11 NİSAN, PAZARTESİ, 2016

"Kulaklık Zaman Makinesine En Yakın İcat"

İlk albümü "A Lunar Manoeuvre"ın yayınlanmasından birkaç gün önce In Hoodies (Murat Kılıkçıer) ile bir araya gelerek Ay'ın evrelerini konuştuk. 11 Nisan'da dijital platformlardaki yerini alan albümün ilk röportajını okumayı bitirdiğinizde In Hoodies'in yörüngesine girmiş olacaksınız. Sonrası iyi müzik, sonrası biraz gelgit.  

Seni tanımayanlar için önce biraz kendinden bahset istersen, şimdiye kadar nerelerdeydin? Kapüşonun altında neler sakladın ve saklanmak senin için ne ifade ediyor?

Bursa’da doğdum ve çoğunlukla orada geçti zamanım. Üniversitede Konya’daydım. Orada basit akorlar öğrenerek gitar çalmaya başladım. Birkaç sene öncesine kadar tek başıma şarkı yapmak hariç müzikle ilgili pek bir şey yapmıyordum. Bir süredir sadece şarkı yapmaya, söylemeye ve insanlarla paylaşmaya çalışıyorum.

"Kapüşonların içinde olmak" (In Hoodies) ifadesi ilk defa yazdığım bir şarkı sözünde geçti. Zamanla isim olarak kullanmaya başladım. Belki tam olarak saklanmak değil ama yorganı başımıza çektiğimizdeki duygulara benziyor hissettiğim şey. Dış dünyayla aramda bir örtü gibi benim için. Görünüşe dayalı sosyal yargılardan, dışarıdaki delilikten bir anlık uzaklaştıran, kendi içinde kalmanı sağlayan bir şey belki... Bir çadırda tek başına olmak, yarı açık bir maske, yağmurluk, kutuplarda yalnız başına duran bir igloda olmak gibi. Sert dışsal gerçekliğe karşı çocuksu ama koruyucu bir tarafı var bence. Bir de tabii Ian Brown - Keep What Ya Got liriklerinde dediği gibi "When your halo slips for good, you’ll have to wear your hood.''     

©Nazlı Erdemirel

Bursa'da yaşadığın için İstanbul müzik piyasasında hiç kimseyi tanımadan Londra'da kayıtlarını tamamladıktan sonra buraya gelip iki parçadan oluşan ilk EP She Got Caught'u yayınladın, sahnede sana eşlik edecek müzisyenler buldun, menajerin bile olmadan bütün bağlantılarını kendin kurup kendi albümünün tanıtımını yaptın, konserler verdin... Hiç kimseyi tanımadan, yol yordam bilmeden bunca işle tek başına cebelleşmek nasıl bir deneyimdi?

Aslında ilk kayıtları yaptıktan bir hayli uzun zaman sonra yayınlayabildim. Hem kişisel olarak çok zorlu bir dönemden geçiyordum, hem de dediğin gibi, insanlara ulaşmak kolay olmadı. En başlarda şarkılara güvenmeme ve kayıt sürecinin çok güzel geçmesine rağmen sonraki genel ilgisizlik, uzaklık çok yorucuydu. ''Herhalde bunlar bir zamanlar yaptığım birkaç şarkı olarak kalacak ve ben başka işler yapmaya devam edeceğim'' diye düşündüğüm anlar oldu.

Zamanla iyileşmek, yaşamak, kendim olabilmek için tek çaremin müzik olduğunu iyice anladım. Bant Mag. editörü James Hakan Dedeoğlu’nun şarkıları dinleyip beğenmesi bana çok ümit verdi. Bunun gibi birkaç destekle tekrar enerji bulup heyecan duyabildiğimde ve birkaç denemeden sonra Müzik Hayvanı kurucusu Eray Düzgünsoy’la iletişime geçtik. Onun samimiyeti ve ilgisi ile oldu pek çok şey. Genel olarak tüm Müzik Hayvanı ekibinin ve Eray’ın desteği ile ''She Got Caught’’ yayınlandı ve şarkıları canlı olarak çalabilmek için başka müzisyenlerle bir araya gelmeme yardım ettiler.

Hâlâ Bursa'da yaşıyorsun, İstanbul-Bursa arasında mekik dokuyarak nasıl geçiyor hayat? İstanbul dışında yaşamak bir müzisyen için ne kadar mümkün, şartlar ne kadar zorlayıcı?

Artık tam olarak Bursa’da yaşıyor gibi de değilim. Dediğin gibi sürekli gidip gelerek, sürekli çalışarak geçiyor zaman aslında. İstanbul dışında ne kadar mümkün konusunda, benim yaptığım müzik için ''çok zor'' diyebilirim. Bunu değiştirmek için çabalıyoruz çünkü dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da her şehirde insanlar odalarında harika şarkılar yapıyorlar, harika şeyler yazıp çiziyorlar. Sorun bunların iletilmesi. Pek çok sanat dalında merkez şehirler dışında tıkalı kanalları açmak gerekiyor.

©Nazlı Erdemirel

Senden bahseden bütün haberlerde kayıtlarını Londra'da yapmana, prodüktör olarak Chris Potter ile birlikte çalışmana değinildi. Bu bilginin bu kadar öne çıkartılması seni hiç rahatsız etti mi? İstersen bir de neden kayıt için Londra'yı seçtiğinden bahset… 

Evet, ben aslında bundan çekindiğim için kayıtların nerede kimle olduğunu pek söylemek istemiyordum. Bu konu da insanlara şarkıları iletme noktasında benim dışımda yaygınlaştı. Belki daha ilk kayıtlarda iyi bir prodüksiyon olduğu için bu kadar konuşuldu. Zaman zaman rahatsız oldum ama alıştım artık. Yakında kayıtlarına başlayacağımız ikinci albümün çok daha sade, raw bir prodüksiyonu olacak.

Aslında Londra’yı seçmek ya da mutlaka Türkiye dışında kayıt yapmak gibi bir düşüncem olmadı. Tabii ki şarkıları ilk Türkiye’de bildiğim, ilgileneceklerini düşündüğüm yerlere gönderdim. Cevap gelmeyen yerler bir yana, gelen cevaplar sadece maliyet hesaplarına ilişkindi. Daha sonra Urban Hymns’den (1997 tarihli The Verve albümü) bu yana yaptıklarına hayran olduğum Chris Potter’a ilettim şarkıları. İlgisi, yaklaşımı çok sevindirdi beni. Çok uzatmayayım, karşılıklı ayrıntılı mailleşmeler oldu ve sonucunda çalışmaya başladık. Bugün İstanbul'da tanıdığım bağımsız firmaları, insanları, stüdyoları iki sene önce tanısaydım kayıtlar kesinlikle buralarda olurdu.

Gelelim albüme... Albümün adından hiç bahsetmemiştin daha önce, bir gün inbox'ımda görünce ismi nedense şaşırttı beni, bir an yadırgadım. Nedir "A Lunar Manoeuvre", senin ürettiğin bir tamlama mı?

Ayrıntılı bir açıklama ile dinleyen kişilerin kendi hissettiği, hissedeceği şeylere müdahale etmek istemiyorum. Üzerinde düşünmeden, genellikle içgüdüsel olarak yaptığım pek çok şarkıda ay ve onunla ilgili yörünge, evreler, gelgit gibi temaların, ifadelerin geçtiğini ben de kayıtlar bitince fark ettim. “A Lunar Manoeuvre” ilk olarak “Healing” parçasında geçen bir ifade aslında. O şarkıyı tek nota ile tekrar eden bir piano loop’u üzerine doğaçlama sözler söyleyerek yapmaya başladım. Sonra diğer katmanları ekledim. Sanırım 20 dakika civarında olan ilk demo kaydında geçen liriklerden biriydi: “Falling down but rising up with a tight lunar manoeuvre”. O şarkı benim için tüm albümün merkezinde.

©Nazlı Erdemirel

A Lunar Manoeuvre’da yer alan She Got Caught ve My Con'u EP'den biliyoruz. Ardından single olarak yayınladığın Gospel ile Healing parçalarını da albümden önce duyma fırsatı bulmuştuk. Albüm bu dört parçanın da aralarında yer aldığı 11 parçadan oluşuyor. Duymadığımız parçaların da hepsi öyle kuvvetli potansiyel taşıyorlar ki baştan sona albüm dinleme kültürünün de giderek yok olduğunu göz önünde bulundurduğumda yeni single konusunda karar vermen bana çok zor görünüyor. Belirlendi mi yeni single, yine bir video olacak mı?

Dediğin gibi albümün baştan sona akış içinde devam edebilmesi, bütün bir albüm olabilmesi için çok çalıştık. Chris ile 50’ye yakın şarkı arasından seçtik kayıttakileri ama sonunda albüm bütünlüğünü sağlayabildiğimizi sanıyorum.

Single için albümün açılış şarkısı olan Brave'de karar kıldık. Hem Brave için hem de iki diğer şarkı için video fikirlerim var, umarım gerçekleştirebiliriz.

Onun haricinde Be All You Feel İngiltere’de single olarak yayınlanacak.

Yalnızca ilk yayınladığın EP'deki iki parçayı dinledikten sonra seni ilk defa sahnede izlediğimde biraz şaşırmıştım; daha sonra aynı şaşkınlığı beraber konserine geldiğimiz, seni ilk defa izleyen insanlar da dile getirdi. EP'deki soft sound'un yerini daha sert, daha öfkeli bir sound alıyor konserlerde. Halbuki LP'de bu çeşitlilik rahatça görülebiliyor. Konserlerde yine insanları bir şekilde şaşırtmaya devam edecek misin? 

Her şarkı hissettiğim farklı duygular, tanık olduğum, yaşadığım farklı şeyler, tanıştığım insanlar, duyduklarım, okuduklarım etkisiyle oluşuyor ve sonuçta da birbirlerinden farklı tınlıyorlar. Bu çeşitlilik çekindiğim bir şey değil. Hatta belki bu sayede farklı yerlerde farklı setlerle performanslar yapabilme imkanım oluyor. Bugüne kadarki performansların biraz dışında düşündüğüm bir şey daha var. Enstrüman kullanmadan daha özgürce vokal yapabildiğim, canlı olarak vokal prosesörleri ve pedallarla vokali değiştirebildiğim, distort edebildiğim ya da başka şekillerde işleyebildiğim ve belki sadece bir gitar yanında tamamen elektronik bir set-up ile performanslar olacak. Umarım...

Sahne ekibinin son halinden biraz bahseder misin?  

Bas gitarda Feryin Kaya, çelloda Gülşah Erol, elektrik gitarda Todd Gibson ve davulda Murat Yakupoğlu. Kayıtları daha yoğun olarak büyük sahnelere taşıyabilmek için daha da kalabalık bir ekiple olmak istiyorum aslında. Bunun dışında daha çok yerde, daha çok kişiyle müziği paylaşabilmek için farklı sahnelerde iki veya üç kişi çaldığımız daha sadeleştirilmiş performanslar da oluyor.

©Nazlı Erdemirel

Ben hep tek gitarla tek başına da sahne alacağın akustik konserlerin senin parçalarına çok yakışacağını düşünüyorum. Arada yapsana öyle konserler?

Teşekkür ederim. Sonuçta çoğu şarkı tek gitar, basit akor ve riff'lerle ortaya çıktı. Performans anlamında sevdiğin, yakın hissettiğin insanlarla aynı anda, aynı sahnede oluşan enerjinin yeri çok ayrı ama bazen, özellikle tüm ekip gidemediğimiz yerlerde tek başıma çalmayı ben de istiyorum.

Demonation Festival'de konserden sonra yanına gelen bir dinleyicinin epeyce etkilenmiş bir halde “Beni lise yıllarıma götürüyor müziğiniz, dinlerken geçmişe dönüyorum” dediğini hatırlıyorum. Dinleyeni zamandan kopartabilen bir şarkının bittiği an hissedilenleri çok muazzam bulurum, özellikle konserlerde kalabalık içinde deneyimlendiğinde daha da vurucu oluyor bu his. Senin üzerinde böyle etkisi olan parçalardan birkaç örnek vererek o anı tanımlamaya çalışsana biraz...

Kokulardan sonra, müzik herhalde bunu yapabilen en güçlü şey. Bizi belirli bir ana geri götürebilen bir etkisi, gücü var. Kulaklıklar zaman makinesine en yakın icat benim için. Şarkılar, çoğu zaman bizi katlanılmaz olan “şimdi”den kaçabileceğimiz yerlere götürebilen görünmez taşıtlar gibi. Müziğin dinleyen bir insanda bunu yapabilmesi inanılmaz ve tabii ki benim için de çok değerli. Benim de hala bazı şarkıları, albümleri dinlediğimde geri döndüğüm yerler, anlar var. Nevermind’ı  dinlediğimde bir başka döneme, Kid A dinlediğimde bir başka döneme dönüyorum. Bob Dylan-Simple Twist Of Fate, Arcade Fire-Afterlife birini, onun anılarını, o zamanlar olduğum kişiyi hatırlatıyor, o günleri ve o zamanın duygularını hissettiriyor her seferinde.

Ocak ayında Londra'da birkaç konser verdin, hatta birinde Si Connelly sana eşlik etti. Onlardan bahseder misin, hangi mekanlardaydı, nasıl geçti konserler?

Bir tanesi Soho’da Century Club’da diğeriyse World’s End’teydi. Özellikle Joe Strummer Foundation için yapılan World’s End konseri çok güzeldi benim için. Si, hem harika bir insan hem de tanıdığım en iyi şarkı yazarlarından ve müzisyenlerden biri. Beraber daha çok konser vermek istiyoruz. Umarım Türkiye'de de yapabiliriz. Onun bana eşlik etmesi çok değerli benim için. 

©Nazlı Erdemirel

Son senelerde üniversite şenlikleri maalesef alternatif müzikten giderek uzaklaştı, neyse ki ODTÜ Rock Şenliği, Boğaziçi Üniversitesi Taşoda Festivali ve İTÜ Taşkışla Şenlik hala geleneği bozmadan alternatif müziği yakından takip ediyor. Geçen ay ODTÜ'de çaldınız, In Hoodies ile hem ilk defa İstanbul dışında bir konser vermiş oldun hem de ilk defa bir üniversitede. Nasıl geçti, üniversitede çalmak ne açıdan farklıydı, yer almak istediğin başka üniversite şenlikleri de var mı baharda?

Ben her yerde çalmayı seviyorum. Bu yaşamsal olarak ihtiyaç duyduğum bir şey. ODTÜ harikaydı. Hem müzik kulübü ekibi, hem Radyo ODTÜ, hem de dinleyici. Özgür bir yerde olduğunu hissetmenin değeri, dinleyenlerle bire bir iletişim kurabilmek, müziğini paylaşmak için sevdiğin insanlarla yola çıkmak, hepsi inanılmazdı. Çok mutlu oldum orada. Bu ay İTÜ - İstanbul Rock Festivali'nde 21 Nisan gününün kapanışını yapacağız. Tabii ki Boğaziçi Taşoda Festivali’nde ve diğer üniversitelerde çalmayı, başka yerlerde çalmaktan çok daha fazla isterim.

Üniversitelerin alternatif müzikten uzaklaştığını görmek kalbimi kırıyor ama bu genel olarak içinde yaşadığımız dönem ve yer ile ilgili. Çok umutsuz hissetsem de durumun değişeceğine dair inancımızı kaybetmemeli ve vazgeçmemeliyiz. Hepimiz elimizden geldiğince, dayatılan ruhsuz müzikten daha başka şeylerin de var olduğunu göstermek için daha çok paylaşacağız. 

Tabii sen birkaç ay öncesine kadar İstanbul'da aktif olan müzisyenleri bile tanımıyordun, herkesle yeni yeni tanışmana rağmen kolektif çalışmalara başlamakta gecikmedin. 15 Şubat'ta Kontra Record Store'da senin girişiminle gerçekleşen Just Kids'ten bahseder misin biraz? Etkinliğin amacı neydi, genel anlamda bağımsız müzik sahnesinde kolektif etkinliklerin işlevi hakkında ne düşünüyorsun ve aklında hayata geçirmek istediğin bu türden başka projeler var mı? 

Sahne dışında sosyalleşmek benim için çok kolay olmasa da elimden geldiğince insanlarla bir araya gelmeye çalışıyorum. Bu sayede ve birkaç iyi insanın yardımıyla kolektif çalışmalara dahil olabildim. Just Kids, çocukların giyim ihtiyaçlarının yanı sıra oyuncak, kitap, puzzle vs. ile çocuk kalabilmelerine biraz olsun destek olma fikri ile gerçekleşti. Kontra Record Store son derece ilgiyle müzisyenlere ve gelen yardımlara kapısını açtı ve bütün ayrıntılarla büyük bir özenle ilgilendi. Toplan eşyalar “Çocuklar Giysin Diye” ve “Hayata Destek” organizasyonları vasıtasıyla çocuklara iletildi. Paylaşan, gelen, destek olan herkese tekrar tekrar teşekkür ederim. Çok güzel bir gündü.

Bağımsız sahnedeki kolektif etkinliklerin çoğuna yakınlık duyuyorum. Elimden geldiğince bu etkinliklerin bir parçası olmaya çalışıyorum. Bu anlamda hayata geçirmek istediğim ilk şey özellikle İstanbul dışındaki yerlerde, müzisyenlerin doğrudan dinleyici ile iletişimini sağlayacak bir yapı ile sıra dışı alanlarda performanslar gerçekleştirebilmek. Amaç grupların standart turne rotalarının dışında yerlere gidebilmesi ve performansların konser alanı, bar vs. gibi alışılmış mekanlardan çıkması. Bunun için hem müzisyenlerin kendi aralarında hem de dinleyicinin doğrudan müzisyen ile iletişim kurmasını sağlayacak  bir yapı üzerinde çalışıyorum.

Kolektif bir örnek olmasa da The Dresden Dolls'dan Amanda Palmer senin anlattığına benzer şeyleri sosyal medyadaki gücünü kullanarak kendi grubu için gerçekleştiriyor. Örneğin konsere gideceği bir şehirde kalacak yer soruyor, grubun sosyal medyadaki takipçileri evlerini açıyor, "Konser öncesinde bize yemek getirir misiniz?" diye soruyor, ev yapımı börek çörekleri kapan konserden önce grubun yanına koşuyor. Ayrıca kitlesel fonlama projesiyle grup için hedeflediğinden çok daha büyük fon toplamayı başarıyor. Bütün bunları ayrıntılı olarak anlattığı “Sorma Sanatı” (The Art of Asking) başlıklı bir TED konuşması da var hatta, buradaki müzisyenlerin de faydalanabileceği önemli bir kaynak olarak izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Amanda Palmer iyi bir örnek. Benim hayal ettiğim ve tasarlamaya çalıştığım tam olarak crowdfunding  ya da couchsurfing değil. Benzer sistemlerin örnekleri var. Amanda Palmer’ın denediği ve başardığı gibi, her şey insanların temelde, özde iyi olduklarına inanmak ve buna güvenmek üzerine. Bunları icra edenler bir araya gelebildikçe müzik ve her formda sanat daha çok insana ulaşacaktır. İstediğim, tek bir kişinin ya da bir ekibin onayına, kararına bağlı olmayan, organize edilmesi için aracıya ihtiyaç duyulmayan bir sistem sayesinde müzisyenlerin hem kendi aralarında hem de dinleyici ile bağlantı kurabilmesi ve alışılmış yerlerin dışında gerçekleştirecekleri performanslarla bunu sağlamak.

©Nazlı Erdemirel

Albümün dijital ortamda ve CD formatında yayınlanacağı tarihler belli mi?

Albüm 11 Nisan’da Spotify, iTunes, Deezer, Bandcamp gibi dijital ortamlarda yayınlanacak. Ayrıca www.inhoodies.com'da da bu platformlardan albüme ulaşılabilecek gerekli linkler yer alacak. Mayıs ayında ise A.K. Müzik ve Müzik Hayvanı iş birliğiyle CD formatında yayınlanacak. 

0
5455
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle