17 OCAK, PERŞEMBE, 2019

Kendi Yasını Bestelemek

Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran Cold War (Soğuk Savaş), geçtiğimiz günlerde ülkemizde de vizyona girerek seyirciyle buluştu. Dönem filmi olarak karşımıza çıkan yapım, savaş ve yaşam üzerinden hareketle insan hayatının öncesine ve sonrasına odaklanan bir hikâye sunuyor.

Kendi Yasını Bestelemek

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Polonya’da başlayan film, 1949-1960 yılları boyunca devam eden bir aşk hikâyesinin etrafında şekilleniyor. Polonya, Yugoslavya, Berlin ve Paris ekseninde geçişleri olan, geçişler sırasında da gelişen, kendi çıkmazlarını yaratarak onlarla mücadele eden bir yolculuğa odaklanıyor. 2013 yapımı Ida filmiyle En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü’nün de sahibi olan Pawlikowski, insanlığın ortak çıkmazlarından bir tanesi olan savaş kavramına Cold War’da da yoğunlaşıyor ve devam eden yaşamla mevcut yıkım arasındaki hayatların geçirdiği süreçleri, ortaya çıkan sonuçlar üzerinden ifade ediyor. Hikâyede karşımıza çıkan gerçeklik de tam olarak böyle bir yol izleyerek çıkarımlarını insan duygusu ekseninde ele alıyor. Bu anlatım, yönetmenin Ida filminde sergilediği yoğunluğa devam ederek, ele aldığı yıkıma da uğramadan geçmiyor.

İnsanların öldüğü, şehirlerin bombalandığı, ülkelerin parçalandığı, kalanların ise yaşama bambaşka koşullarda devam ettiği savaş gerçeği, sanat disiplinleri tarafından işlenen konular arasında yer alır. Edebiyat, resim, müzik, tiyatro ve sinema hemen hemen her dönemde savaş üzerine mutlaka bir söz söyler, söylemiştir de. Buradaki ilerleyiş savaş gerçeğinin sonuçlarıyla birlikte yaşanan süreç içerisindeki insanı görmek, anlamak ve onu bir sonraki aşamaya geçiren gücü ifade etmek olarak da okunabilir. Bir tür yüzleşme olarak da ifade edilebilen bu durum, toplumdan bağımsız olmayan dinamiklerin kendini görmesine, ortaya çıkan yıkımların devam eden yaşamla birlikte yeniden iyileşebilmesine olanak sağlayabilir. Bu açıdan baktığımızda savaş kavramı, bir gerçeklik olarak varlık gösterdiği gibi bir sonuç olarak da ifade edilebilir. Yaşanmıştır ve bir enkaz yaratmıştır. Orada devam eden şey, hatıralarla birlikte geride kalan hayatın kalıntılarıdır. Öyleyse yeniden başlamak gerekir ve ona göre bir yol çizilir. Cold War, bu ifadenin son yıllardaki en iyi örneklerinden birini sergiliyor. Söyleyecek sözü, bırakacak izi olan her hikâyede olduğu gibi imkânsızın gerçekleşmesi için verilen mücadeleyi, her dönem değişen ama mutlaka tek hedef olan iyiye varabilmek için çabalayan duygular üzerinden gösteriyor ve gerçekliği kesinlikle ihmal etmiyor.

Adına aşk dediğimiz bir araya gelişlerin, pek çok şeyden bağımsız hareket eden ortak paydalardaki kesişimi, filmin temel yoğunluğunu oluşturuyor. Zula ve Wiktor isimli karakterler üzerinden gelişen bu yapı, onların içinde bulunduğu durumun öncesiyle doğrudan ilişkili olarak hareket ediyor. Wiktor, savaş sonrası kültürel yapının yeniden toparlanabilmesi amacıyla müzik ve dans alanında başlatılan girişim için organize edilen seçmelerde bir tür kâşif görevi üstleniyor ve eski halk şarkılarını toplayarak gençlerden oluşan bir ekip kuruyor. Çünkü hayatta kalanların yaşamaya devam edebilmeleri ne kadar önemliyse, hayatı ayakta tutan dinamiklerden biri olan sanat da o kadar önemli. Onu üretmek, yeniden ayağa kaldırmak ve tamir etmek aynı zamanda bir aktarımın da parçası. Hafızaya dayanan bu gereklilik, en nihayetinde insanda kesişen duyguların toplumsal değişimlerle kurduğu bağa yaslanarak devam ediyor. Wiktor, bu amaç doğrultusunda pek çok yerde birbirinden yetenekli insanlarla karşılaşıyor ve sonuç olarak bir ekip kuruyor. Zula da organize edilen seçmelere katılarak yeteneğiyle ve diğerlerinden ayrılan duruşuyla kendini belli ediyor. Geçmişinde yaşadıkları, bundan sonra yaşayacaklarını yeni bir yıkıntıya dönüştürmemeli çünkü. İnsan, her ne olursa olsun bir devam noktası bulur ve yola çıkar. Zula da aynı şeyi yapıyor film boyunca. Bu noktada ikili arasında başlayan ve gelişen karşılaşma, Wiktor ve Zula’nın film boyunca devam edecek olan ilişkisine yoğunlaşarak devam ediyor. Arka plandaki değişim, savaş ve sonrasındaki tutum, dünyada olup bitenler ve sonuçları da elbette karakterleri etkileyen, onların ortak yaşam ihtimalini besleyen, yer yer sekteye uğratan başlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenin, Ida filmiyle çizdiği tablo, böylece Cold War’da gelişerek bambaşka bir noktaya evrilmiş oluyor. 

Filmdeki hikâyenin genel akışını besleyen Dwa Serduszka isimli şarkı, bir anlamda Zula ve Wiktor ikilisinin de içinde bulunduğu durumu ifade etmesi açısından ayrı bir yerde duruyor. Pek çok sahnede Zula tarafından seslendirilen parçanın sözleri de onların bir araya gelememeleriyle birlikte yarım kalmışlıklarının ifadesini yansıtıyor. Kabullenme hâlinin, her şeyin farkında olarak yaşamaya devam etmenin temsili olarak da okunabilen şarkı, boşlukları dolduran yapısıyla da kendini belli ediyor.


İki kalp, dört kalp

Oy oy oy

Gece gündüz ne ağladı

Oy oy oy

Şu kara gözler, hangisiyle ağladın

Seninle tekrar buluşamıyorlar

Annesiz bir çocuk gibiyim

Oy oy oy

(…)


Cold War, dönem filmi olması açısından bakıldığında toplumsal hafızanın ve dünya siyasi tarihinin gelişim/değişim süreçlerine de şahitlik ediyor. Ancak zaman geçişlerindeki hız, filmin bütününe baktığımız zaman da ortaya bazı boşluklar çıkarıyor. İlk sahnelerde izlediğimiz süreç, sonraki sahnelerde ve özellikle zaman geçişlerinde sadece sonuçlara dönüşüyor. Eksik kalan boşluklarda ise neler yaşandığı, karşılaşmalar neticesinde ifade ediliyor. Şehirler, insanlar ve hayatlar değişiyor ancak bu hızlı geçişler sonrasında Zula ve Wiktor’un her yeni karşılaşması, öncesini göremediğimiz bir şekilde gerçekleşiyor. Kopuşlarını ve yeniden bir araya gelişlerini boşluklarda bırakan hikâye, odaklandığı her sonucu güçlü bir şekilde bağlıyor yine de. Zula, Wiktor’u bir şekilde buluyor. Yeni bir hayat kurmuşken, birdenbire karşısına çıkıyor. Ancak söz konusu geçişlerdeki durum bu sahnelerde bir miktar eksik kalıyor. 

Ödüllü yönetmen Pawel Pawlikowski, kendi coğrafyasının tüm dünyanın gözleri önünde yaşadıklarını yine aynı coğrafyanın hikâyesi üzerinden başarılı bir şekilde kurgulamış. Oyuncuların performansı ve filmin siyah beyaz oluşu, birbirini destekleyen en temel unsurlar arasında gösterilebilir. Tıpkı Ida’da olduğu gibi ustaca uygulanan siyah beyaz yapı, hikâyelerde karşımıza çıkan ayrıntıları besleyen, her anlamda tat katan ve onların mevcut kimliklerine kendi zamanları üzerinden bakabilme olanağı sağlıyor. Bu bakımdan Cold War, yalnızca savaş sonrasına odaklanan bir aşk filmi değil, aynı zamanda imkânsızın içerisinde kendi yolunu arayan bütün duyguların toplamı olarak da yorumlanabilir. Yıkımlarla birlikte gelen acı, bir şarkının ardından devam eden ve ağıda dönüşen hatıralarla birleşebilir ve insanın her şeyden önce kendi gerçeğiyle yüzleşmesini sağlayabilir. Yaşıyor olmak bir kazanım olmaktan çıkan, başka türlü biçimlere dönüşür ve kaybolur.

Cold War, her şeyden artakalan duyguların toparlanarak ifade edildiği bir gerçeklik sunuyor ve Robert Musil’in 1933 yılında günlüğüne düştüğü şu notu destekliyor: “Günümüzde coşkuyla akan ve engellenemeyen bir ırmağı andıran her şey toplumsaldır”[1]

[1] Robert Musil, Günlükler, sf. 57

0
4614
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle