12 ARALIK, CUMARTESİ, 2015

Rock Üst-Orta Sınıf Eğlencesi Olmamalı

Foton Kuşağı ile Yeldeğirmeni'ndeki Tight Aggressive isimli mekanlarında buluştuk. İçerisinde vegan kafe, sanat galerisi, baskı atölyesi ve müzik stüdyosu bulunan bu mekanı ziyaret etmişken Foton Kuşağı'nın konser öncesi provasını da dinleme fırsatım oldu. 12 Aralık Cumartesi akşamı, saatler gece yarısını vurmadan, arabanız kabak olmadan Foton Kuşağı'nı ve ardından da Sheer Mag'ı dinlemek üzere Peyote'nin merdivenlerini tırmanmanızı tavsiye ederim.

Rock Üst-Orta Sınıf Eğlencesi Olmamalı

2011 senesinde Alper Erkut (davul) ile Paul Benjamin Osterlund'un (gitar, vokal) bir araya gelerek kurduğu Foton Kuşağı ilk LP'si "S/T"yi 2013'te Bandcamp üzerinden dijital olarak yayınladı. Bundan bir sene önce Matt Loftin'in (bas) de gruba katılmasıyla üç kişilik sabit kadrosunu oluşturan grup çoğunluğu Peyote'de olmak üzere sık sık konser vermeye başladı. 2013 senesinde kendi imkanlarıyla organize ettiği bir Avrupa turnesine çıkıp 12 şehirde konser veren Foton Kuşağı ilkinden daha sert ve enerjik olan ikinci EP'si Did It Really Fade’i geçtiğimiz ekim ayında yayınladı. 

Hadi nasıl tanıştığınızı anlatarak başlayın...

Paul: 2008'de Alper'le tanıştık. O zamanlar başka gruplarda çalıyorduk ama çok sayıda ortak arkadaşımız vardı. Müzik aracılığıyla, konserlerde tanıştık yani. 2009'da Amerika'ya gittim, 2011'de İstanbul'a döndüğümdeyse eski grubum Tara Tarama'yı tekrar kurmaya çalıştık. Herkesin programları farklı olduğu için başaramadık, sonra ben Alper'i hatırladım. "O çocuğu bulayım da beraber grup kuralım" dedim. 2011'de Kadıköy'de ilk provamızı aldık.

Sadece ikiniz mi?

Paul: Evet, ilk üç-dört provayı ikimiz aldık. O zamanlar bambaşka bir şey yapmaya çalışıyordum; daha yavaş, shoegaze, indie rock gibi bir şeyler yapmak istiyordum ama Alper hızlı çaldığı için olmadı. Ben de boş verip "O zaman hızlı bir şeyler yapalım" dedim.

Fotoğraflar: Mutlu Oral

Fotoğraflar: Mutlu Oral

Bas çalan kimse yok muydu?

Paul: Sonra Barış Sılay katıldı, sonra başka bir arkadaş, sonra başka bir arkadaş...

Alper: Biz altı basçı değiştirdik sanırım. Matt beş veya altıncı basçımız.

Sen Foton Kuşağı'na katılalı bir sene oldu değil mi Matt? 

Matt: Evet, bir sene önce başladım. Paul ve Alper ile tanıştık.

Alper: Kutu konserinde Matt'i gördüm, "Sen gel bizle çal" dedim. Baktım Amerikalı, "Zaten bir Amerikalıyla çalıyorum, Matt'i de hemen kapatayım" dedim. Önce grup iki Türk bir Amerikalıdan oluşuyordu, sonra iki Amerikalı bir Türk olduk, bir Amerikalı daha bulursak ben de çıkacağım gruptan. Onlar Amerika'ya dönüp grubu devam ettirsinler. (gülüyor)

Sen ne zamandır İstanbul'dasın Matt? Sadece müzik mi yapıyorsun?

Matt: Altı sene önce geldim, müzik dışında öğretmenlik yapıyorum.

Sen başka bir işle uğraşıyor musun Paul?

Paul: Evet, serbest gazeteciyim. 

Hepiniz İstanbul alternatif müzik sahnesinde etkin isimlersiniz, başka gruplarınız da var. Onlardan biraz bahsedelim mi?

Paul: Şu anda başka bir grupta çalmıyorum ama önceden Ferforje diye bir grubum vardı. Diğer üyeler ülkelerine döndüler, grup dağıldı.

Alper: Foton Kuşağı dışında Indefinite Time Period adlı bir grubum daha var. Byzantion Records & Shows ile konserler düzenliyoruz; şimdiye kadar dört defa gerçekleştirdiğimiz Byzantion Fest var, bir de ara ara yabancı gruplar geliyor, onların burada çalmasına yardım ediyoruz. Lokal konserler şimdilik çok olmuyor ama ilerleyen dönemlerde belki bir seri yapılabilir, bir şeyler düşünüyorum. Onların dışında burası var bildiğin gibi: Tight Aggressive. 

Tight Aggressive mekanından da biraz bahset istersen, ne zaman açıldı burası?

Alper: Devamlı müzik organizasyonları yapıyordum, iki sene öncesine kadar tişört falan basıyorduk. Tight Aggressive aslında bir kolektifti diyebiliriz. Sonra biz prova yapabileceğimiz, çalışabileceğimiz bir mekan arıyorduk. Burayı (Karakolhane Caddesi, 83 numara-Yeldeğirmeni) bulunca dönüştürelim dedik, fikirler çeşitlendi. 

Artık provalarınızı kendi stüdyonuzda yapıyorsunuz...

Alper: Evet. Stüdyomuz var, vegan kafe var, sanat galerisi var, baskı atölyesi var. İlerleyen dönemde dergi çıkartmayı da düşünüyoruz Tight Aggressive adıyla. 

Senin diğer projelerini de biliyoruz Matt, neredeyse her grupta görüyoruz seni.

Matt: İstanbul'daki ilk grubum Raw Power bir Iggy Pop tribute grubuydu, çoğunlukla Pendor Corner'da çalıyorduk. Daha sonra Kutu'dan Utku ile tanıştım ve bana onlarla bas çalmamı teklif etti. Sonrasında da Alper Foton Kuşağı ile çalmamı teklif etti, bir senedir Foton ile çalıyorum. Kutu şimdilerde faaliyetine ara verdi. Yakın zamanda da In Hoodies'e katıldım. 

Klan ile de bir ortak çalışmanız oldu...

Matt: Evet, onların EP'si için beraber bir şarkı kaydettik ama pek fazla beraber canlı çalmadık. Ara sıra onların konserlerinde sahneye çıkıp bir şeyler çalıyorum ama birlikte prova almıyoruz. 

  • Fotoğraflar: Mutlu Oral
  • Fotoğraflar: Mutlu Oral

Fotoğraflar: Mutlu Oral

Bir de radyo programın var...

Matt: Evet, iki senedir Standart Fm'de perşembe akşamları 20.00'de program yapıyorum. Shoegaze, psych, dream pop, bazen de biraz indie rock çalıyorum. Ayrıca bir grup insanla beraber bir sene önce sonikraf.com adlı bir site kurduk. Lokal müzisyenleri hem İngilizce hem de Türkçe dillerinde tanıtmaya çalışıyoruz.  Çok yakın zamanda bağımsız yerli müzisyenlerden oluşan bir compilation albümü yayınlayacağız. Şarkılar belirlendi, şu an son rötuşlar üzerinde çalışıyoruz, beni çok heyecanlandıran bir proje. İstanbul'dan 15 grubun birer şarkısı yer alacak.

Bandcamp sayfanızda "Dinosaur Jr, Neil Young, Hüsker Dü, Nirvana, Iron Maiden, The Ramones gibi zaman kavramına sahip olmayan gruplardan etkileniyoruz" yazıyor. Müziği zamansız kılan şey nedir?

Alper: Dönemden bağımsız olarak o müzikleri dinleyebilmek. Mesela ben Ramones'u şimdi de dinlerim, 80'lerde de, 90'larda da dinleniyordu ama 2030'da da dinlenir bence. 

Müziğinizi hiç bilmeyen biri sorduğunda nasıl tanımlıyorsunuz?

Paul: Rock işte... Rock punk, indie rock diyebilirsin. Zaten farklı janrlardan besleniyoruz.

Alper: Aslında başlangıcı öyle değildi ama Paul'ün dediği gibi biraz hızlı ve sert çaldık. Ama son yayınladığımız EP için kayıtlara başladığımızda ilk LP'den daha da keskin oldu.

Niye öyle oldu peki, o arada müziğinizde ya da sizde ne değişti?

Alper: Bence canlı çalarken ortaya çıkan enerji hoşumuza gitti. Bazı konserler var, mesela Köln veya İzmir...

Ne oldu o konserlerde?

Paul: Yani koptuk işte. Enerji çok iyiydi. Hızlı ve biraz sert çaldığımız için seyircinin tepkisi iyiydi. Uzun zamandır daha sakin ve yavaş müzik yapmaya çalışıyorum ama olmuyor. Sürekli daha punk bir tarza dönüyoruz. Artık evimde akustik bir gitarla country, folk şarkıları yazmaya çalışıyorum ama grupla olmuyor işte.

Alternatif sahnedeki diğer gruplara oranla çok sayıda konser veriyorsunuz, 50 konser oldu sanırım...

Paul: Aslında basçı meselesi daha erken hallolsaydı daha fazla konser vermiş ve kayıt yapmış olurduk. Başımıza gelen en büyük sorun basçı bulmaktı, Matt katıldığından beri son bir senedir durumumuz gayet iyi.

Bandcamp sayfanızda Kadıköy yazıyor, Hepiniz Kadıköylü müsünüz?

Paul: Grup Kadıköy'de kuruldu. Ben uzun zaman, neredeyse üç sene Kadıköy'de oturdum.

  • Fotoğraf: Gregory Dziedzic

"Meet me at Tek Büfe"yi kim yazdı? Bir tek Kadıköylülerin anlayabileceği bir şarkı. : )

Paul: Ben. : ) Belki bilirsin, gruplar stüdyodan önce/sonra oraya gidip bir tost yer, çay içer. Biz de Tara Tarama'daki arkadaşlarımla stüdyodan önce veya sonra hep Tek Büfe'ye giderdik. 2011'de İstanbul'a döndüğümde arkadaşım Koray'a "Meet me at Tek Büfe" demiştim.

Şarkıları genelde sen mi yazıyorsun yoksa beraber mi çıkıyor?

Paul: Ben yazıyorum ama stüdyoda son haline beraber getiriyoruz.

2013'teki Avrupa turnesini anlatır mısınız biraz? Nasıl gelişti işler, kaç şehirde çaldınız?

Alper: Öyle bir fikir vardı, baktık şartlar müsait, nereden başlarız ne yaparız diye düşündük. Facebook'ta bayağı bir network'ümüz vardı, tanıdığımız insanlara yazdık, şansımız da biraz yaver gitti. Gitmeden önce her şeyi ayarladık, orada araba kiraladık. 12 şehirde çaldık.

Bu konserlerin hepsinin bağlantılarını ayrı ayrı mı kurdunuz?

Alper: Evet, herhalde 3 ay içerisinde Batı Avrupa'nın her yerine 2000 tane e-posta atmışımdır.

Paul: Çok zor bir şey, bir konser için 30 kişiye yazıyorsun. Bazı şehirlere 100 tane falan e-posta göndermişimdir ama hiçbir sonuç çıkmadı.

Resmen kendi kendinize turne düzenlemişsiniz. Hangi şehirlerde çaldınız, çaldığınız organizasyonların arasında hiç festival var mıydı?

Alper: Uçakla Amsterdam'a gittik, orada van kiraladık. Amsterdam'dan Kuzey Almanya'da Kiel'e gittik. Ertesi gün tekrar Amsterdam'a döndük, ikinci konserimiz oradaydı. İki günde 15 saat yol yaptık yani. Sonra oradan Hamburg, Berlin, Köln, Bonn, Paris, Le Havre, Cannes, Utrecht, Emmen, Tilburg, Amsterdam... İlk ve son konserler festival dahilindeydi. İlki Kiel'de Byzantion Fest ayarında küçük bir festivaldi. Film gösterimlerinin yer aldığı, vegan yemeklerin dağıtıldığı, seçilen mekanların çok güzel olduğu bir festivaldi. Son konser de Tilburg'ta Incubate Festival idi, festivalden daha çok bir fuara benziyordu. 5 günde 250 grup çaldı. Konser izlemek için elinde bir kitapçıkla sokak sokak geziyordun.

İstanbul'da hangi mekanlarda görebilir insanlar sizi?

Alper: Özellikle Peyote'de görebilirsiniz.

Paul: Peyote de olmasaydı İstanbul'da ne yapardık hiçbir fikrim yok.

Alper: Bağımsız müziğe destek veriyorum diyenlerin yarısından çoğu hikaye. Gerçekten destek veren bir mekan varsa o da Peyote.

Paul: Biz Peyote'yi çok seviyoruz; çalışanları, konserleri ayarlayan kişileri... O mekan İstanbul'da olmasaydı bağımsız müzik yapmamız neredeyse mümkün olmazdı. 

  • Fotoğraflar: Mutlu Oral
  • Fotoğraflar: Mutlu Oral

Fotoğraflar: Mutlu Oral

12 Aralık Cumartesi de Sheer Mag'ın öncesinde Peyote'de çalacaksınız. Kaç gibi başlayacak konserler?

Alper: 23.15-23.30'da biz çıkarız, 00.00-00.15 gibi de Sheer Mag sahne alır.

Alper, sen zaten çok sayıda yabancı grubun İstanbul'a gelmesi için organizasyonlar düzenliyorsun Byzantion Records & Shows ile, bu sefer de Sheer Mag konserini organize ettin. Sheer Mag da dünyadaki müzik yayınlarından övgüler almış Amerikalı bir grup, biraz bahsetmek ister misin onlardan?

Alper: Washington Post, Rolling Stone, Pitchfork... Her yerde haberi çıkmış Sheer Mag'ın. 70'ler rock müziğini power pop ile birleştirip garage sound'u eklemişler. Onun üzerine de soulful kadın vokal, Etta James gibi...

Enerjik bir sahne şovları da var galiba...

Alper: Onu göreceğiz. Ama tarz tam sevdiğim şeylerin bir karışımı.

İkinci EP "Did It Really Fade"in hazırlık sürecinden biraz bahseder misiniz?

Alper: İkinci EP'deki parçaları konserlerde devamlı çalıyorduk, kaydetme zamanımızın geldiğini düşündük. İlk LP'miz olan "S/T'den sonra ikinci EP "Did It Really Fade" biraz daha sert oldu, içinde metal ve shoegaze etkileri de var. Üçüncü EP'yi biraz daha pop yapmayı düşünüyoruz. Her biri birer konsept albüm gibi.

Sound'unuzdaki değişimin sebepleri ne sizce?

Alper: Çeşitli şeyler dinliyoruz sonuçta, o da fark ettiriyor tabii. Besteleri Paul yapıyor.

Paul: Çok fazla distortion kullanmayı sevdiğim için yaptığım müzik pek sakin olamıyor. O yüzden şarkılarımız biraz agresif, enerjik ve punk.

Alper: Aslında indie rock'ın biraz daha agresif yüzünü gösteriyor. Indie rock'ın içinde her şeyi bulabilirsin. 

Sizce arkadaş olunca, beraber vakit geçirince gruplardan daha iyi müzik çıkıyor mu?

Alper: Evet ama bence en önemli nokta çalınan şeyi herkesin sevmesi, evde de açıp dinlemesi. Yoksa dinlemediğin bir türü öylesine arada çıkıp konserde çalıyorsan bir süre sonra soğuyabilirsin.

Müzikte kendin yap kültürünü benimsemenizin sebebi nedir? Bu kültürün uzun vadede müzik sektörüne neler getireceğini düşünüyorsunuz?

Alper: Ne getirir ne götürür orasını bilmiyorum ama o bir tavır sonuçta.

Örneğin menajere ayıracak bütçeniz olsa da menajerle çalışmayı tercih etmeyeceğinizi biliyorum.

Paul: Bütçemiz olsa da öyle bir şey söz konusu değil. Örneğin bu şehirde kendin yap tavrını benimseyen popüler gruplar var ama bazıları da menajerle çalışmayı tercih ediyor. Bu da "biz çok ciddiyiz" gibi bir algı yaratıyor. "Çok profesyoneliz, menajerimiz var, bizim hakkımızda şunu yazabilirsin"... Bu bizim pek hoşumuza gitmiyor. Bizim için en önemli şey müzik, biz işin müzik kısmıyla uğraşıyoruz.

Ama mesela "2000 tane e-posta attım" diyorsun turne için...

Alper: Ama o işin güzel tarafı bence. Ben sonuçta endüstriye katkıda bulunmak için müzik yapmıyorum ki, ben keyfime müzik yapıyorum, insanlarla tanışmak için müzik yapıyorum. Bu yolla insanlarla iletişime geçiyorum.

Paul: Grupların şirket gibi olmaması gerekiyor.

Alper: O tarz gruplar yarın öbür gün de çıkıp "müzik bedava olmalı" diye demeç veriyorlar. Her şey tavırla alakalı. Tavrın öyleyse de sorun yok, benim menajerim var, ben menajerle çalışıyorum diyorsan okey.

Paul: Mesela bu konserimiz için ön satış biletleri 10 TL, kapıda 20 TL. Ama tek başına 50 TL bilet parası isteyen yerli gruplar var. Bu bana göre çok saçma sapan ve acımasız bir şey. Bağımsız rock üst orta sınıf eğlencesi olmamalı. Tek bir konser 50 lira olursa bunu kim verebilir ki? 

Peki ya müzisyen geçimini müzikten sağlıyorsa?

Paul: Pek insanın müzikten geçindiğini sanmıyorum. Bizden çok daha popüler gruplar var, para kazanıyorlardır ama bu yolla geçinebiliyorlar mı bilmiyorum. Bizim için en önemlisi müzik ama aynı zamanda herkesin gelebilmesi de önemli. Örneğin bizi keşfeden, Bağcılar'da, Ümraniye'de falan yaşayan, cebinde fazla parası olmayan bir çocuk 50 TL'yi konsere nasıl ödeyebilir? 

Fotoğraflar: Mutlu Oral

Fotoğraflar: Mutlu Oral

Halbuki bu çocuk 10 TL'ye hem sizi de hem de Amerikalı bir grubu seyredebiliyor.

Paul: Aynen, biz bu şekilde böyle gençlere ulaşmaya çalışıyoruz.

Alper: Evet, bunun amacı biraz da bu.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Alper: Biz çalarken insanlar öyle durmasın, eğlensinler.

Paul: Biraz dans, biraz eğlence, biraz hareket!

Alper: İzmir konseri çok iyiydi mesela, Paul'ün Amerikalı arkadaşları gelmişti 30-40 kişi. Herhalde müzik onlara hitap ettiğinden karşılıklı vibe oldu.

Paul: İlk akordan sonra seyirci de koptu, biz de o enerjiyle daha iyi çaldık. 

Niye böyle bir fark var sizce? Köln konserinde de insanların çok eğlendiğini, seyirciyle bir etkileşim yakaladığınızı söylemiştin Alper. Türkiye'deki seyirciyle niye öyle olmuyor sence?

Alper: Tabii ki kimseyi zorla eğlendiremezsin ama insanların eğlenirken "başkaları ne düşünür, ben eğlenirsem beni nasıl görürler" diye düşünmemeleri gerekiyor. Sonuçta opera izlemiyorsun ki...

https://www.youtube.com/watch?v=AVquLtnY_60

0
5298
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle