuzca davrandım ama iyi ki öyle davranmışım, o cahil cesareti küçük küçük beni eğitti. Shakespeare oynamak herkes çok ister ama cesaret etmek – etmemek arasında gidip gelirler, sonuç olarak oynadıkları şeyi seyirci değerlendirir.

L.Ü.: Gözde çok büyütmemek lazım ama kolay iş değil Shakespeare oynamak. Ama dediğim gibi bir Coriolanus izledim, son yıllarda izlediğim en acayip Shakespeare’di. Shakespeare’i dinlemek, dinletebilmek, izlemek, izletebilmek çok zordur özellikle tragedyalarından bahsediyorum. Shakespeare’in gerçekten ne olduğunu anlamak isteyen, dilini, oyuncunun şekli şemalini, klasik bir rejiyle ve çok da modern bir temayla görmek istiyorsanız mutlaka gidip izlemek lazım.

Shakespeare, güzel bir kere. Okurken de oynarken de söylerken de çok güzel. Öyle güzel replikler söylüyorsun ki. Mesela Theseus’un oyunun sonunda bir tiradı var, çok hoşuma gidiyor. Çok realistik bir şeyi anlatıyor: “Aşıklarla kaçıkların fantezileri biçimlendirmede öylesine ateşli bir beyni vardır ki görürler soğukkanlı mantığın görmediklerini.” O hayal dünyasına karşı realistik bir bakış atıyor.

Ve şiir olarak söylüyor bunu, daha da fena.

L.Ü.: Koca bir şiir. Neden bahsettiğimizi anlamak için Shakespeare izlemek lazım. Ben Shakespeare izlemekten de oynamaktan da mutluyum. Son 1000 yılın en çok tanınan İngiliz’i seçildi adam. Kıymetini bilen bir ülke İngiltere, bu benim için çok önemli. O yüzden Shakespeare benim için gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarı. O yüzden bir Shakespeare oyunu izleyince nefes alıyorsunuz. O olmasaydı Çehov olur muydu? Çehov olmasaydı Brecht olur muydu? Olmazdı.

Bunlar olmasaydı Haldun Taner olur muydu? Daha da önemli.

Ya da Vasıf Öngören olur muydu? Kuşaktan kuşağa, el vererek, izleyerek… Münir Özkul, Sadri Alışık olmasaydı Cem Yılmaz olur muydu? Ne kadar önemli isimler sanatımızda. Bu biraz bayrak yarışı gibi. Gidiyorsun bir film izliyorsun ve “ne kadar ilginç oynanmış, yönetilmiş” diyorsun. Yenilikçi filmler, konular, senaryolar var. Festivale gidiyorsun “Hiç böyle Hamlet izlemedim” diyorsun.

Benim için çok özel bir şey olduğu için anlatacağım. Roberto Ciull geldi Theater an der Ruhr’un genel sanat yönetmeni, burada Danto’nun Ölümü’nü sahneye koydu. Çok özel bir projeydi; fakat bunu daha önce Almanya’da Theater an der Ruhr’da ve bize röprizini yapmaya geldi. Ama bir türlü aynı oyunu sahneleyemiyor; çünkü oyuncular farklı, biz Akdenizliyiz Almanlar gibi yorumlayamıyoruz. Theater an der Ruhr’un kadrosuyla bir türlü görüşemiyoruz, onların ne yaptığını biz, bizim ne yaptığımızı onlar görmek istiyor. Son oyunumuz Theater an der Ruhr’da oynuyoruz onlar da Hamburg’da oynuyorlar. Bizi çok izlemek istedikleri için uçağa atlayıp gelmişler, 180 kişilik salon dolu bu tayfa merdivenlere oturdu. Sonunda oyunu izlediler. Bu arada son oyunumuz olduğunu bilmeden oynadık biz, bizim genel sanat yönetmenimiz değişti oyun kaldırıldı sonra. Oyun bitti, biz çıktık salona geçtik diğer ekip duvara yapışmış cetvelle çizilmiş gibi duruyorlar. Onlarda Danto’yu oynayan oyuncu bir adım öne çıktı ve şunları söyledi: “Arkadaşlarımla siz gelmeden önce konuştuk, hepimiz aynı şeyi hissetmişiz, bir Türk ekibinden Avusturyalı bir yazarın yazmış olduğu, Avrupa kültürünü çok temelden sarsmış bu oyunu nasıl yorumlayacağınızı çok merak etmiştik. O yüzden de izleyebilmenin fırsatlarını kolluyorduk. Bu oyunu izlemek bize büyük bir ders oldu, biz sadece Danto’nun Ölümü’nü oynadığımızı zannetmişiz, biz çok güzel bir Danto’nun Ölümü oyunu izledik.” Hayatımda bu kadar gurur duyduğumu hatırlamıyorum. Onların Alman olması değil mesele, tereciye tere satmaya gidiyorsun oraya. Bu o kültüre ne kadar hâkim olduğuna, onları ne kadar anladığına, bu topraklarda yapılmış Cumhuriyet Devrimi’ne denk düşüyor.

A.A.: Bizde yapılan işlerin oyunculuk ve teknik anlamda Avrupa’da, Batı’da artık bir karşılığı var.

L.Ü.: Gidip dışarıda oyunlar izleyebiliyoruz. Görüşümüzü, algımızı farklı farklı ülkelerde değerlendirip, aşabiliyoruz. Londra’daki müzikalleri ayrı yere koyuyorum onlar standartları belirleyen işler. Dramatik aktörlüğün olduğu oyunlarda biz çok iyiyiz. Yani gerçekten dünya standardında oyuncularımız ve performanslarımız var. Mesela Yen’de de gördüm bunu. İngiliz aktörü gibi.

Müşfik Kenter’in bu kadar başarılı bir aktör olmasının sebebi baştan aşağı Türk olması.

Öylesine büyük aktörler yetiştirdi ki bu topraklar görüyorsun. Ben şuna inanmıyorum, “doğru mesleği yanlış ülkede yaptığını söyler” bazı oyuncu arkadaşlar ama ben bunun her zaman karşısındaydım; çünkü bizim gibi ülkelerde ihtiyaçtır. Tiyatro burada eğlence değil, görevdir.

Yapmak görevdir, izlemek eğlencedir.  

​Burada dinini yaymak için dolaşan misyonerler vardır ya biz öyle yapıyoruz. Tiyatroyu yaymak için misyoner gibi çalışıyoruz. Her yere gidiyoruz. Sahne bulabilirsek tabii.

Arda Aydın Biraderler Yapım bünyesinde başka oyunlar olacak mı? Bir de Biraderler Cabaret var. Ondan da bahseder misiniz?

Biraderler Yapım aslında Arda Aydın Tiyatro Prodüksiyonu. Ben Biraderler ismini koydum; çünkü Biraderler Cabaret diye bir şeye başladım, Şehir Tiyatrosu’ndan atılınca. Cabaret, sözünü söyleyebildiğin bir tarz. Ben de bir şeyler yapmak söylemek istiyorum, bize niye yapılıyor bu vs. Bunun üzerine Biraderler Cabaret’i yaptım. Yedi kişilik bir ekip üç oyuncusu, dört müzisyeni var. Hikâyesi de üç yapımcı bir iş yapmak istiyorlar, bu işi yapmak için kendilerine oyuncu arıyorlar, müzisyen arıyorlar. Müzisyeni bulup oyuncuyu bulamıyorlar ve kendileri sahneye çıkmak zorunda kalıyorlar. Çok iyi bilinen caz ağırlıklı şarkıların Biraderler Cabaret versiyonu ve coverları bu hikâyeyle birleştirdik. %70’i müzik, %30’u oyun mesela bu işin.

​Bu şirketi kurarken de şöyle bir şeyle yola çıktım, İngiltere’de ve Amerika’da çok büyük prodüksiyonlar yapan ve takip ettiğim bir şirket var Donmar Warehouse. Bunlar çok büyük aktör ve aktristlerle çok iyi prodüksiyonlar yapıyorlar. 2009’da bunlarla tanıştım, 2012’de tekrar gittim ve beni kabul etmediler, mail yazdım cevap vermediler. 2014’de gittiğimde Steve adında biriyle konuşabilme fırsatı buldum, anlattım böyle bir prodüksiyon şirketi kurmak istiyorum, yapımcı olmak istiyorum bana destek olun. O zamandan bu zamana geçen sürede bana modelini anlattı: “Bu işi yapmak istiyorsan İK sistemini kurman lazım. Tiyatro sadece tiyatro değildir, bu bir business’tır. Büyük prodüksiyonda iyi oyuncularla çalışmak istiyorsan, seni ciddiye alacakları bir hale gelmen lazım.” Bu beni çok rahatlattı ve başta ben adım adım geziyordum ama şimdi bize gelmeye başladılar. Bir oyunun normalde sahne maliyeti zaten çok yüksek, oyunu sahneye koyup seyirciye oynama maliyeti daha da yüksek. Bu çok pahalı bir iş olduğu için tiyatronun yürümesi bilet satarak olmaz maalesef. Bir destekle olur. 

Levent Bey sizin bir diğer oyununuz Anlatılan Senin Hikâyendir oyununuzdan da bahsedelim isterim. Oyununuz dinamik bir şekilde devam ediyor, oyunu yaparken karşılaştığınız zorluklar da var.

Evet, Anadolu’da sahne bulamıyorum. Şehirlerde, üniversitelerde bana sahne vermiyorlar. Siyasi görüş ve dünya görüşü başka bir şey. Erzurum’da, Kayseri’de beni izleyen olamaz mı? Anadolu’da benim dünya görüşüme sahip kimse mi yok? Utanç duyuyorum.

Haklısınız. Devam edecek ama bu oyun. Peki başka projelerde sizi görebilecek miyiz?

Münir İnsanlar Ansiklopedisi yapacağım. Tek kişilik bir oyun, benim ve Türkiye’nin geçirdiği yılların paralel gittiği bir oyun olacak. 

0
3104
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle