09 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2018

Dovlatov İnanıyor: Bütün Ablukaları Yıkacağız!

Senaryosunu aynı zamanda filmin yönetmen koltuğunda da oturan Aleksey German Jr.’ın Yulia Tupikina’yla birlikte kaleme aldığı Dovlatov, yazmak uğraşını hayatının merkezine koyan Rus yazar Sergey Donatoviç Dovlatov’un (1941-1990) altı gününe yoğunlaşıyor. Dünya prömiyerini Berlin’de yapan film aynı zamanda 2018 Berlin En İyi Sanatsal Katkı alanında Gümüş Ayı ödülüne de değer görüldü. Oyuncu kadrosunda Milan Maric, Danila Kozlovsky, Helena Sujecka, Artur Beschastny ve Anton Shagin’nin yer aldığı filmin Türkiye’deki ilk gösterimi ise 37. İstanbul Film Festivali’nde yapıldı.

Dovlatov İnanıyor: Bütün Ablukaları Yıkacağız!

“Bırakın beni! Neden bana böyle eziyet ediyorsunuz?”
Akakiy Akakiyeviç / Gogol, Palto


1971 yılında Leningrad’da geçen filmde, yazdığı metinler edebiyat çevreleri tarafından kabul görmeyen/ideal olan kalıba hiçbir şekilde uymayan Sergey Dovlatov’un otoriteler karşısındaki mücadelesine tanıklık ediyoruz. Yazdığı öykülerin pek çok yayıncı tarafından reddedilmesi, kendisinden istenen metinlerin ise sipariş ve propagandaya yönelik olması, dayatmacı kültür anlayışının yarattığı baskıyı gözler önüne seriyor. Öte yandan yayımlanma koşulu olarak kabul edilen Yazarlar Sendikası üyeliği de bir diğer otoriter anlayışın kendi iç iktidarının dışlayıcı politikalarına işaret ediyor. İç içe geçen ve birbirine benzeyen her şeyin sabit kurallarından sıyrılmak isteyen Dovlatov, kendine olan inancına yaslanarak yazarlık yolculuğuna olabildiğince devam ediyor. Farkında olduğu bu baskı karşısında bile mümkün olan bütün yolları deneyerek Yazarlar Sendika’sına üye olmak için çabalıyor. Çünkü yok sayılmamasının tek koşulu bu. Sesini duyurma çabası, kendi ürettiği özgünlüğü paylaşma ihtiyacı, sanat ürününün salt yaşam kaynaklarından beslenmesi, sanat ve edebiyat… Dovlatov’un sıkışmışlığı, kendi dünyasından çıkaramadığı bir düzlemdeki kaygıların da koşullara göre farklılık gösteren ifadesine dönüşüyor zamanla. Çevresindeki sanatçı dostlarından farklı olarak daha içe dönük ve bir o kadar da sözünü sakınmıyor oluşu, mevcut onay mekanizmalarının canını bir hayli sıkıyor.  Çünkü başka çaresi yok, bu gayet açık olarak anlaşılıyor. Yazmak, anlatmak istediklerinden hareketle onu her defasında yeni baştan umutlanmaya davet ediyor. Durum bu şekilde ilerlerken bozulan aile düzeni de onun hayatla olan bağına denge kayıpları yaşatıyor. Kırılması gereken abluka, sadece yazılanların özgürce yayımlanması üzerine kurulu amaçlar taşımıyor elbette.

​Dönem filmi olması açısından baktığımız zaman 70’ler Sovyet Rusyası’nın tarihsel düzlemdeki tavrına da içeriden bir göz olarak şahitlik ediyoruz. Mutlak olanın özgür üretim değil, sistemin devamlılığını güzelleyen ve her anlamda olumlayan beklentiler taşıyor olması, Dovlatov’un sanat algısında herhangi bir eksiklik yaratmıyor ancak yok sayılmasına yol açan pek çok engelle karşı karşıya kalmasına sebep oluyor. Sonuç olarak umutsuzluk, yer yer kendini hatırlatan bir karabasan gibi tepesinde dönüp duruyor. 

Dünya sanat tarihinden pek çok önemli isim, tıpkı Sergey Dovlatov gibi yarattığı eserlerle bir tür sistem uyuşmazlığına düşmüştür. Sadece yazarlar değil; ressamlar, müzisyenler ve tiyatrocular da aynı engelin içerisinde kaldıkları için mümkün olan çıkış yollarını sürekli olarak aramıştır. Pek çoğu yaşadığı dönemlerde anlaşılamamış/değer görememiş olsa da sanat tarihine bıraktıkları iz, hiç şüphesiz gelecek kuşakların algı dönüşümüne önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Çünkü dünya, onu yöneten küçüklü büyüklü sistemlerin birbirinden bağımsız ya da bağımlı yaptırımları sebebiyle pek çok alanda görmezden gelinen kalıcılığın üzerini kapatmanın gayreti içerisinde olmuştur. Dovlatov’un içinde bulunduğu ve hiçbir koşulda taviz vermediği yazarlık tutkusu da aynı şekilde sonuçlanmıştır aslında. Zira o, ölümünden sonra fark edilmiş ancak bundan hiçbir zaman haberi olmamıştır. Bu bağlamda karşımıza çıkan öz, sanatsal kaygının her türlü onay mekanizmasından bağımsız üretimler içerisinde olmasının gerekliliğine dayanmaktadır. Devletin gölgesinden hareketle imkân sağlayan hiçbir otorite, üretilen hiçbir eserin gerçek onaylayıcısı değildir. Asıl onay makamı, bir kitabın okuyucusu olduğu gibi bir tiyatro oyununun da izleyicisidir. Yani sanat yapıtı, ancak onu üreten ve hisseden iki temel yapı arasındaki iletişim sayesinde varlık gösterebilir. Dovlatov’da karşımıza çıkan abluka, söz konusu özgür üretime engel olduğu gibi mevcut olan birikimlerin de suistimal edilerek farklı amaçlar için kullanılmasına olanak sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında karşımıza çıkan hasar, filmin geçtiği Sovyet Rusyası dönemindeki politikaların kaçınılmaz sonuçlarından sadece bir tanesidir. Sonuç olarak el değiştiren baskı organları, her türlü düzende kendine yeni yaşam alanları yaratabilmekte ve çürümüşlüğünü güncellemekte hiçbir beis görmemektedir.

​Sergey Dolvatov’un karakterindeki ironik tavır, hiç kuşkusuz eserlerine de yansımış. Kabul görmemesinin bir diğer sebebi de eleştiriden kaçmayan bu tavrından kaynaklanıyor aslında. Filmde karşımıza çıkan pek çok sahnede, yazarın tutarlı bir biçimde ortaya koyduğu duruş, uzun zamandan beri verdiği mücadelenin haklılığına olan inançtan güç alıyor. Çünkü yazmak, salt ifade biçimi olarak değil; yaşamın sürekliliğine dayanan anlatım yollarından bir tanesi olarak da karşımıza çıkıyor. Filmde kullanılan kostümler, karlı Leningrad günleri, renkler ve kış, sadece sokaklardaki hayatı değil binalarda yaşayan insan ilişkilerinin de boyutlarına yaklaşmamıza, onları anlayabilmemize, bir dönemin fotoğrafına dahil olarak yorumlar getirmemize olanak sağlıyor. Filmin tamamında olmasa bile yer yer bohem bir atmosferin içine dahil olduğumuz sahneler, akşamlar, klasikleşen sanat/sanatçı algısının da içine girerek olup bitenleri sebepleriyle birlikte çözüme kavuşturuyor. Aslında herkes kendi umudunu, yarattığı dünya özelinde geliştirilebilir ve dönüştürülebilir kalıcılıklara ulaştırabilmek adına içten içe mücadele veriyor. Yalnızca Dolvatov, uyumsuz bireyin kemikleşen inadıyla yolundan sapmadan yürümeye gayret ediyor.   

Yönetmen Aleksey German Jr.’ın, Dolvatov’un hayatının altı günlük bölümünü ülkedeki bayram günlerinden birine denk getirmiş olması da oldukça önemli bir ayrıntı. Çünkü herkes bu kutlu güne hazırlanıyor. Elde edilen kazanımlara duyulan minnet duygusu, organize edilen pek çok girişimde açıkça hissediliyor. Mevcut koşullar altında varlık gösteren baskının içinden çıkmaya çalışan Dolvatov, olup bitenlerin muhasebesini kaleme aldığı metinlerde yapmaya çalışsa da ne yazık ki sonuç her zamanki gibi olumsuz oluyor. Yaşanan olayların dönemden bağımsız okunmaması gerektiği de ayrıca bir gerçek. İdeal ya da kusursuz olma hâli, kitlelerin bağlılık duygularını beslemeye yönelik araçlara dönüşmeye başlayınca pek çok şey yerli yerine oturuyor hikâyede. Filmde de sık sık diye getirilen bir istek: Bütün ablukaları bir gün yıkacağız!      

Dovlatov, henüz sekiz yaşındayken annesine yazar olacağını söyleyen ve yaşamını bu amaç üzerine kuran Sergey Donatoviç Dovlatov’un gazetecilik günlerinden hareketle açılıyor ve dahil olduğumuz altı günlük süreç, aslında bir yazarın neredeyse bütün ömrünün özetini karşımıza çıkartıyor. Bu açıdan bakıldığında film, belli bir zaman aralığının karakterler üzerinde bıraktığı etkiyle anlatmak istediği meselenin kaynağına giden yoldaki işaretleri belirginleştiriyor. Dovlatov, tutarlı bir maceranın her aşamasında yer alıyor. Dönemin entelektüel çevresini, politik atmosferini, sosyal yapıdaki kabulleri ve daha pek çok ayrıntıyı mevcut macera içerisinde adım adım takip ediyoruz.

​Sergey Donatoviç Dovlatov, Nikolay Vasilyeviç Gogol’un unutulmaz karakteri Akakiy Akakiyeviç’in paltosuna olan benzer bir tutkuyla, aynı coğrafyada ancak ondan yıllar sonra ve benzer bir tutkuyla yazdıklarının yayımlanabilmesi için haklı bir mücadele veriyor.  Aleksey German Jr.’ın edebiyatla iç içe ilerleyen dönem filmi Dovlatov, 10 Ağustos’ta izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.​ 

0
4164
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle