13 EKİM, CUMA, 2017

Mutsuzluğumuz Herkes Tarafından Görülüyor

Michael Haneke’nin son filmi Happy End, jenerasyonlar arası farklılaşma ile toplum kutuplaşmalarına sosyal medya ve sanal dünya üzerinden karşılaştırmalı olarak bakıyor. Isabelle Huppert, Jean-Louis Trintignant, Mathieu Kassovitz, Fantine Harduin ve Franz Rogowski’nin oyuncu kadrosunda yer aldığı Happy End’i ev metaforu üzerinden konu, oyunculuk ve yönetmenin filmografisi dahilinde değerlendirdik.

Mutsuzluğumuz Herkes Tarafından Görülüyor

70. Cannes Film Festivali’nde üç kategoride adaylığı bulunan Happy End; Michael Haneke’nin son filmi. Happy End, Haneke'nin klasik temalarının ve görsel fikirlerinin hemen hepsini prova yapıyor. Ailedeki işlev bozukluğu, nesiller arası intikam, suçluluğun zehirli bastırılışı ve bastırılanların geri dönüşü filmde göze çarpan ögeler oluyor. Sosyal medya ve sanal dünyanın aldatıcılığının yanında yönetmenin bir önceki filmi Amour’daki gibi ölüm korkusu ve hayattan kurtuluşun özlemi filmin önemli çatışmalarını oluşturuyor. Bu sebeple Happy End'in Amour'un atmosferinden ilham aldığı görülebiliyor.

Genellikle Haneke sineması konvansiyonel bir korku, geleneksel ve beklenmedik bir gerilim filmi olma konusunda istikrarlı bir yol izler. Happy End dolayısıyla yönetmenin filmografisinde bir istisna yaratmıyor. Bu yüzden auteur bir yönetmenin, bir tür filmini izlediğimizden bahsedebiliriz. Çünkü bu tür Haneke'nin icadıdır ve bakıldığı zaman özgün bir çalışmaya tanıklık ettiğimizi destekleyen karakteristik ögelere sahip olduğu anlaşılır. Her zamanki ustalığı olan kompozisyon yeteneğini korku mozaikleri ile sunuşu rahatsız ediciliği yine had safhalara taşıyor.

Isabelle Huppert, yaşlı babası Georges'ten (Jean-Louis Trintignant) kazançlı aile inşaatı ve nakliye işini devralan aynı zamanda Calais'teki muhteşem bir mülkün içinde söz sahibi olan Anne Laurent karakterini canlandırıyor. Anne'nin sarhoş oğlu Pierre (Franz Rogowski) aileyi düzenli olarak ırkçı problemlere maruz bırakarak ailece katıldıkları bir davete Faslı köylüler Rachid (Hassam Ghancy) ve Jamila’ı (Nabiha Akkari) getiriyor. Köylülerin ellerinden alınmış haklarını ailesinin vermesi için bulundukları yeri bir protestoya dönüştürüyor. İnşaatlardan birinde ihmalkarlıkla felaket kazasına izin vererek firmaya büyük bir dava açılmasına neden oluyor ve tüm bu problemlerle Anne ilgilenmek zorunda kalıyor. Bu arada, Anne'nin kardeşi Thomas (Mathieu Kassovitz) kendi cinsel sırlarını taşıyor, önceki evliliğinden olan 12 yaşındaki kızı Ève (Fantine Harduin) üzerinde baba olma denemelerini sürdürüyor ve muazzam bir yabancılaşma ile manevi duyguları ısmarlama bir şekilde yaşıyorlar. Ève ise filmin odağındaki isim. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanıyor, psikolojik problemleri olan annesinin dağılışı ve yüksek miktarda aldığı ilaçlarla yaşamını yitirdiği ana kadar her şeyi kamerasına alarak sosyal medya üzerinde kurduğu yapay ilişkileri ile bu aile sırlarını ifşa ediyor. Pratik yaşamında sosyopat bir kişiliğe sahip, zeki, içine kapanık ve insanlardan da pek hoşlanmadığı anlaşılan Ève, yıllar sonra babası ve tüm aile fertlerinin yaşadığı Calais'teki eve geldiğinde bu tutumunu istikrarlı bir biçimde sürdürüyor. 

Haneke’nin yüksek burjuvaziye olan takıntısı ve mekân kullanımı olarak önem taşıyan stilize edilmiş evlerdeki rahatsız edici durumları bu filminde de doruk notaya çıkmış. Daha önceki filmlerinde de varlıklı hayatları kamerasına alan yönetmenin bu sefer odağına aldığı aile diğer filmlerine oranla en yüksek burjuvaziyi temsil ediyor. Yönetmenin ev metaforunun artık karakterize edilmiş bir anlatı olduğundan da bahsedebiliriz. Funny Games’te bir göl kıyısındaki müthiş gösterişli ve özel zevklerle döşenmiş ev ile Amour filmindeki aristokrat yaşlı bir çiftin nakış gibi işlenmiş yüksek duvarlı ve katedrali andıran dairelerini hatırlarsak Happy End’de tercih edilen evin bu iki evin de üstüne çıktığını görürüz. Calais'teki bu ev kalabalık aileyi bir çatıda toplayan ve birbirlerini sıkça görmemelerini sağlayacak kadar geniş ve her şeyi içine hapsedebilecek bir yapı. Böylece filmde anlatılmak istenen yabancılaşma, ihanet, ihmal ve bencillik gibi öne çıkan durumları umursamayan aile fertlerini anlatmak için böylesi bir ev kullanımı tutarlı oluyor. Onların birbirini görmezden gelmesi, birbirine dokunmadan ve umursamadan sadece kendilerine odaklanarak yaşayışlarını ev tam anlamıyla absorbe ederek suç ortaklığı yaratıyor. 

Haneke’nin evlerin iç yaşamını kameraya alışında fotoğraflama yöntemi kullandığı da bilinir. Özellikle evde kimse yokken veya evde biri olsa da kimsenin bulunmadığı boş bir odayı dışarıdan gelen dış ses efektleriyle destekleyerek fotoğraflamayı tercih eder. Uzun süre kamerasından bize o odalara baktıran yönetmen fiziksel ortamın ruh halini kavramamızın yanında biraz sonra gerçekleşecek olan gerilim için de kısa dinlenme anları yaratır. Evlere genellikle tehdit içeriden veya dışarıdan gelerek bir bozulma yaratır ve artık eskisi gibi devam etmeyecek bir yaşamın portresini çizer. Funny Games’te tehlike dışarıdan gelir örneğin. Mutlu bir çekirdek ailenin rüya yaşamı iki yabancı tarafından yerle bir edilir ve gerilim sakin ve beklenmedik bir biçimde durumun içinde verilir. Yine Amour filminde ise tehlike içeriden gelir. Birbirini çok seven bir çiftin yıllarca birbirine duyduğu aşkı ve yüksek saygısı, yaşlılık ve yaşlanmanın getirdiği muhtaçlıkla sürpriz bir krize yol açar. Tehlike içeriden veya dışarıdan gelmiştir ve her filmde de karakterlerin iç dünyası bu sürprizlerle çarpışarak seyircinin empatisine sunulur. Empati kurmamak imkansızdır çünkü karakter serimleri belirgin hatlarıyla filmin başında seyirciye sunulur. Bu bağlamda Happy End’in tehlikesi hem içeriden hem dışarıdan geliyor. Ailenin ferdi Thomas’ın kızı Ève, annesini kaybettikten sonra babasının yanına yani Calais'teki bu muhteşem eve gelir. Ève’in gelişi şık bir seremoni ile kutlansa da aslında bu mutsuz aile yapısı içinde coşkulu bir sevince veya yeni bir mucizeye yol açmaz. Ève’in sosyal statüsü değişir ancak ev ortamındaki herkesin birbirine olan körlüğü ve bencilliği devam eder. Ève de genç kuşak olarak aynı şekilde bu aileye dahil olmakla ilgili bir çaba sarf etmez. Bu yabancılıkla tıpkı annesine yaptığı gibi sonradan dahil olduğu ebeveynlerini de sosyal medya üzerinden ifşa etmekten çekinmez. Dolayısıyla mutsuzluğu görünür kılan Ève, aileyle olan kan bağı ile içeriden biri olmasının yanında yıllardır görmediği akrabaları ve farklı bir sınıftan olan hayatıyla bu aileye dışarıdan gelen, onlar tarafından tıpkı Faslı köylüler gibi dışlanmış biri olarak girer. 

Haneke’nin sosyal medya, internet ve sanal olanlarafilminde yer verdiğini görüyoruz aynı zamanda. Hayatından vazgeçmek isteyen tükenmiş dede Georges ile yeni jenerasyon Ève’in kuşak farkı, yaşça büyük olana yitirilen saygı ve insani olandan uzaklaşılması ikisi arasında bir karşıtlık oluşturuyor. Onları orta kuşakta destekleyen Thomas ise yine internet üzerinden daha gelenekselci bir yaklaşımla başka bir aldanma yaşıyor. Fakat sosyal medyanın aldatıcılığını anlatmak için filmin yararlandığı materyaller ve konu demode bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Çok daha kapsamlı ve sıra dışı anlatımların olduğu günümüz sinemasında Haneke’nin konuyu ele alış biçimi biraz klişeye kaçmış. Diğer filmlerindeki çarpıcılık ve nokta atışı anlatıların bu filmde daha dağınık ve cılız kaldığı hissediliyor. Burjuvazi eleştirisi her ne kadar yine güçlü olsa da konunun geneli zamanının gerisinde kalmış hissi yaratıyor. Bunları görmediğimizde burjuvazinin kendi içindeki huzursuzlukları, mutsuz ilişkileri ve umursamaz oldukları toplumun diğer kesimlerindeki mutsuzlukla da paralel olduğu anlaşılır oluyor. Bunları sağlayan da her şeye sahip bir ailenin başaramadığı aşk ilişkileri, uğraşacak ve heyecan verecek bir uğraş artık bulamaması ve kendi hırslarıyla bir başına kalarak bunun altında ezilerek yaşadığı dolaylı çaresizlik. Buradan hareketle toplumun her kesiminin birbirine olan körlüğü ve gaddar tutumunun, günün sonunda her sınıftan bireyi etkileyerek kişisel mutsuzluklarının dinamiğini oluşturduğunu söyleyebiliyoruz.

Isabelle Huppert’ın oyunculuk performansını takdir etmekte yarar var. Amour filminden sonra yine Haneke türünü destekleyen oyunculuğu burada çıtasını biraz daha yükseltmiş. Kendisiyle empati kurmamıza izin vermeyen Isabelle Huppert’ın oyunculuk yönelimi konunun odağını kavramamıza olanak sağlıyor. Görüntü içinde görüntü geçişlerini akıllı telefon veya bilgisayar ekranlarını tam ekran olarak perdeye aktaran yönetmenin gerçeklik algısını yaratmak için doğru bir yol seçtiğini söylememize sebep oluyor. Bu denemelerle birlikte Haneke’nin yeni dönem sinema algısına yetişmek için böyle yollara başvurduğu düşünülse de sinematografisinde veya rahatsız edici anlatısında yüksek bir ivmeye yol açmıyor. Her ne kadar yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden konu ve ifade olarak biraz geri kaldığını düşünsek de ne olsa bir Haneke filmi olduğunu unutmadan, ileriki zamanlarda başka bir anlama yol açabilecek bir film olma ihtimaline karşın görülmesi gereken bir film.

Başka Sinema iş birliği ile 13 Ekim’de vizyona girecek olan Happy End filminin fragmanına aşağıdan göz atabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=_hJwToINQHQ

0
6659
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle